1. Haberler
  2. Analiz
  3. Bunlar asla söylenmemeli

Bunlar asla söylenmemeli

featured

Özsevi Eröz yazdı…

Yıllardır süren çürümenin içinde, kafeslere kapatılmış kaplanlar gibi yürüyoruz. Her dönüşümüzde çember biraz daha küçülüyor. Başlangıçta demirleri fark etmiyorduk. İşimize gidiyor, çocukları okula bırakıyor, alışveriş yapıyor, gelecek için plan kuruyorduk. Hayat devam ettiği için özgür olduğumuzu sanıyorduk.

Sonra bazı cümleleri söylemeden önce durmaya başladık. Bir haberi paylaşmaktan vazgeçtik. Bir haksızlığa itiraz ederken çevremize baktık. Bir arkadaşımızın başına geleni anlatırken sesimizi alçalttık.

Kafes bir gecede kurulmadı. Biz, hareket alanımız daralana kadar onun bir kafes olduğunu anlamadık.

Max Weber, modern insanın kendi kurduğu düzenin içine hapsolmasını “Çelik kadar sert kabuk” imgesiyle anlatmıştı: insan, rasyonel kapitalist düzenin içinde yaşadıkça ona uyarlanır; alışkanlıkları, ihtiyaçları ve düşünme biçimi de bu sert kabuğa göre şekillenir. “Demir kafes” bizi yalnızca dışarıdan kuşatmıyor; içinde yaşadıkça düşüncelerimizi, ihtiyaçlarımızı ve hayatla kurduğumuz ilişkiyi de biçimlendiriyor.

Weber’in demir kafesi, kapısında nöbetçi duran bir hapishane değildir. İçine zorla atıldığımızı fark etmeyiz. Onu hayatı düzenlemek, belirsizlikten kurtulmak ve her şeyi daha akılcı hâle getirmek için kendimiz kurarız. Sonra araçlar, amaçların yerini alır. Eğitim, insanı geliştirmek için değil, diploma vermek için sürer. Hukuk, adaleti sağlamak yerine dosyaları sonuçlandırır. Bürokrasi yurttaşa hizmet etmez; kendi varlığını korur. İnsan yaptığı işin anlamını düşünmez, yalnızca önündeki işlemi tamamlar. Kimse kötülüğün sahibi değildir. Herkes sadece görevini yapmaktadır.

Bu düzen, insanı yalnızca sınırlandırmaz; onu “şeyleştirir”. İnsan, duyguları ve ihtiyaçları olan biri olmaktan çıkar, yaptığı işe, ürettiği sonuca, taşıdığı unvana ve yerine getirdiği göreve indirgenir. Öğrenci bir puana, çalışan bir performans tablosuna, hasta bir dosya numarasına dönüşür.

Herman Melville’in Bartleby’si de modern çalışma düzeninin ortasında şu cümleyi kurar: “Yapmamayı tercih ederim.” Bir hukuk bürosunda çalışan Bartleby, başlangıçta görevlerini yerine getirir. Sonra önce bazı işleri, ardından neredeyse bütün işleri yapmayı reddeder. Bağırmaz, tartışmaz, işyerini terk etmez. Düzenin kendisinden beklediği hareketlere katılmayı bırakır.

Hikâyenin sonunda, Bartleby’nin daha önce Ölü Mektuplar Dairesi’nde çalıştığına ilişkin bir söylentiden söz edilir. Burada adresine ulaşamayan, alıcısı ölmüş ya da kaybolmuş mektuplar ayrıştırılmakta ve yok edilmektedir. Bu bilgi kesin değildir; fakat Bartleby’nin sessizliğine başka bir anlam kazandırır. Mektup, bir insanın başka bir insana ulaşma çabasıdır. Bir haber, bir özür, bir aşk, bir yardım çağrısıdır. Ölü mektup ise yerine ulaşamayan söz, cevapsız kalan çağrı ve yarıda kesilmiş ilişkidir.
Bartleby de giderek alıcısına ulaşamamış bir mesaja dönüşür. Burada Weber’in demir kafesi bütün soğukluğuyla görünür: sistem, mektubun taşıdığı insan hikâyesiyle ilgilenmez. Onu yalnızca teslim edilemeyen bir nesne olarak kayda geçirir, sınıflandırır ve ortadan kaldırır. Söz, anlamını kaybeder, geriye işlem kalır.

Bartleby’nin dünyasında sözler söylenmiş, yazılmış ve yola çıkarılmıştır; fakat kimseye ulaşamamıştır. New Model Army, “These Words” şarkısında ise “Bunlar asla söylenmemeli” der. Birinde insan konuşmaktan korkar, diğerinde konuşsa bile karşısında onu duyacak kimse bulamaz.

Şarkıda, kafesteki kaplanlar tam burada belirir. Kaplanlar hâlâ güçlü, pençeleri hâlâ keskin, hâlâ koşma arzusu var ama koşabileceği bir orman kalmamış. Belki bizim hikâyemiz de böyle. Mahkemeler var ama adalete güvenemiyoruz. Üniversiteler var ama insanı özgürleştiren, düşündüren, meraklandıran eğitim çoktan çekilmiş içlerinden. Gazeteler var ama hangi haberlerin hiç yazılmayacağını da biliyoruz. Tabelalar duruyor, binalar açık, işlemler sürüyor, fakat…

Şarkıda falcı geleceğe bakar ve hiçbir şey göremez. Biz de uzun zamandır geleceğe bakıyor ve belirgin bir şey göremiyoruz. Gençler nasıl bir hayat kuracaklarını değil, hangi ülkeye gideceklerini düşünüyor. Orta yaşlılar ellerindekini korumaya çalışıyor. Yaşlılar tanımadıkları bir ülkenin içinde geçmişlerini arıyor. Weber’in karamsarlığı, burada, düzenin dışına çıkılabileceğine duyduğu güvensizlikte belirir. “Şeyleşme” tam burada başlar. İnsan kendi emeğini, zamanını ve ilişkilerini yönetemez hâle gelir; bunlar ona dışarıdan hükmeden şeylere dönüşür. Çalışan bir performans değerine, öğrenci bir puana, hasta bir dosyaya indirgenir. Ölü Mektuplar Dairesi’nde aşk, özür ya da yardım çağrısı taşıyan mektupların yalnızca teslim edilememiş gönderiler olarak görülmesi gibi, insanın anlamı silinir ve geriye işlevi kalır. Rasyonel kapitalist sistem, modern hayatın çıkarılıp atılabilecek bir parçası değil, çalışma biçimi hâline gelmiştir.

Ancak bu düzeni değişmez bir kader olarak görmek, onun insan eliyle kurulmuş olduğunu unutmaktır. Bizi çevreleyen kurallar, kurumlar ve zorunluluklar doğanın yasaları değildir; belirli toplumsal ilişkilerin ürünüdür. Yine de kafes, doğanın değişmez bir yasası değildir. Onu görünmez ve yenilmez kılan, insan eliyle kurulmuş olduğunu unutmamızdır. Bu yüzden çıkış, yalnızca anahtarın başka bir ele geçmesinde değil, kafesi gerekli ve kaçınılmaz saymaktan vazgeçmekte başlar.

Sonra, şarkının ortasında güzel bir yüz belirir. Bütün o kafeslerin, silahların, kanın ve öfkenin arasında insan, sevdiği yüzün çizgilerini öper. Yılların bıraktığı çizgilere zihninde eğilir. Çünkü o çizgiler, ona hayatın bir zamanlar pas tadından ibaret olmadığını hatırlatır. Birlikte gülünmüş günler vardır o yüzde. Korkmadan kurulmuş cümleler. Geleceğin tehdit değil, ihtimal olduğu zamanlar… Bir sofrayı, tutulmuş bir eli, bir yaz akşamını, gecenin bir vakti konuşulmuş önemsiz şeyler… Bu hatıralar kafesin kapısını açmaz. Mahkemeleri adaletli, gazeteleri özgür, insanları cesur yapmaz. Ama insanın bütünüyle kafese dönüşmesini engeller. Çünkü demir kafesin asıl zaferi, ona dışarıda başka bir hayat bulunmadığını düşündürmektir.

Şarkı boyunca aynı cümle tekrarlanır:

“Bunlar asla söylenmemeli”

Belki kafesi ayakta tutan da söylenmeyen sözlerdir.

Bunca söz, alıcısını kaybetmiş mektuplar gibi içimizde birikiyor. Söylenmiş ama duyulmamış, yazılmış ama yerine ulaşmamış, bir ameliyat masanın üzerinde açılmadan kalmış sözler… Demir kafes insanların birbirine ulaşma yollarını kapatıyor. Yine de gözlerimizi kapattığımızda o güzel yüzü hatırlıyoruz. Yılların bıraktığı çizgiler, kaybolmamış bir adres gibi duruyor karşımızda. Geçmişe sığınmak için değil; bütün ölü mektuplara rağmen bir sözün hâlâ yerine ulaşabileceğine, insanın insana yeniden dokunabileceğine inanmak için eğiliyoruz o yüze.

Yüzündeki çizgilerden öperim.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!