1. Haberler
  2. Analiz
  3. Çivi çiviyi sökmezse?

Çivi çiviyi sökmezse?

featured

Av. Göksel Kırar yazdı…

Son yılların en çok telaffuz edilen kelimelerinden biri: liyakat. Öyle ki artık bir kavram olmanın ötesinde, toplumsal bir sızının adı haline geldi. Kamu kurumlarında, günlük ilişkilerde, hatta en sıradan işlerde bile karşımızdakinin bulunduğu konumu hak edip etmediğini sorgular durumdayız. 

Bu sorgulamanın göbeğinde ise devlet kadroları var. Uzun AKP iktidarı boyunca, ahaliyi şaşkınlığa, gençleri ise daha çok kızgınlığa sürükleyen onlarca habere şahit olduk. Bu durum toplumda derin bir güvensizliğe yer açtı. Akrabalık ilişkileriyle açılan kadrolar, kişiye özel ilanlar, ehliyetle açıklanamayacak görev değişimleri… 

Hayvanat bahçesi müdürünün bilim kuruluna atanması, Kızılay’ın çadır rezaleti, AFAD’ın 6 Şubat depreminde çuvallaması…Bunlar artık istisna değil, alışıldık örnekler haline geldi.  

Hepsinin zirvesi ise Cumhurbaşkanı’nın, devlet hazinesinin başına önce damadını, daha sonra hiçbir finans geçmişi olmayan başka bir ismi getirmesiydi kuşkusuz.(Ehil olan bir İngiliz centilmeni bakan geldi de şöyle layığımızla fakirleşmeye başladık.)

Oysa mesele yalnızca bugüne ait değil. “Nepotizm”in  ülke sathında, taşradan büyük kentlere kadar, hayatımızın bir parçası olduğunu bilerek yola devam etmek her Türk için vaka-i adiyeden sayılıp sineye çekilen bir gerçekti.

“Bizim adamımız” anlayışı, farklı dönemlerde farklı biçimlerde kendini gösterdi. Bugün eleştirdiğimiz düzenin tohumları, dünün alışkanlıklarında da vardı. Ne var ki memnun olmasak ve hatta kendi aralarındaki sürtüşmelerden en çok zarar gören yine biz olsak da, geçen yüzyılda yani AKP iktidarından önceki Türkiye’de, devlet içi güç merkezleri birbirini dengeliyordu.

Ancak AKP dönemiyle birlikte bu eğilim nitelik değiştirdi. Devlet imkânlarına erişim, ihalelerden atamalara kadar geniş bir alanda siyasi sadakatle doğrudan ilişkilendirildi. Bir zamanların sakat görece dengesi, yerini belirli çevrelerin sistematik biçimde kayrıldığı bir düzene bıraktı.

Bu dönüşüm meşrulaştırılırken geçmişin mağduriyetleri sıkça hatırlatıldı. Başörtüsü yasakları, dışlanmışlık hikâyeleri ve eski düzenin elitleri üzerinden kurulan söylem, yeni ayrıcalıkların gerekçesi haline getirildi. Bir tür “gecikmiş adalet” duygusu, zamanla yerini açık bir intikam refleksine bıraktı.

Neticede gücün ve iktidara yakın olmanın bu kadar aleni övüldüğü hiçbir dönem olmamıştı Cumhuriyet Türkiye’sinde. Cumhuriyet’in farklı dönemlerinde kusurlu da olsa var olan denge mekanizmalarının zayıflaması, bu sorunu daha görünür hale getirmiştir. Gücün merkezileştiği her durumda liyakat geri çekilir, sadakat öne çıkar. Yani tam da bugün olduğu gibi.

Türkiye’nin sosyal ve ekonomik sermayesinin, dar kadrolarca heba edildiğini görmek Türk halkı için katlanılmayacak seviyeye gelmiş durumda artık.

Haksızlıkları ve mağduriyetleri giderek derinleştiren bu düzene karşı halkta biriken sessiz ama haklı öfke, ne yazık ki muhalefetin elinde tutarlı bir eylem haritasına dönüşmüş değil. Adeta ortaoyununa dönmüş bir sahnede, oturup kaderimize razı olmak dışında seçeneklerimiz olmak zorunda.

KİŞİLERİ DEĞİL SİSTEMİ DEĞİŞTİRMEK

Elimizde şu an için doğruluğu su götürmeyen iki veri var; bunlardan ilki, doksanların terör, yüksek enflasyon, ekonomik kriz, insan hakları ihlalleri gibi temel toplumsal sorunlarına çare olamayan koalisyon hükümetlerine karşı birikmiş olan tepkinin AKP iktidarıyla somutlaşması.

İkincisi ise yaklaşık çeyrek asırlık AKP iktidarının, toplum nezdinde adrese teslim ihaleler, adalet mekanizmasının adeta parti devleti adına çalıştırılması, yüksek enflasyon ve gelir dağılımında korkunç bir uçurum olması. 

İlk veriye göre, AKP, uygun sosyolojik koşulların olgunlaşmasıyla -diyalektik yasanın evrensel doğruluyla- bir sonuç olarak iktidara geldi.

Yani dün sonuçtu AKP. Bugün ise toplumsal eşitsizliğin ve bozuk düzenin nedeni artık. Diyalektik gerçekliğe göre, toplumsal zeminini ve güvenini kaybeden iktidarın değişme zamanı gelmiştir. Ancak siyaset biliminin şaşmaz bir düzeni olmadığından ve Türkiye’nin kendine has koşullarını da hesaba katarsak, bu değişim öyle kolay olmayacaktır.

Çünkü geniş halk kitlelerinde yoğun bir değişim arzusu olsa da (bu kitleye AKP seçmeninin büyük bir kısmı da dahildir), Türkiye’deki mevcut muhalefet bileşenleri henüz böyle bir değişimi istememektedir. (Halk istiyor, siyasi aktörler buna razı değil, bakınız 2023 seçimleri.)

  Daha doğru bir ifadeyle, böyle bir düzen değişikliği halinde, muhalefetin kendisinin de mevcut kadrolarıyla hayat bulması mümkün olmayacaktır. 

Çünkü muhalefetin ana omurgasını, bizatihi “sistem”in yedek aktörleri oluşturmaktadır. 

Muhalif belediyelere yönelik gerçekleştirilen soruşturma ve davalara karşı geliştirilen refleks ise ne yazık ki ilkesel bir savunudan ziyade, alışıldık bir kaçış cümlesine sığınıyor:

‘SENİN ADAMIN DA YAPTI’

Bu söylem, iktidarın yıllardır kullandığı meşrulaştırma dilinden başka bir şey değildir. Hukukun yalnızca bir kesime karşı işletildiği, diğer kesimin ise fiilen dokunulmaz olduğu bir düzende elbette adaletten söz edilemez. Ancak bu gerçek, aynı yanlışların görmezden gelinmesini de haklı çıkarmaz.

Tam aksine, muhalefetin farkını ortaya koyması gereken yer tam da burasıdır.

Ancak aynı düzenin, daha küçük ölçekte de olsa, muhalefetin yönettiği belediyelerde rüşvet ve yolsuzluk iddialarıyla yeniden karşımıza çıkması, bizi iki kere düşünmeye sevk ediyor.

Demek ki mesele sadece iktidar değil.

Demek ki mesele, eleştirilen düzenin kendisi.

Muhalefetin “değişim” söylemi, toplumda karşılık buluyor; çünkü bu ülke gerçekten değişim istiyor. Ama değişim, sadece koltukların el değiştirmesiyle olmaz. Aynı yöntemleri kullanarak farklı sonuçlar beklemek, siyasetin en eski yanılgısıdır.

İhale süreçlerinden kadrolaşmaya, yerel düzeyde kurulan çıkar ilişkilerinden siyasal sadakate dayalı işleyişe kadar birçok başlıkta benzer refleksler sergilenmektedir. Hatta büyük sermaye gruplarıyla kapı arkalarında yapılan ‘nezaket’ ziyaretleriyle durum normalleştirilmeye çalışılmaktadır.

Bu ise değişim iddiasını daha en başından zayıflatmaktadır.

Çünkü toplum artık sadece “kim yönetsin?” sorusuna cevap aramıyor.

Asıl mesele “nasıl yönetilecek?” sorusuna ikna edici bir yanıt bekliyor.

Ne var ki mevcut muhalefet, bu soruya net ve tutarlı bir cevap verebilmiş değil. Günlük siyasetin dar alanında sıkışan, iktidarın politikalarını ton farkıyla yeniden üreten bir anlayışla, köklü bir dönüşüm mümkün değildir.

Daha da önemlisi, böyle bir dönüşüm birçok aktör için arzu edilir de değildir.

Çünkü gerçek bir sistem değişikliği, sadece iktidarı değil, muhalefetin mevcut konfor alanını da ortadan kaldıracaktır.

Mevcut kadroların önemli bir bölümü, tam da eleştirdikleri düzenin içinde varlık bulmaktadır.

Bu yüzden değişim söylemi yüksek sesle dile getirilse de, değişimin gerektirdiği bedeller konusunda aynı cesaret gösterilememektedir.

Ve belki de bu yüzden, toplumun geniş kesimlerinde hissedilen değişim arzusu ile siyasal aktörlerin sunduğu seçenekler arasında derin bir uçurum oluşmaktadır.

Dönüp kendimize bakalım:

Dünya görüşümüze yakın bir partinin yerel temsilcisini düşündüğümüzde yüzümüzde beliren o tebessüm…

İşte bütün mesele tam olarak burada başlıyor.

Eğer hâlâ “bizimkiler” diyorsak, eğer liyakati değil yakınlığı önceleyen reflekslerden vazgeçemiyorsak, değişim talebimiz de samimiyetini yitirir.

Çünkü bu düzeni sadece siyasetçiler kurmadı.

Bu düzen, toplumun kabulleriyle, sessizlikleriyle ve tercihlerine gösterdiği esneklikle varlığını sürdürdü.

Ve şimdi aynı toplum, farklı aktörlerden farklı sonuçlar bekliyor.

Oysa gerçek şu:

İktidar değişir, zihniyet değişmezse bunun adı değişim değil, devir teslimdir.

Bu satırları okuyan birçok bıkkın muhalif, bu tür analizlerin şu an zamanı olmadığını aklından geçirecektir. “Kol kırılsa da yen içinde kalmalıdır”, ne de olsa iktidar, kendi iç dairesindeki kriz anlarında hep bunu yapmamış mıdır?

İyi ama yaklaşık kırk yıldır, iktidara ha geldik ha geleceğiz diye biz de aynı şeyi yapmadık mı? 

Kendi mahallemizden zılgıt yememek için, ilkesel gerçeklerden sapanları görmezden gelmedik mi? İktidarın, sürekli eleştirdiğimiz, önceki sağ hükümetlerden miras popülist söylemleri gibi, kendi yankı odamızda kulaklarımıza popülist masallar üfleyip duran hokkabazlara alkış tutmadık mı?

Türk milletinin, adalet, özgürlük ve dayanışma ile çerçevesini bulacak, yeni bir düzenden yana atan kalp çarpıntısına ses vermemiz tarihsel bir zorunluluktur. Bu kalp atışlarının, üç beş düşkün politik ‘oyuncuyla’ heba olmasına bu defa izin vermemek zorundayız. 

Akademiden medyaya, eğitimden yargıya, kültür dünyasından sinemaya her alanda gerçekleşecek yeni bir sayfaya bu Cumhuriyet’in ihtiyacı var. Evet, çok şey istiyoruz. 

Huyumuz kurusun, biz bu Cumhuriyet’i devrim kelimesinden korkmayanlardan miras aldık.

Artık mesele şudur:

Çivi çiviyi sökmezse, o çürümüş tahtayı söküp atacak mıyız?

Mutlu bayramlar Türkiye…

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

1 Yorum

  1. Yazıdaki şu tümce dikkatimi çekti “Bir zamanların sakat görece dengesi, yerini belirli çevrelerin sistematik biçimde kayrıldığı bir düzene bıraktı.” Ve buna ekleme yapmak gerekirse bu belirli çevlere ne yazık ki Türk olmayanlardan seçiliyor. buna kanıt örneğin meclisi ve güncel devlet yönetimini oluşturanların kim olduklarına bakın. eğer bu yazdığım yanlışsa kendileri ne olduklarını söylesin biz de yanlışsak düzeltelim.

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!