Av. Göksel Kırar yazdı…
Ayşe Barım adını ben de birçoğumuz gibi Gezi Parkı protestolarıyla ilgili bu yılın başında hakkında başlatılan soruşturmadan sonra duydum. Sektörde ‘tekelleşme’ye gittiği, kendi kadrosundakilere iş alanı yaratıp, sözünü dinlemeyenlere ‘ekmek koklatmadığı’na dönük iddiaları okumuşsunuzdur. Bunlar işin magazin kısmıydı.
Ardından dizi ve film sektöründeki oyuncuların faş ettiği ‘öfkeli kırgınlıklar’ ile ‘abartılı destekler’, biz fani “seyirciler”e asıl meselenin görünenden daha derin olduğunu hissettirdi…
Anayasasının pratikte bizzat iktidar tarafından delik deşik edildiği bir ülkede, Anayasal düzene karşı suç işlemekle suçlanıyor Ayşe Barım. (Ahmet Özal duymasın sakın.) Bunu da “Gezi Protestoları”na olan bitmeyen korkusuyla yapıyor iktidar. Tıpkı “28 Şubat”ın, kudretli generallerinin “bin yıl süreceğini” söylemeleri gibi, iktidar da muhalefet iddiasındakilere bin yıl sürecek bir “Gezi Parkı battal boy davası”nı kıyıda köşede hep hazır tuttu.
“Gezi”, uzun iktidar yılları boyunca Ak Parti yönetimini, gerçek anlamda en çok tedirgin eden toplumsal hareket oldu. Çünkü iktidarın hiç çalışmadığı yerden gelmişti; Tamamen doğaçlama gelişen, iktidarın üstenci yaklaşımına karşı çok geniş bir “sivil memnuniyetsizlik” patlamasıydı.
Konumuz ne Ayşe Barım’ın temsil ettiği tekelleşme, ne de “Gezi”.
Meselemiz Türkiye’nin kültürel ve düşünsel çölleşmesi. Ve iktidarın bu çölleşme üzerindeki “kültürel hegemonya” serapları görmesi.
Yıllar önce (Ensar Vakfı’nın ödül gecesinde-2019 Mayıs), Cumhurbaşkanı’nın kendi tabanına biraz sitemkâr konuşmasıyla önümüze düşmüştü bu mesele. “İktidar olduk ama kültürel ve sosyal iktidarı olamadık” demişti konuşmasında.
Peki gerçekten Ak Parti iktidarı, kendisine siyasi gücünü kültürel rıza üretimi ile pekiştirecek hâkim bir kültürel alan açamadı mı bunca yıldır?
Ya da soruyu biraz değiştirip sorarsak, muhalefet(bunu nasıl isimlendirirsek doğru olur siz seçin; Türkiye’nin modern kesimi, seküler toplum, sol dünya görüşü, demokrat yaşam tarzı?) gerçekten hep övündüğü kadar kültürel hegemonyaya, sosyal üretime sahip miydi?
Kültürel iktidar için genel anlamıyla sinema, edebiyat, sahne sanatları, müzik gibi alanlar ve sosyal yaşamımızda bu alanlara yönelttiğimiz günlük tercihlerimizin toplamıdır diyebiliriz.
Elbette Cumhurbaşkanı’nın açıklamasından çok öncesine dayanıyordu “muhafazakar” kesimin kendini sorgulaması ve ispat çabası ama özellikle bu tarihten sonra yeniden bir “inşa” sürecine başlandığı çok açık.
Türk mühendisleri, kendi uçak gemimizi yaratıyor, yedi düvelin peşine düştüğü İha’lar Siha’lar geliştiriyor, Türk Sağı’nın adeta arka bahçesi sayılan besili müteaahhitlerin beton eksperliğiyle yollar, havaalanları, köprüler yapılıyorken, iktidar için hala ortadaki kültürel kabızlığa çare bulamamak kabul edilir bir şey değildi.
Bu alanda aslan payını öncelikle sinema ve beyaz cam alıyor. Sinema demişken, son yıllarda baş aşağı giden Türk Sineması’ndan bahsetmiyorum. NBC ve Zeki Demirkubuz gibi iki değerli yönetmenin, birbirlerini aşağı çeken tartışmalarının kaynağı, sanatsal yolculuklarının son dönemlerde benzer hikâyelere hapsolmasının getirdiği can sıkıntısı mıydı, bilemiyoruz.
Muhafazakâr camia da son yirmi yılda birkaç dikkat çekici iş dışında ümitvar olmayı gerektirecek bir iz bırakmadı sinema başlığına.
İslami ya da daha hafif tonuyla maneviyatçı işlerin görünür kılınmasını sağlayacak yapımların hayatımızda daha çok yer kaplamasını görmeye başlamamız özellikle son yıllara denk geliyor.
TRT ve diğer kanallardaki tarihi, kostümlü müsamere tadındaki fetih dizileriyle Türk-İslam damarına şırınga edilmek istenen Osmanlı ve ümmet propagandasını, bugün ne Suriye’deki siyasi gelişmelerden ne de bölgedeki diğer gelişmelerden ayrı sayabiliriz. Savaşçıların Türkçe konuşmak yerine mütemadiyen böğürür gibi sesler çıkarması ve sürekli kafa uçurma sahneleriyle zaten ortada sanatsal bir kaygı olmadığı açık.
Bu tarz dizilerdeki başrol isimlerde, kadın ya da erkek fark etmeksizin genel olarak oyunculuk falan aranmıyor, yüzü evimize tanıdık gelsin, biraz ‘hayran kitleleri’ olsun, en önemlisi de ‘sistem’e sorun çıkarmasınlar yeter. Aslında bu gerçek, sektörün tümü için geçerli diyebiliriz.
Ödül gecelerinde yapılan, kendi mahallesini gıdıklamaya yönelik, ‘aykırı’ birkaç sözle gelen şirinlikler hep olur. Sonrasında yeni proje ve alkışı garantileyenlerin, birkaç yıl önceki “Atatürk” filmi tartışmalarında nerede durduklarını ya da hangi medya gruplarının “vitrin” yüzleri olduğunu daha yakınlardaki “Gazi Koşusu”ndan biliyoruz.
Bu yüzden Burak Özçivit gibi (Eşinin üstün oyunculuk gücüne de bir tarihi dizi, bir de Halkbank reklamlarında oynamak düşmüş) ya da TRT dizilerinde uysal kız, temiz yüzlü mahalle delikanlısı kontenjanından başrol kapanlar veya Vakıfbank reklam yüzü de yapılan, oyunculukla uzaktan yakından ilgisi olmayan başka bir oyuncunun yaptığı gibi bu sektörde iş bulmanız kolay. (Her yeteneksiz için google’a bakamam.)
Tanıtımlarla abartıp durdukları “Gassal” dizisini ve daha nicelerini bu kümeye alabiliriz. Kimler tarafından, nasıl bütçelerle, hangi yapımcılara, hangi rakamların akıtıldığını takip etmenin şu anda imkânsız olduğu, akıllara zarar konu ve oyunculuklarla dönen ve tahakküm altına alınmak istenen kültürel ayak…
Sektörde tekel var denilerek estirilen fırtınanın, iktidardan beslenenler için ne anlama geldiği zaman geçtikçe netleşiyor. Milyar dolarların döndüğü bu sektörde paranın hangi adreslere uğrayacağına karar vermek tabii ki siyasi muktedirlerin tekelinde olacaktı.
Diğer tarafa baktığımızda, Türkiye’nin ünlü ama yeteneksiz birçok isminin yolunun, tekeliyetle itham edilen Ayşe Barım’la bir şekilde kesişmiş olduğunu görüyoruz.
Peki ‘Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya’ kiminle teşebbüs edecekti bu kadın?
Menajerliğini yaptığı, çoğunun torpil ve “network” ile sektörde yer ettikleri birazcık dikkatli gözlerle izleyen herkesin farkında olacağı popülerliği yetenek sanılan isimlerle mi?
Rıza Kocaoğlu, Hande Erçel, Bergüzar Korel gibi mimik ve konuşma becerileri ekran için yaratılmamış (Zevcesi Süleiman The Megnificent’ın da oyunculuğu vasattır ama burası “Broadway” değil), Serenay Sarıkaya gibi, ergen kızların önüne rol model olarak sunulan “varoş estetizm”inin varlığı mı güçlendirecekti “modern kesim”in kültürel hakimiyetini?
Popüler ama yeteneği fukarası isimlerin sayısı saymakla bitmez.
İktidarların da kin tutabileceğini, Türkiye, Akp yönetimi altında yaşadığı bu uzun yıllarda görmüş oldu. “Gezi”nin yarattığı korku o kadar büyüktü ki, iktidar Mehmet Ali Alabora’dan bir direniş lideri çıkarmak istedi. Oysa ne Memoli’nin böyle bir derinliği ve ağırlığı vardı, ne de etki alanı yani sanatı bu kadar genişti. Sonuçta “Maskeli Beşler” gibi sulu sepken komedilerde oynamış, “Hababam Sınıfı” “rimeyk”lerinde Tarık Akan’ı canlandırmıştı sadece. Tarık Akan’ın çok kötü bir taklidi olması bile yetti ne yazık ki hayatının zindana çevrilmesine.
Sadece ana akım tv kanallarında karşımıza çıkanlar değil, ‘dijital platformlar’a ısmarlanan bir ton çerçöp yapımın da kültürel hegemonya savaşlarında yer ettiği hepimizin malumu.
Aslında iktidarın kültürel ve sosyal alanla ilgili iki cepheli girişimi var. Bunun bir tarafı, “muhafazakârlık” hassasiyetini görünürde yok sayıp, modern kesimde rıza üretimini sağlayacağını düşündüğü isim ve projeleri destekleyip öne sürmesi.
Mesela Acun Ilıcalı gibi dünün terlikle gezen, Türkçesi zayıf muhabirinin, hiçbir yönlendirme ve destek olmadan bu kadar büyüyebileceğine inanmamız için çok uğraşıldı.
Türk gencinin önüne yıllarca rol model olarak sunuldu Ilıcalı.
Mesaj açıktı; “Sistemi değiştirmeye kalkma, yeteneklerini onunla uyumlu hale getir, sadakatinin karşılığını al.”
Böylece kimbilir, belki bir gün Ilıcalı gibi sıfırdan başlayıp zirveye, milyon dolarlarla beraber Türk “entertainment” dünyasına yön vermeye ulaşabilirdiniz.
İktidarın yürüttüğü ikinci hat ise, kendi kurdukları veya destekledikleri vakıflar aracılığıyla etkinlikler düzenleyip, ‘hiçbir masraftan kaçınmadan’ bir kültürel arka bahçe inşa etmeye çalışmak oldu. Teknofest, İlim Yayma Cemiyeti ya da Okçuluk Vakfı gibi yapıların düzenlediği etkinlikleri bu çerçevede sayabiliriz.(İçinde sportif faaliyet olan ve gençleri buna yönlendiren her girişim, amacından bağımsız olarak, dikkate alınmaya değerdir.)
Diğer yandan bahar şenlikleri gibi sıradan öğrenci etkinlikleri ya da müzik ve içkinin aynı anda serbest olduğu diğer festivaller yavaş yavaş görünür olmaktan çıkarıldı. İdari yasakların getirdiği buyurganlıkla iktidarda tek yönlü, dar bakış açılı, kuru bir gençlik yaratma sevdası nüksetti.
KRİSTAL KÜREDE NE VAR
Aslında her iktidar, yumuşak gücünü göstereceği, kendisinin sözünden çıkmayacak kültürel ağırlığın elinin altında olmasını ister. Türkiye’nin Akp İktidarına içerde ve dışarda tam bir konsensüsle hazırlandığı yıllarda, zamanın MİT Başkanı Şenkal Atasagun, televizyon dünyasının belli başlı yöneticilerini, “Televole” kültürünün ifşası devam ederse, toplumsal patlama yaşanabilir diye uyarmıştı.
O toplumsal patlama yıllar sonra “Gezi” ile yaşandı, koşullar farklı olsa da. Ancak kültürel üretimi sırtında taşıdığı iddiasındaki ilerici kesim buna ne kadar hazırlıklıydı tartışılır. “Gezi”nin fikirsel enerjisi kültürel üretime dönüştürülemedi. Lidersiz doğmuş bir hareket, kavramsal çerçeveye bürünmeden tarihe karıştı; sinemaya, edebiyata, toplumun kültürel gelişimine dokunacak bir zenginliğe ulaşamadı.
Bugün ise sokakta yapılan toplumsal gösterilerde telefon ışığıyla “unutulmaz” görüntüler vermek kalıyor kitlelere.
Çünkü elimizde bu işi hakkıyla yapacak edebiyatçı, yönetmen, senarist, oyuncu vs. kalmadı.
Geçen yüzyılın ‘complet’ sanatçı diye tabir edilen insanları yetişmiyor artık. Sadece bizde değil, dünyanın sanatsal ağırlık merkezlerinde de aynı ‘çölleşme’ söz konusu. Eski büyük işler bütün ağırlıklarıyla bir köşede duruyor ama spot ışıklarının altında parlayacak yeni şeyler çıkmıyor.
Çünkü hemen herkesin hemen her şeye üstünkörü uğrayıp geçtiği bir “insanlık hali”ne alıştırıldık son yıllarda. Amaç sadece görünür olmak ve “sistem”e mümkün olduğunca kazandırmak ve oradan payını almak.
Bu yüzden ortalık kişisel gelişim zırvalarından geçilmiyor, tiyatro diye absürt temalarla parodi yapılıyor. Sinema derseniz, kimsenin şöyle sarsıcı dört başı mamur iki saatlik bir başyapıtı ne çekmeye ne de izlemeye hali var.
Aslında herşeye rağmen bugün hala dünyanın tartışmasız kültürel hegemonyasının sahibi olan ABD’nin gücü ve yozlaşmışlığı, en çok onu takip edenleri etkiliyor. ABD başkanının dünyanın gözünün içine bakarak günde en az üç öğün pişkince yalan söylediği ve bunun normalleştiği günlerde yaşıyoruz.
Karşısına tüm Hoolywood’u almasına, bütün o Amerikan starlarının isyan ve itirazına rağmen, bu propaganda savaşında yenilmiyor. Çünkü o starlar da eski bir dünyanın temsilcileri artık.
Post-truth denen gerçeklerin amaca göre eğilip büküldüğü, hem ayakta dikildiğimiz hem de yarı uykulu durduğumuz garip bir çağ. Yapay zeka eşliğinde, uygarlığın başka formunu deneyimlemeye hazırlanırken, birdenbire sadece tüketici değil, ürünün sayısız varyantı haline geldik.
Elimizdeki telefonlarla sonsuz bir veri ve reklam çağının içine gireli çok olduk. Sadece biz değil, kültürel üretimi gerçekleştirecek olan yazar, çizer, oyuncu, şarkıcı da. Bu fazlasıyla teşhirci dünyada kimse bedel ödemek istemiyor artık.
Yani geçen yüzyılın fikirsel ve ilkesel direnişi, kültürel evrenin patron ve işçilerinin umurunda değil. Çünkü “hız” dünyasında yarını dert eden, yarına kalacak “fikri” savunmak sanatçının elinden alınmış durumda.
O da elinden gidince, kalan şeye ne kadar sanatçı denirse artık…
Bu yüzden insanın ruhunu sıkacak derecede bir disiplin ve ciddiyetle işini yapacak bir Genco Erkal olmasını birilerinden beklemek haksızlık olacak. Ya da Volkan Konak’ın duygu yoğunluğu ve samimiyetine başka isimlerde rastlamanın artık mümkün olmadığını bildiğimiz için biraz da kendimize yas tutmadık mı…
Kültürel hegemonya iddiası, AK Parti iktidarında zamanla “kültürel yozlaşma”ya dönmüş durumda. Bir bakıma ben yararlanamayacaksam, kimse yararlanmasın hırsı ve bencilliği. Yukarda değindiğim dünya çapındaki kültürel tıkanmaya, bizim ülkemizde sadece kültürel değil, genel bir yozlaşmanın da havasını soluyoruz uzun zamandır.
Rap müziğin en pespaye halleri ortalıkta yankılanırken, yeni bir şeyler üretmek yerine seksen ve doksanların müstesna işlerinin konforuna sığınmayı seçen bir müzik dünyası karşılıyor bizi. Arabesk müziğin çeşitli düzenlemelerine karşı bitmek bilmeyen sığınma biraz da bu yüzden değil mi?
Sadece kültürel-sosyal alanda değil, yedi yirmidört ekranlardan evimize taşınan siyasi tartışma programlarında da, bir çözülüşün, bir başkalaşımın tarihini canlı yayınlarla izliyoruz.
Türk akademisinin yerlerde sürünen hali ağzımızı açık bırakıyor. Siyaset bilimi, hukuk, iletişim ve diğer disiplinler…
Boğaziçi gibi özerklik namusunu korumak için birazcık direnenlere yapılanlar da ortada.
Ak Parti iktidarının yıllarca Anadolu’nun her şehrine liseden hallice üniversiteleri açmaktaki projenin toplumsal sonuçlarını bugün daha net görebiliyoruz. Ak Partili profesörün, cahilliği kutsadığı o sözlerindeki derin manayı da…
Ekranlarda onlarca profesör, ne anlattıkları, neyi savundukları kendileri için de bir muamma. Bilgi seviyelerini ya da ele alınan konuyu muhakeme gücünü geçtik, birçoğunun Türkçe ile akrabalığı bile kalmamış.
Faturayı sadece onlara kesmek işin kolayına kaçmak olur. Gazeteci ünvanıyla ekranlarda yer alan isimler -hatta kimi muhalif görünenler de dahil- köy kahvesi seviyesindeki yorum ve tavırlarıyla, niteliksizliğin sınırlarını zorluyor. İktidara avuç açanlar kadar, kimler tarafından fonlandıkları muğlak, sahiplerinin çıkarına göre suyu bulandırıp hakikat algısının kırılmasına katkı yapan olağan şüpheliler de aynı manzaranın içinde.
Edebiyat dünyası da, iktidarın kuşatmaya almak için can attığı bir başka alan. Mali açıdan sorun yaşamayacak birçok yayıneviyle, yazın dünyasında var olan hacmi genişletmeye çalışan bir “muhafazakâr” edebi dünya. Saman alevi gibi parlayıp sönen birkaç eser dışında Türkiye’nin Doğu-Batı ikilemine ya da gücünün zirvesini yaşayan siyasal İslam’ın iktidarında, yaşanan maddi ve ahlaki çelişkilere değinen bir üretim yok.
Suyun bu tarafının –yani ilerici cehahta- en mahir olduğu alanda meydanı kimselere bırakmak istemeyen bir başka tekeliyet oluşmuş durumda. Bu donuk yapıdan çıkmamız için çırpınan kalemi ve zihni güçlü birkaç ismin mücadelesinin görmezden gelinmesi Türk yazınının adeta alamet- farikasıdır.
Elif Şafak’la başlayıp Orhan Pamuk’la biten edebiyat sevgisiyle yetinenler için söyleyecek fazla söz yok. Sonuçta ülkenin edebiyat Nobelli tek yazarının, akşam sohbetlerini kimlerle yaptığını görünce, ülkenin entelektüel arayışının neden hep akim kaldığı da biraz anlaşılıyor.
Tıpkı sergi deyince Türk burjuvazisinin ufkunun darlığına yıllardır şahit olmamız gibi. Türkiye’nin büyük holdinglerinin sponsorluğunda, Ahmet Güneştekin’siz bir etkinlik düşünülemez ve düşünülmesi teklif edilemez.
Bütün bunlara rağmen Türkiye’nin kendine münhasır o eşsiz çelişkilerle dolu hali sizi illaki bir yerlerden yakalar. Bu çölleşmede küçük vahalara denk gelmek her zaman mümkün.
Çünkü bir yanıyla baskı iklimin etkisiyle niteliksiz işlerden bahsederken, diğer taraftan Türk Opera’sının en parlak olduğu dönemlerden birini yaşıyoruz.
Tiyatro ve diğer etkinlikler için satılan bilet sayısı her yıl diğerini geride bırakıyor.
Türk dizileri, inanılmaz bir şekilde talep görüp dünyanın dört bir yanında ilgi çekiyor.
Ne Ayşe Barımlarla yaratılan tekeliyet düzeniyle ne de tepeden inme ulufe bolluğunun yaratacağı çekim gücünün üstesinden geleceği bir alan “kültürel hegemonya”.
Ak Parti iktidarı, istediği kültürel hegemonyayı kuramadı belki. Ama bu hegemonyayı rakibine de yar etmedi. Ucuz ve ahlaksız bir sermaye kutsiyeti her iki tarafın da buluştuğu hemzemin oldu.
Şimdi orta yerde kocaman bir “düşünsel” bir boşluk duruyor.
O boşluğu da Türkiye’nin bedel ödemeye hazır, dirayetli, günlük çekişmelere yüz vermeyen meraklı zihinleri dolduracaktır.
En büyük, en etkileyici medeniyetlerin gelip geçtiği bu toprakların mirasından harcını karacak, mahallelere ve sloganlara benliğini kaptırmamış, vicdanlı ve cesur kişilerin zamanı gelecektir.
Türkiye bunu yapabilecek zihinleri daha önce doğurmuş bir ülke. Yenilerini de çıkaracaktır.
Fikirler için düelloya gideriz. Kişilerle hiç işimiz olmadı, olmaz da.
Ama fikirlerin konuşulması ısmarlama kişilerle engellenmeye çalışılınca, bunlardan bahsetmemek imkânsız hale geliyor.
Senin biraz yüreğin kabarmış Türkiye. Bu çölün çok ilerisinde geniş ormanlıklar görünüyor, doğru yoldan gidersen.
Çingeneleri severim.
Çingenelikten hoşlanmam.
Not: Yıllar evvel izlediğim bu güzel filmle ilgili bilgilere göz atınca, başrol oyuncusunun, tıpkı filmdeki rolü gibi hayatın ağırlığına dayanamamış ve intihar etmiş olduğunu öğrendim. Neyse ki bizimkiler için böyle bir tehlike yok.
Değerli bir yazı ve değerli bir birikim. İlgiyle okudum.
“kendine münhasır” diye bir kalbimiz yoktur. Ya “kendine özgü” ya da “nev’i şahsına münhasır” diye kalıbımız vardır.