Hüseyin Özbek yazdı…
Amacınız tarihsel gerçeğe ulaşmak değil de iki yönlü çekiştirmenin, iki yönlü çarpıtmanın arenasına dönüştürmekse, Çanakkale sizin için biçilmiş kaftandır. 25 Nisan 1915’te başlayıp yıl sonuna kadar süren kara muharebeleri üzerinden yalan rüzgarı üretmek için gereken her malzemeyi fazlasıyla bulursunuz.
18 Mart 1915, bağlaşık donanmasının Çanakkale’yi denizden geçme girişimi, hiç beklemedikleri bir bozgunla sonlanacaktır. Halbuki kağıt üzerinde her şey ne kadar kolay görünüyordu. Boğazın iki yakasındaki müstahkem mevziler hallaç pamuğu gibi atılıp, Türk topçusu susturulacak, Marmara’da tören geçişi yapacak olan yenilmez armada, akşama İstanbul Boğazında demirleyecekti!
18 Mart’ta Türk topçusu ve karanlık koya döşenen mayınlar, bağlaşıklara unutamayacakları bir yenilgi yaşatacak, Çanakkale’yi denizden geçmenin olanaksız olduğunu gösterecektir. İlk şoku atlatan bağlaşıklar, bu kez Çanakkale’yi karadan geçmeyi deneyeceklerdir. Bağlaşık birlikleri, 18 Mart’tan 37 gün sonra 25 Nisan 1915’te,bağlaşık zırhlılarının saatler süren cehennemi topçu salvosunun ardından beş ayrı noktadan karaya ayak basan bağlaşıkların ilk hedefi sahilde yer tutmaktır.
Alman komutan Liman Von Sanders’in, itirazlara rağmen, düşmanı kıyıda karşılamaya dayalı Türk savunma stratejisini değiştirip, ileri mevzilerde, az sayıda asker bırakmasındaki hatanın ölümcül sonuçları çıkartmanın ilk günü açıkça görülecektir. Günümüzde Anzak Koyu olarak bilinen Arıburnu sahiline çıkartma yapan Anzak Kolordusunun karşısındaki sayıca yetersiz Türk birliği, cephanesi bitince geri çekilmeye başlar. Koçaçimen’i ele geçirme amaçlı Anzak saldırısını anında okuyan 19. Tümen Komutanı, Kocaçimen’in düşmesi halinde, Gelibolu üzerinden İstanbul yolunun açılacağının farkındadır,
O gün orada anında durumu kavrayıp, 19.Tümene bağlı 57. Alaya, üstün düşman kuvvetlerine karşı taarruzu değil ölmeyi emreden kaderin adamı, 8 ay sürecek Gelibolu muharebelerinin sonucunu ilk günden belirleyecektir. İngiliz Donanma Bakanı Winston Churcill, Türk cephesinin ilk günden çökmesini önleyen 19 Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’e, “Kaderin Adamı- Man of Destiny” diyecektir.
Bağlaşıkların 18 Mart senaryosunun çökmesinden sonra devreye sokulan 25 Nisan senaryosuna göre: Gelibolu cephesinin çökmesiyle, İstanbul düşecek, Türkler büyük savaşın başında devre dışı kalacak, boğazlar açılınca Almanya karşısında zorlanan Rusya’ya Karadeniz üzerinden silah, cephane ve gıda yardımı ulaştırılmasıyla 1917 Bolşevik devrimi önlenecek, Çarlığın siyasi ömrü uzayacak, iki cephe arasında sıkışacak Almanya kolayca alt edilecekti !
Mehmetlerin süngüsü, kibirli düşmana karadan da yol vermeyecektir. Kendilerini fazla zorlamayacak kara muharebelerinden sonra İstanbul yolunun açılacağını hayal eden bağlaşıkların bu beklentileri de gerçekleşmeyecektir. Mayıs’tan Ağustos sonuna kadar süren şiddetli muharebelere ve büyük kayıplara rağmen bir ilerleme sağlayamayan bağlaşıkların son umutları da tükenecek, Ocağın ilk haftasında, gece vakti siperleri boşaltıp hırsızlar gibi sessize kaçacaklardır!
Birkaç yıl önceki Balkan Bozgunun utancı ve ezikliği, özgüven kaybı Çanakkale’de telafi edilmiş, Türk milleti ordusunu yeniden bağrına basmıştır. Çanakkale, Kurtuluş Savaşı’nın önsözünün yazıldığı, Anafartalar Kahramanı kaderin adamının ve yetenekli komuta heyetinin, kan ve ateş çemberinden geçerek kendilerini kanıtladıkları yerdir. Çanakkale, emperyalistlerin yenilmezliği efsanesinin yerle bir edildiği yerdir. Çanakkale, mazlum milletlere, zalimlere ölümüne direnmenin, zafere ulaşmanın tek yolu olduğunun kanıtlandığı yerdir.
Bu açıklamalardan sonra yazımızın başlığına dönelim isterseniz. Mehmetlerin zaferine; “Çanakkale centilmenler savaşıydı. Bizimkilerle, İngiliz, Fransız, Anzak askerleri dost olmuşlar. Birbirlerine çikolata, tütün alıp vermişler” demagojisiyle işgalcileri ortak etmek nasıl bir akıl tutulmasıdır? Mehmetlerin analarının ak sütü gibi helal zaferlerine ortak ederek, işgalci düşmanı aklamak nasıl bir aymazlıktır? Bu yaklaşım, efendi sahipten aferin almak için yaltaklanan ruh köleliği değil midir? “ Çanakkale’de bir üniversite kuşağını yitirdik. Türkiye’nin geleceğini kararttık. Boşu boşuna bu kadar insan yitirdik. Bunun neresi zafer?” yaklaşımı, en doğrusu, ülkenin direnilmeden emperyalist efendilere teslimini önermek değil midir?
Diğer yandan, Mehmetlerin yurt sevgisinin, inancının, imanının, zor zamanlarda ortaya çıkan özündeki cevherin, bağımsızlık uğruna sebil ettiği kanının, feda ettiği canının ürünü zafere, gaipten ortaklar, hayali paydaşlar yaratarak hissesinden çalmak, haksızlık değil midir? Mehmetlerin zaferdeki payını ona buna paylaştırmadan Mehmetlere vermek en doğru, en hak bilir yaklaşım değil midir?