1. Haberler
  2. Kültür - Sanat
  3. Bozkırda kahve zamanı

Bozkırda kahve zamanı

featured

Zekiye Yaldız yazdı…

“Kalk kahve içmeye gidelim.” dedi arkadaşım. “Ayakkabıların rahat olsun, belki biraz yürürüz.” Tunalı Hilmi’de ya da Bahçeli’de bir tur atarız sanıyordum. Öyle değilmiş. Arabaya bindik ve Ankara’yı geçip gittik. Yanımdaki, nereye gittiğimizi sormaya bile gerek duymayacak kadar güvendiğim bir arkadaşım olduğu için kendimi yolun sunacaklarına teslim ederek çalan şarkılar eşliğinde yanından hızla geçtiğimiz ağaçları, binaları izleyerek kahve içmeye gittik.

Son bina, son ağaç da arkamızda kalıp gözümüzün gördüğünce çöl gibi uzanan bozkırın içlerine doğru ilerledikçe çalan rock şarkılar da yerini türkülere bırakıyordu. O sırada aklımdan Edip Cansever’in, “İnsan yaşadığı yere benzer/O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer/ Suyunda yüzen balığa/ Toprağını iten çiçeğe/ Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine.” dizeleri geçiyordu. İnsanın kalbine yakın tuttuğu şiirler, sözler vardır. Edip Cansever her zaman kalbime yakın bir yerde durur ve ne zaman kalbim titreyecek olsa dizeleri başını uzatıverir içimde. Ve Neşet Ertaş… Yolda olduğumda başımın üstünden geçen her kuşu turna sanmam Neşet Ertaş’ın ilham ettiklerinden başka ne olabilir ki? İşte onun baktığı çöl gibi bozkıra bakarken “Allı turnam bizim ele varırsan, şeker söyle, kaymak söyle, bal söyle…” diyerek yine  gelip elimi tuttu. Şimdi, onun sesi yoldaşlığında, onların elinde ilerlerken “İnsan Neşet Ertaş dinleyip nasıl arsız, hırsız, namussuz olabilir?” diye düşünüyorum.

Yol, aspir tarlalarına doğru kıvrılırken yanık anız tarlalarının bıraktığı is gibi bir duygu doluyor içime. “Durdur arabayı, şu aspir çiçeklerine yakından bakayım.” diyorum arkadaşıma. Araba, arkasında sarı, boğucu bir toz bulutu bırakarak duruyor. Aspir çiçekleri o kadar cılız ki… “Dikenleri batar, dikkat et!” diye uyarıyor arkadaşım. Dikenler, bacaklarımın çıplak yerlerini kanatıyor gerçekten de. Elimle tutamıyorum çiçekleri, her yanları diken… Oracıkta, o sarı toprakta, o kızıl güneşin altında minik bir tepeciğe doğru yayılışlarını izliyorum bir süre. Çorak, kurak, çatlak toprağın üzerinde dikenleriyle direnişleri beni umutlandırıyor.  “Direnebiliriz!” diyorum içimden. Evet, dilimizdeki dikenlerle, uzanan ellere hemen boyun büküp teslim olmamayla kendimizi talan edilmekten koruyabiliriz. İnsan sadece bir aspir çiçeğinden bile direnişi öğrenebilir.

Benim doğduğum topraklarda bir su birikintisi sayılabilecek küçük bir göl kenarına geliyoruz. Gölün kenarında ne çınar ağacı var ne de bir söğüt dalı. Yığılı dev kayaların gölgesinde çay içmeye çalışan birkaç kişi ve hayatımda gördüğüm en bodur çam ağacının altında balık avlamaya hazırlananlarla şöyle bir selamlaşıp kahvemizi içebileceğimiz bir gölgelik bakıyoruz. Bir dut ağacı var suyun içinde. Altı suda olsa da yakıcı güneş yapraklarını kavurmuş. Gördüğüm en küçük yapraklı dut ağacı olabilir. Dut yapraklarını yiyen ipek böceği tırtıllarını hatırlıyorum bir an. Bozkırın ortasında bir dut ağacı beni alıp ipek kaftanlar kuşanmışlara götürüyor. “Adam sitede padişah kaftanlarıyla dolaşıyormuş.” haberlerine dudağımın ucuyla alaycı gülümsüyorum. Elbette dut ağacının bundan haberi yok. Haberi olsa aspir çiçekleri gibi o da o adamlara kaftan olacak ipekböceklerini beslemezdi yapraklarıyla. Bundan eminim!

Çölün ortasında bir yudum su bulma sevinciyle gölün kıyısına kamp sandalyelerimizi atıp kahvelerimizi içiyoruz. Şehirde herhangi bir kafede yapabileceğimiz bu eylem için bunca yolu gelmek pek akıllıca görünmüyor gerçi ama halimizden oldukça memnunuz. Bozkırın rüzgârı  saçlarımı savurduğunda içimdeki duygular da ordan oraya savruluyor. Bu savruluş düzenimi alt üst ediyor sanki. Kurduğum kumdan kaleler dağılıveriyor. Daha dirençli, daha sağlam duygular gelip yerleşiyor içime. Bu yanık yapraklar, bu çorak topraklar, bu çöl içimde yeşeren binlerce umut filizini derinlere gömüyor ve yerine en sert durumlara karşı direnebilecek aspir tohumları serpişiyor.

Benim doğduğum topraklarda yüzlerce martı dolaşır denizlerde. Burda bir tanecik martı gelip kondu suyun üzerine. Tek bir martı! Buralara nerden geldi, neden geldi, bilmiyorum. Şehirde sokaklar dolusu kafeleri geçip bu gölün kıyısına kahve içmeye gelmiş bizim gibi şaşkın martılar da mı vardı yani? “Bizi herhalde hayret büyütecek.” dedim arkadaşıma. “Ya bu sakinlikte tozu dumana katan tufan, hangi acının çığlığı? Düşündün mü hiç?” dedi arkadaşım.

İnstagram’a post olacak havalı fotoğraflarımız olmadan geri dönüyoruz. Ne ayçiçek tarlaları var içinde kaybolabileceğimiz ne buğday başakları dolu dolu… Her şey kavruk, yanık , tozlu ve isli. Ama Anadolu topraklarının ittiği çiçeklerin öyle bir çığlığı var ki, ömür denen ödünç alınmış vaktimizin gün batımına doğru üzüntü içinde “Bu yara gönül yarası!” diye türküler söylüyor insan!

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

2 Yorum

  1. 2 Temmuz 2021, 19:21

    Orta bir öykü…
    Devam etmeli

  2. Nobellik bir öykü. Çok başarılı!

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!