Av. Göksel Kırar yazdı…
Ölen kişinin iki dünya arasındaki bekleme süresinin kırkıncı günle beraber bittiği, böylece diğer yolculuğuna artık huzur içinde hazır olduğuna inanılır bizim de dâhil olduğumuz büyük bir coğrafyada.
Bir isyankâr “aydın”ı böyle metafizik gerekçelerle anmak kulağa garip gelebilir ilk başta, ama bahse konu isim, adını ilk ortaya koyuşundan son nefesini verene kadar, hem de her haliyle, bu ülkenin insanına ve kültür birliğiyle görünmez akrabalıklarımız olan çevremize dair unuttuğumuz sözleri hatırlatan Nihat Genç ise durum kendiliğinden anlamını buluyor.
Bu isyankâr aydının duruşu ve hayat hikâyesi de, önünde sonunda iki yüzyıllık Türk modernleşmesinin ve bu yolda kürek mahkûmu yapılan Türk aydınının son halkasıyla birleşiyor.
Malum, Türk devlet geleneği aykırı konuşanı, sorunlara ilerici çözümler getireni, “halk”ı merkeze alıp büyük sorunları onunla beraber küçültecek yollar arayan aydınlarını pek sevmez.
Sevmez ama bu aydınların elinde kalan nadir bulunan birer elmas olduğunu bildiği için öyle kolay kolay harcayamaz. Ona kulak verir, söylediklerini arşivler, etinden sütünden faydalanır bu deli cesareti olan, namuslu münevverlerinin.
Sonra da gerekiyorsa cezalandırır.
Bu ceza “çizmeyi aştığı” anda yok etmeye kadar gider.
Prangalı haliyle kürek çeksin; topluma, devlete, insana ve yarına dair söyledikleriyle de yönümüzü bildirsin, göremediklerimiz görsün, hızımızı artırsın.
Tıpkı uzun yıllar Türkiye’nin Nihat Genç’in ne yazdığına, ne dediğine, neyi işaret ettiğine kulak kabarttığı gibi.
Bu forsa yaşamında, kalem namusunu kaybetmeden kürekleri davranmak çok kolay olmadı onun için de. Tıpkı diğer aydınlarımızın çoğunluğu gibi.
Schopenhauer hakikatle ilgili der ki; “Önce alay ederler, sonra şiddetle karşı çıkarlar, en sonunda da dediklerini kabul ederler.”
Nihat Genç’in bıkmadan usanmadan, bazen öfkeyle bazen tatlı dille anlatmaya çalıştığı, ama illaki bağlı olduğu hakikatleri de bu yazgıyı izlemiştir. Onu önce “deli” diye küçültmeye çalışmışlar, sonra yok saymaya yeltenmişler ne var ki en sonunda diyalektiğin şaşmaz hakikatine boyun eğmek zorunda kalmışlardır.
Yıllarca Leman dergisindeki yazıları, kitapları, televizyon söyleşileriyle bize ulaşan, ideoloji, post-modernlik, tekeliyet, vahşi kapitalizm, gençlik, mücadele, edebiyat, doğa, siyaset dâhil, bu ülkenin hakkından ve aklından çalınan ne varsa bize göstermeye çalışan, çaldırdığımızı bulup yerine koymamız için bize umut aşılayan bu aydını cezalandırdı tekelci Türk medyası.
Korsanlarıyla beraber korkunç baskılara ve satış rakamlarına ulaşan bu yazı erbabının kitaplarını ve sözcüklerini görmezlikten geldi ısrarla holdinglerin “kültür A.Ş.”leri.
Fakat her ne kadar kültür dünyamızı şekillendiren şirketler anonim, limited olarak kurulsa da, “adi ortaklıkları” köşe başlarını tutmuştu neticede. Bu yozluktaki kültür dünyası, ehlileştirip üstünden tonla para kazanamayacağı hiçbir düşünce insanına yağmurlu havada su vermezdi.
Eğer “sistem”in meşrulaştırılmasına ucundan kıyısından hizmet etmiyorsanız ya da etkiniz danışıklı dövüş riyakârlığını aşan bir dirençteyse, bir köşede unutturulmaya çalışılırsınız.
Kendi insanınıza, Türk gençliğine umut aşılıyorsanız, ona kimliğini, geleceğini, ortak vatan sevdasını, okumayı, dayanışmayı, zenginleşmenin ancak hep beraber olursa bir anlamı olacağını anlatıyorsanız, yeriniz kalebentliktir, geminin an havasız yerinde kürek mahkûmluğudur. (Hassas dönemlerden geçiyoruz, Türk gençliği demişken köken ayrımı yapmadan, Arap, Kürt, Çerkez, Laz vs kim kendini hangi kökenle tanımlarsa tanımlasın, buradaki Türklük hepsini kapsamaktadır. Suyu bulandırmaya çalışan zibidilere kulak asacak değiliz.)
Başka bir Türkiye’den bahsediyordu, başka bir Türkiye’den bahsediyorduk. İdare-i maslahatçılar bu dilden çekinir, korkarlar.
Onlar Türkiye kötü yönetiliyor ama bunun derecesini sadece biz tayin ederiz diyenlerdi. Senin ihale prenslerin kötü, benimki iyi diyenlerdi. Senin yandaş medya kuvvetlerin kötü, benim foncular o kadar değil diye ısrar edenlerdi.
Seninkiler beşli çete ama benimkileri kurcalama diye ricacı olanlardı.
Böyle mi değiştirecektik bu düzeni?
Bu ikiyüzlülüğe, bu kaynakların farklı mahallelerin torpillilerine peşkeş çekilmesine hiçbir zaman sessiz kalmadı. Kızınca edebi küfürler seslendirdi bazen, kimi zaman da anlattığı bu toprakların masallarıyla kıssadan hissemizi sundu bizlere.
Anlı şanlı kalemler Fetö güzellemesi için sıraya girmiş, kalanlar da kafalarını kuma gömerken, bu ülkede en yüksek sesle bu düzenbazlara itiraz eden o oldu. Akp’nin ilk yıllarında ekonomi görece yerinde ve para bolluğu varken, bunun bizi karanlıklar diyarına götürecek bir illüzyon olduğunu ilk seslendirenlerdendi.
Bugün boş koltukla gazetecilik oynayan her devrin adamları, dün bağlı bulunduğu sermaye grubuyla iktidar arasında arabuluculuk rolünde anketleri manipüle edip Fetö’ye övgüler düzerken, Nihat Genç neredeyse hepsinin yerine Türk aydınının namusunu kurtarıyordu.
Bu yüzden tam da bugün, yani yaşadığımız şu an, hiçbir tereddüde mahal bırakmadan çıplak gerçekleri hatırlatıyoruz utangaç demokratlara…
Özelleştirmelerle bu ülkenin milli sermayesinin ilmek ilmek ördüğü tesisleri üç otuz paraya satmak yanlıştı derken de haklıydı.
Koca Türk basınının tuzlukla koştuğu, el bebek gül bebek büyütülen cemaatlerin, aklı da ruhu da dışarda yaşayan kullanışlı entelektüellerin ölümüne destek verdiği “yetmez ama evet” fiyaskosuna karşı çıkarken de haklıydı.
Bu ülkenin madenleri, kıyıları, ormanları yabancı şirketlere ve onların müthiş ileri görüşlü iş ortaklarına altın tepsilerde sunulurken karşı çıkıp isyan ederken de haklıydı.
Cumhuriyetimizin yarınını dert edinen, adaletten, insanca yaşamaktan yana tavrını koyan milyonlara, ülkenin iktidara en büyük alternatifi olan muhalefet partisindeki yanlışları işaret ederken de haklıydı. Tek derdi kaymaklı ekmek kadayıfı yemek olan bazı basın soytarıları Kemal Kılıçdaroğlu’nun kapısında yatıp Nihat Genç’in üstüne çullanıyorken, o, Atatürkçü Cumhuriyet doktrinine bağlılığını her şeyin üstünde tutup nalına da mıhına da boşuna vurmadı. Tıpkı son nefesine kadar, yeni ekmek kapılarının peşinde olan sahte muhaliflerin göz boyamasına elinden geldiğince karşı durduğu gibi.
Bizim gibi geçmişi derya deniz olan, tarihte kırılma noktalarında yer alan ülkelerde kültürel birikim, entelektüel miras hava kadar, su kadar önemlidir.
Bizi Suudi Arabistan’ın, Arap Emirlikleri’nin meta zenginliğinden farklı kılan budur. Burada toplumu, herkesten önce uyanan “aydın”ı rahat yataklarından kaldırıp uyandırır, ona yön gösterir.
Hikâyesini anlatır, sözünü söyler; gelenekten geleceğe, yeni ama tutarlı bir parça ekler.
Bu yüzden Fransızlar gözü gibi sakınır aydınını, hem de eleştirileriyle onların canına okusa da.
İngiltere bu yüzden burnundan kıl aldırmaz biraz da, arkasında yüzyılların birikimini monarşinin harcı etmiş edebiyatçısı, şairi, iktisatçısı kapı gibi yanı başında dikiliyorken.
Rusya bu yüzden pek aldırmaz karadan ve fezadan gelen hücumlara; büyük bestecileri, romancıları boşuna üflememiştir halkının ruhuna.
Almanlar bu yüzden hayatı ve insanı ciddiye alıp gündelik basit bir meseleyi dört saat tartışabilir sizinle, çünkü filozofları and içirmiştir onlara, farklı ve bir daha düşünmeye.
Bizde durum biraz farklı gelişmiştir.
Osmanlı aydını, devletin kucağında doğmuştu, onun verdiğiyle yetişti, bu yüzden ona ihanet sayılabilecek töhmetle karşı karşıya kalmak en büyük korkusu oldu her zaman.
Fermanla boğdurulmadınız diyelim, sürgüne gönderilmekten de aman dileyip affedildiniz, fakat bab-ı hükümetten gelen aylığınız kesilirse haliniz yine yamandı…
Ekmeği onun elindendi, istihkakı olan kâğıdı, mürekkebi devlettendi.
Namık Kemaller, Ali Suaviler, Cevdet Paşalar hem devlet hizmetindeydiler, hem de devlete borçluydular.
Bu yüzden biraz çekinceli, biraz tutuk kaldı Türk münevverlerinin bu namuslu, çileli arayışları.
Cumhuriyet’in başında durum biraz değişti. Memleket derdine düşmüş ne kadar edip, münevver varsa yeri vardı bu “kimsesizlerin kimsesi” iddiasındaki yeni Türk devletinde. Tabii yine “çizmeyi aşmamak” şartıyla…
Yakup Kadri hem yazar hem mebustu, Halide Edip hem üniversitede hoca hem yazardı, Yahya Kemal hem büyükelçi hem şairdi…
Aziz Nesin yıllarca subay olarak, yani seyfiye takımından yetişmemiş miydi?
“Çizmeyi aştığı” için acımasızca ortadan kaldırılan Sabahattin Ali, Anadolu’da öğretmenlik yapan ve aylık maaşla geçinen değil miydi ta en başında.
Ama Cumhuriyetin ilk kuşağıyla beraber, devlet baba artık evlatlarını tatlı sert idare edemeyeceğini anladı ve çocuklarını saldı.
Türkiye, gelişmişlik düzeyi arttıkça, yazar-çizerin de bağımsızlaşacağını, halkın çıkarı dışında başka bir şey düşünmeyeceğini görmeyi istedik.
Ama yine olmadı; yeteneklerini ve parlaklıklarıyla okuyucuyu, halkı değil, siyasi muktedirlerin karanlıklarını aydınlatma görevini üstüne alanlar oldu. Dün Mehmet Barlaslar, Çetin Altanlar bu işi yapıyordu bugün başkaları. (Çetin Altan, kanımca fazlasıyla bedel ödetilmiş ve sonuçta tarafını koruyamamış ama orta yaşlılığına kadar olan dönemde Türkiye için tarihsel misyonunu hakkıyla yerine getirmiş müstesna bir aydındı. Daha fazla eleştirmeye gerek yok, böyle oğulları olan kim olsa rotasını şaşırır.)
Direnenlerse, mutlak bir baskıyla, darlıkla terbiye etmek isteyen aşağılık bir düzende namuslu kalmaya çalışıyorlardı.
Bu direnişin bedelini bombalı suikastlarla ödeyen kıymetlilerimiz oldu.
Kolay değildi hem kendilerini, hem etraflarını ışıtan o parlak haleyi canlı tutmaya çalışmak.
Tıpkı Nihat Genç gibi.
Onun Karadenizliliği, Türkiye’nin özellikle son otuz yılında ülkenin adeta saadet zinciri mertebesine gelen, Doğu Karadeniz egemenliğindeki bürokrasi+ burjuvazi açgözlülüğüne, çok içten, eyvallahsız, mermer gibi bir cevaptı.
Bir büyük mücadele adamını, haydi korkmadan, iftiharla söyleyelim, amansız bir romantik devrimciyi uğurladık kırk gün önce.
Sokaktan geldi, sokağa seslendi. Bu ülkenin dağlarının, derelerinin, böceğinin karşılıksız sevilmesinin bir ayıp olmadığını, köylülük diye küçümsenemeyeceğini, vatansever bir özgüveni aşıladı halkına. Durmadan dinlenmeden bizlerden istedikleri gibi tüketmenin, “rekabet” adı altında birbirimizin gözünü oymanın genetiğimizle oynamak olduğunu vurdu yüzümüze.
Kanaatkâr olmanın utanılacak bir şey olmadığını anlattı hepimize.
Son yirmi yıldır, iktidarın “muhafazakarlık” masallarıyla bu ülkenin ruhunda nasıl kirli yaralar açtığını gösterdi.
Buna karşın, önümüze “dünya vatandaşlığı” diye sunulanın, bu iktidarla mücadele için değil, onunla iyi geçinmek için kurulan bir tuzak olduğuna da uyandırdı takipçilerini.
Marx’a atfedilen “Tarihte ne olduysa, öyle olması gerektiği, başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur” sözünü hatırlayıp Türk aydınına reva görülen bu acımasızlığı sineye çekelim şimdilik; başka türlüsünü isteyen ve olduran aydınlarımızı unutmadan.
Damla damla, süzüle süzüle, tam biri biterken diğerinin filizlendiği bu bahçenin son sürgünüydü Nihat Genç.
Güle güle son yorgun savaşçı…
Bu ülkenin sokaklarından, ormanlarından, insanından, yağmurlarından yakalayıp bize anlattığın hikâyeler, hiç dinmeyen rüzgârlar gibi yoklayacaktır bizi ve gelecek cesur kuşakları.
Biliriz, kimi kırklar sonsuzluğa, kimileri dünyayı güzelleştirmeye doğanlara…
NOT: Yazı bitti, kahvemi aldım. Ankara’dayım, meşhur alışveriş merkezlerinden birinde. Etrafta mutluymuş rolünü oynamaktan bıkmış çiftler var. Bir de hevesli ve gürültülü ergenler. Yabancılar da çocuklarıyla dolanıyor etrafta. Ne de olsa başkent, diplomatik temsilciliklerin çalışanları için yapılacak pek bir şey yok bu şehirde, onlar da bizim gibi AVM kültürünü yaşıyor. Yalnız çocukları bizimkiler gibi gürültü yapmıyorlar, “yabancı”nın çocuğu şımarık değil, söz dinliyor. Belki indirim vardır diye birkaç mağaza gezer miyim bilmiyorum, kalitesiz bez parçalarına tonla para vermek istemiyorum. Ucuza mal alacak kadar zengin değilim demek için de demir gibi sinir lazım. Malum bizim ülkede bu tür lüks mağazalarda bazı “emekçi” çalışanlarımız, o dünyaca ünlü markanın hissesine ortakmış gibi dolanmayı severler.
Her yone rahatlikca Eileen Mehmet Barlas’in yazinizda bu sekilde yorumlanmasini yadirgadim dogrusu
Ne kadar güzel anlatmışsınız sevgili ağabeyimizi. Sağ olun var olun.
🤌👌👍👏👏💐 Teşekkürler. Okurken keyif verdi, bilgilendirdi. Rahmet ve saygıyla ve de sevgiyle anıyorum sevgili Nihat Genç’i, huzur içinde yatsin 🤲🌹🙏