1. Haberler
  2. Analiz
  3. Cumhuriyetimizin yüzüncü yılında Atatürk düşüncesinin felsefi analizi üzerine bir değerlendirme

Cumhuriyetimizin yüzüncü yılında Atatürk düşüncesinin felsefi analizi üzerine bir değerlendirme

featured

Halil Doğru yazdı…

Anadolu mayasını bilmeyen mevcut durumu Anadolu için son (final) zanneder. Oysa Anadolu’nun nice son zannedilen safhayı sonlandırdığını hatırlayamaz. Nasıl hatırlasın?

Prof. Dr. Yalçın Koç

Bir işin veya hareketin başarıya ulaşması için daha en başta “Ne yapmalı?” sorusunu sormak ve bu soruya doğru bir cevap bulmak için öncelikli olarak içinde bulunulan durumun gerçekçi bir değerlendirilmesini yapmak gerekli değil midir?

Aynı Mustafa Kemal Paşa’nın 1919’da, Samsun’a çıkmadan önce yaptığı gibi.

Mustafa Kemal Paşa’nın 1919’da yaptığı ve birçoğunun da halen geçerliliğini koruduğunu düşündüğüm, Türk milletine kurtuluşu ve özgürlüğü getirecek olan durum değerlendirmesini şöyle özetleyebiliriz:

1. Batı’nın iki yüzü vardır: Bunlardan biri, medeniyetin ve aydınlanmanın yani halkların batısıdır. Batının ikinci yüzü ise batı devletlerin yönetimlerine hakim olan ve kendisinin birinci yüzünü de sömüren ve esaret altında tutan para babaları ve aristokratlardan oluşan kapitalist ve emperyalist kötücül yüzüdür.

Batının bu ikinci yüzü Osmanlı dahil doğudaki hiçbir halka (ve kendi halklarına) kendi topraklarında mutluluk ve barış içinde yaşama imkanı tanımaz. Batı devletleri içinde şu iyidir (mesela Amerika) bu kötüdür (mesela İngiltere) gibi bir değerlendirme yapmak da doğru değildir; zira bunların amaçları aynıdır: Türkleri bu güzel topraklardan atmak ve haritadan silmek. Dolayısıyla İngiltere’nin sömürgesi veya Amerika’nın mandası olmak arasında özde bir fark yoktur; neticede her ikisi de bir takım mesnetsiz umutlara ve hurafelere dayalı olarak esareti kabul etmek, bir ulusun kaderini düşmanın insafına terk etmek anlamına gelmektedir. Bu yüzden de 1919’un Mayıs ayında alınması gereken doğru tavır “ya istiklal ya da ölüm” olmalıdır.

2.Osmanlı’nın geldiği son durum itibariyle, bu topraklarda özgür olarak bir arada yaşama ve bunun için gerekirse savaşma iradesi ancak Anadolu’da Osmanlı hükümdarlığı altında yaşayan Türklerin birliğinden çıkarılabilir, sağlanabilir.

3. Nitekim Türk milleti işgal sonrasında esaretten kurtulmak için ayağa kalkmış ve milli mücadeleden yana tavır koymuştur. Ancak bu, desteğin her zaman bu şekilde devam etmesine dair bir garanti olamaz. Düşmana propaganda imkanı tanınırsa bir süre sonra bu birlik bozulabilecek ve insanlar farklı çıkarlar ve fikirler altında bölünebilecektir. (Atatürk’ün Gustave Le Bon’un 1895’de çıkan kitle psikolojisi alanında devrim yapan ünlü eseri Kitleler Psikolojisi’ni okuduğunu biliyoruz.) O halde milli birliği bozacak, milleti bölecek propagandaya imkan tanınmamalı (Mustafa Kemal Paşa’nın bu amaçla yaptığı ilk işlerden biri Anadolu’daki telgrafhanelerinin tümünü kontrol altına almak ve böylece İstanbul’dan gelecek yıkıcı propagandanın halka ulaşmasını ve böylece milli birliğin bozulmasının engellemek olmuştur.) aksine milli birliği koruyacak, kuvvetlendirecek önlemler alınmalıdır.

4. Osmanlı’nın yönetim biçimi olan padişahlık rejimi, iki yüzyıldır Batı’nın yörüngesinde hareket ederek Türkleri ihmal etmiş ve en nihayetinde savaş sonunda düşmanla işbirliğine girerek Türklerin devleti olma işlevini kendisi sona erdirmiştir. Artık Türk milletinin esenliğini ve ortak çıkarlarını koruyacak yeni bir yönetime ihtiyaç vardır.

5. Düşmanla işbirliği yaparak kendini yok eden devlet otoritesinin yerine acilen, milletin esenliğini koruyacak yeni bir milli otorite oluşturulmalı (Atatürk’ün Samsun’a çıkışından dört ay geçmeden Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyetleri’nin Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde Heyeti Temsiliye ve bir yıl geçmeden de Türkiye Büyük Millet Meclisi makamı altında böylesi bir otorite oluşturulmuş ve Mustafa Kemal Paşa bu otoritenin başkanlığına seçilmiştir.) ve bu otorite, Anadolu’daki askeri ve sivil bürokrasiye hükmederek birliği sağlamalıdır. Yaptırım gücüne sahip milleti temsil eden böylesi bir meşru otorite oluşturulmadığı takdirde de halkın birliğini uzun süre muhafaza etmek ve milli mücadeleyi başarıya ulaştırmak mümkün olmayacaktır.

6. Batılı emperyalist güçler belirli bir kötücül plan dahilinde hareket etmektedir. Dolayısıyla bu kötücül planları anlamaya, aktif olarak bozmaya ve kendi planını uygulamaya koymaya çalışmadan milletin kaderinin takdiri ilahiye bırakılması, düşmana teslim olmak demektir. Büyük devletler, belirli politik nedenlerle (20. yüzyıl propagandanın yönlendirdiği post truth çağıdır ve büyük devletlerin politikalarını uygulayabilmek için halkların zihninde medeni ve demokrasi yanlısı oldukları algısını yaratmaları gerekmektedir. HD) kendi ordularının işgalci sıfatıyla doğrudan savaşa girmesini istememekte ve bu anlamda (Yıllar sonra özellikle Orta Doğu’da örneklerini çokça göreceğimiz “vekâlet savaşları”nın öncülü. HD) başka ülkelerin ordularını kullanmayı tercih etmektedirler. Bu durumda da kurulacak milli ordunun, milli birliğin muhafazası halinde büyük devletler adına savaşacak olan ülkelerin ordularını yenerek, bağımsızlığı kazanabilme imkanı ortaya çıkmaktadır.

Mustafa Kemal Paşa’nın yaptığı bu değerlendirmelerin her biri o kadar gerçekçi ve hayatidir ki bunlardan birisinde hataya düşülse veya uygulanmasında başarısızlığa uğransa, emperyalist saldırganlara karşı ya birlik sağlanamayacak ya da sağlanan birlik kısa bir süre sonra bozulacak veya etkisiz kalacak, iç isyanlar ve iç savaşlar yaşanacak ve Türk milleti tamamen yıkıma uğrayacak ve esaret altına düşecektir.

(Mustafa Kemal Paşa’nın yaptığı tüm bu değerlendirmelerin temelinde, halkın esenliğinin, her türlü yasadan daha üstün ve öncelikli olduğu felsefesinin yattığını şimdiden belirtmek isterim.)

Avrupa devletlerini kefere diye küçümseyen ve kapıldığı büyüklük kompleksi ile Batı’daki devrimsel nitelikteki gelişmeleri izlemeyen ve sonuçlarını kavrayamayan Osmanlı, 18. yüzyıldan itibaren, Descartes’in fizik devrimi sayesinde teknolojik üstünlüğü ele geçiren Batı’nın bir oyuncağı haline gelmiş ve bu durumdan kurtulma çabaları, ünlü devlet adamı ve tarihçi Cevdet Paşa’nın deyişiyle bir yandan devlet adamlarıyla ulemanın cehaleti, ahlaksızlıkları ve yanlış inançları yüzünden, bir yandan da körü körüne Batı siyasetlerinin çıkarlarına alet olan taklitçiler yüzünden bir türlü başarıya ulaştırılamamıştır[1].

Fakat, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusundan çıkan bir general, Batı’nın yüzyıllardır süren oyunlarına Osmanlı yöneticileri gibi aldanmayıp onların Türkleri haritadan silmeye ve yeni dünya düzeni kurmaya dair bütün planlarını bozmuş ve Batı’nın bu çirkin emperyalist ikinci yüzü ile nasıl mücadele edilebileceğini tüm dünyaya göstermiştir.

Peki, bu nasıl mümkün olabilmiştir?

Bir insan nasıl, Osmanlı’nın iki yüz yıldır çözemediği sorunlara bu kadar doğru teşhisler koyabilmiş ve devlet yönetiminin başının, düşmanla işbirliği yaptığı bir ortamda çözümlerini birer birer hayata geçirerek bu toprakların makus talihini değiştirmeye muvaffak olabilmiştir?

Atatürk döneminde Amerika’nın Türkiye Büyükelçiliği’ni yapan diplomat ve yazar General Sherrill, Atatürk hakkında “Şimdiye kadar ondan daha doğru düşünen bir insan ile konuşmadım.” diye yazmıştır.[2]

Peki, Atatürk, böylesi doğru düşünme ve düşündüğünü hayata geçirme gücünü nereden alıyordu?

Kabul etmek gerekir ki işin içinde mutlaka kişisel özellikler ve dâhilik mevcuttur.

Peki, acaba böylesi bir dahiliğin niteliğinin tam olarak anlaşılabilir kılınması, insanları birleştiren ve kurtuluşa götüren bu tür doğru düşüncelerin günümüzde yeniden üretilebilmesinde ve hayata geçirilmesinde bir fayda sağlayabilir mi?

Ben bu sorunun cevabının olumlu olacağı umuduyla bu yazıyı kaleme alıyorum.

Kanımca Atatürk düşüncesinin birinci özelliği, bilgiye dayanmasıdır. Yaşamının önemli bir kısmını savaş cephelerinde bilfiil çarpışarak geçiren Atatürk, hayatı boyunca dört bine yakın kitap okumuştur. Bu kitaplar arasında felsefe, tarih, sosyoloji ve toplum psikolojisi kitapları vardır.

Demek ki Thomas Hobbes’un da söylediği gibi, yazının yokluğunda, bir insanın son derece bilge olması mümkün değildir.[3] Yani “dâhilik”, öncelikle bilgiye dayanmak zorundadır.

Tabi ki dünyada Atatürk’ten daha fazla sayıda kitap okuyan pek çok insan vardır. Peki, acaba bu kişiler arasından neden yaşadığı çağı böylesine etkileyecek ve insanları birleştirecek doğru düşünceler üretenler ortaya çıkmamaktadır. Zamanının çok büyük kısmını kitap okumaya ayırabilecek durumda olan üniversitelerimizdeki onca siyaset ve ahlak felsefesi hocası ve günümüz aydınları bugün yaşadığımız sorunlara ilişkin neden doğru teşhisler koyamamakta ya da doğru düşüncelere sahip olsalar bile neden bunların peşinden gidememektedir?

Hobbes, yanlış, hatalı bilginin; yanlış ve anlamsız inanışlara yol açacağını ve eğitimlerini kendi tefekkürlerinden değil de bu hatalı bilgiler içeren kitapların otoritesinden alan insanları, okumamış insanların durumundan daha aşağı bir seviyeye sokacağını da söylemiştir.

Yani insan yazı olmadan dahi olamayacağı gibi, toplumu felaketlere sürüklemede etkili olabilecek bir etkinliğe de erişemez. (Hobbes’un bu düşünceleri acaba, Amerika’yı yönetenlerin 1945 sonrasında neden hemen Türk eğitim sistemini kontrol altına almak istediklerini[4] ve insanımızın doğru düşünceler üretmekten bu kadar uzak kalmasının Amerika’nın kontrolü altında hazırlanan kitaplarda yer alan bilgilerle eğitilmesi arasında bir bağlantı olup olmadığını açıklamakta yardımcı olamaz mı?)

Demek ki doğru düşüncenin bilgiye dayanması gerekli ama bu yeterli şart değildir. Kitaplardan elde edilen yanlış bilgiler hiç sorgulanmadan doğru olarak kabul edildiğinde yanlış teşhislere ve hatalı sonuçlara varılabilmekte ve bu da cehaletten bile daha tehlikeli sonuçlara yol açabilmektedir.

O halde doğru düşünmenin ikinci unsuru, nereden elde edilirde edilsin bilginin sorgulanması ve doğru hale getirilmesinden sonra tefekkür edilerek kullanılmasıdır, diyebiliriz.

Mesela, Halide Edip gibi aydınlar, Kazım Karabekir, Rauf Orbay ve Refet Bele gibi askerler Birinci Dünya Savaşı sonrasında Amerikan mandasını savunurken muhtemelen Amerika’nın bir zamanlar demokrasi olarak kurulduğuna dair kitaplarda okudukları bilgilerin zihinlerinde oluşturduğu algıya dayalı olarak hareket ediyorlar ve Amerikan devletinin kurduğu resmi propaganda örgütü CPI’ın (Committee on Public Information) söylediği yalanları (“Başkan Wilson Avrupa’ya demokrasi getirmeye geliyor” gibi) hiç sorgulamadan doğru kabul ediyorlardı. Böyle olunca da Hobbes’un söylediği gibi, sorgulanmamış yanlış bilgi, bu insanları, milletin esaret altında yok olmasına sebep olabilecek şekilde Amerikan mandasını savunmaya götürmekteydi. Atatürk ise elde ettiği bu tür bilgileri sorgulamış ve tefekkür etmiş olmalıydı ki Birleşik Devletler’in Birinci Dünya Savaşı’na gelindiğinde artık demokrasi ile yönetilmediğini, bir emperyalist ülkeye dönüştüğünü biliyor, buna göre hareket ediyor ve bu yüzden İngiliz himayesine olduğu gibi Amerikan mandasına da şiddetle karşı çıkıyor; bunun için en yakın arkadaşlarıyla kıyasıya mücadele etmeyi ve yalnız kalmayı göze alıyordu.

Öte yandan insan bilgiyi sorgulama ve doğru hale getirdiği bilgiye dayanarak doğru düşünme yeteneğine sahip olsa bile korku veya kişisel menfaat gibi duyguları onu, belki farkında bile olmadan doğru düşüncelere ulaşmaktan ve bunları hayata geçirmekten alıkoyabilir. (Bu anlamda insan Descartes’in savunduğu gibi özgür iradeye sahip değil, farkında bile olmadığı duyguların etkisi altında olan bir varlıktır.)

Mustafa Kemal Paşa o güne kadar savaş meydanlarında kazandığı başarıları ile elde ettiği rütbe ve madalyalarının sökülmesinden, bir asi olarak damgalanmasından ve hakkında verilecek idam cezasından korksa ya da o istisnai doğru düşünme yeteneğini sadece kişisel çıkarları için kullansa belki paranın ve yüksek mevkilerin sahibi olacak ama Cumhuriyet kurulamayacak, Türk milleti esaret altına girecek ve o da Atatürk olamayacaktı. Buna karşılık, mesela Rauf Orbay, padişahın vatana ihanet ettiği açıkça ortaya çıkmış olmasına rağmen yıllarca ekmeğini yediği makama ihanet edemeyeceğini ileri sürerek saltanatın kaldırılmasına duygusal nedenlerle karşı çıkmış ve böylece kişisel duygularını toplumun ortak çıkarlarının önünde tutmuştu. Yine Mustafa Kemal Paşa, kazandığı ün ve gördüğü itibarı kaldıramayıp densizleşen Çerkez Ethem’in kendisini Meclisin önünde sallandıracağı yönündeki sözlerini işitmiş olmasına karşın, kendi duygularını bir yana bırakıp, iç isyanı bastırmada Çerkez Ethem birliklerinden yardım almaya devam etmiş; ancak artık Çerkez Ethem’in ordunun ve ülkenin birliğine zarar vereceği ortaya çıktığında ise Meclisin Çerkez Ethem’den yana ve karşı olanlar şeklinde ikiye bölünmesine müsaade etmemek için Çerkez Ethem’in gerçek yüzünün ortaya çıkmasına yol açacak bir hareket tarzı benimsemiş ve nihayet Çerkez Ethem düşmana sığındığında konu, herhangi bir ikilik oluşmadan kapanmıştır. Bu kanımca, Mustafa Kemal Paşa’nın, sorunların çözümünde kendi duygularını kontrol altına alma başarısını gösterdiği gibi çevresindeki insanların duygusal tepkilerini de birliğin bozulmaması adına dikkate aldığını, milli birliği sağlamasında insan psikolojisini dikkate almasının da önemli bir rol oynadığını göstermektedir.

O halde insan, etkisi altına girdiği korku, kibir ve kıskançlık gibi duygular ile hareket edebileceği gibi bu duygulardan kendini tamamen arındırarak gerçekten kendisine ve milletine faydalı olacak şekilde de hareket edebilmektedir.

Demek ki Atatürk düşüncesinin, onu diğerlerinden farklılaştıran bir başka özelliği de korku, kibir, nefret veya öç alma gibi kişisel duygulardan arınabilmiş ve toplumun ortak yarar ve birliğine öncelik veriyor olmasıdır diyebiliriz.

Peki, Atatürk’ün bu düşünce özelliğinin dayanağı, dinden veya bir ideolojiden kaynaklanan bir ahlaki ödev mi yoksa akıldan kaynaklanan içsel bir öngörü olarak mı değerlendirilmelidir?

Bunu Atatürk’ün somut bir düşüncesinden yola çıkarak irdeleyelim: Atatürk, kendisi için hayatta en önemli şeyin özgürlük olduğunu ama içinden çıktığı Türk milleti özgür olmadıkça özgürlüğün, kendisi için hiçbir anlam ifade etmeyeceğini söylemiştir.

Ben burada ahlaki bir ödev duygusunun değil aklın rol oynadığını düşünüyorum. Zira Türk milleti esirken, kendisine tanınmış özgürlük, tüm ulus için geçerli olacak şekilde oluşturulmuş ve güvence altına alınmış yasadan kaynaklanmayacak; ancak düşman tarafından tanınmış ve her zaman geri alınabilir bir lütuf olacaktır. Bu da gerçek bir özgürlük değil insanı ister istemez düşmanına itaate yönelten zihinsel esaretten başka bir şey değildir. Bu yüzden milli sınırlar içinde özgürce yaşanabilecek, herkesin özgürlüğünün ulusal yasa ve kuvvetler ile korunacağı tam bağımsız bir milli devlet talebi, aklın gereği olmaktadır. İnsan toplum içinde yaşadığına göre, devletin herkesin özgürlüğünü ve güvenliğini koruyacak şekilde örgütlenmiş olması herkesin ortak yararına olacağı için akılla hareket eden insanların talebi bu yönde olur.

Öyleyse Atatürk düşüncesinin, diğer özelliklerini de kapsayıcı nitelikte olan son özelliği ise bir ideoloji veya din kaynaklı ahlaki bir ödeve değil, akıl ve muhakeme gücüne dayanması ve bunun (aklın) da Atatürk’ün her zaman, kendi kişisel bencil çıkarlarını değil, toplumun ortak yararını göz etmesine yol açıyor olmasıdır diyebiliriz.

Bugün, üzerinden bunca uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen hala Atatürk düşüncesinin doyurucu bir felsefi analizinin yapılmadığından bahsedilmekte,[5] Atatürk’ün entelektüel kimliği hakkında yeterli kanıya sahip olunmadığı söylenerek sempozyumlar düzenlenmeğe devam olunmaktadır.[6]

Gerçekten de harcanan bunca çabaya karşın Atatürk düşüncesi hakkında oldukça yanlış, hatta gerçeğin tamamen zıttı olan değerlendirmelere sıklıkla rastlamak mümkündür. (Burada Atatürk hakkında yapılan değerlendirmelerin tümüne yer vermemiz mümkün değil. Bir iki örnek vermek ve bu yanlış değerlendirmelerin sebebi hakkındaki düşüncelerimize kısaca yer vermekle yetinmek durumundayız.) Mesela, “Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir” dediği için Atatürk’ün Comteçu bir pozitivist olduğu, – hem de başka hiçbir konuda anlaşması mümkün olmayan yazarlarca fikir birliği içinde- savunulmaktadır.[7]. Yine “Hayatta kalmak, var olmak yalnız ve yalnız güçlü olmaya bağlıdır. Bu hedef, her şeyi haklı ve meşru kılar.” dediği için Sosyal Darwinizm teorisinin Atatürk’te güçlü bir temsilcisini bulduğu söylenebilmektedir.[8] Bazı Türk akademisyen ve aydınlarının değerlendirmesi ise Atatürk düşüncesinin Batı düşüncesi ve aydınlanması ile hiçbir ilgisi olmayan, despotik bir düşünce olduğudur.

Şimdi bu görüşlerin ilk ikisini burada kısaca değerlendirelim (Atatürkçülüğün aydınlanma ve Batı uygarlığı ile bir ilgisinin olmadığı düşüncesini ise aşağıda değerlendireceğim): Comte’un pozitivizmi ya da Sosyal Darwinizm ile Atatürk düşüncesinin bağdaştırılması mümkün değildir. Comte’un pozitivizmi, Fransız devrimi sonrasında yaşanan fikir çatışmalarına son vermek ve Batı toplumlarındaki feodal eşitsizliğin feodalizmin yıkılmasından sonra da devam etmesini sağlamak amacını taşıyan son derece tutucu bir düşüncedir. Comte’un sosyal bilimi eğer bir bilim ise, buna ancak eşitsizlik içindeki ve sömürü altındaki bir toplumun değişmeden devamımın nasıl sağlanacağının bilimidir diyebiliriz. Fransız devrimlerinden etkilendiği açık olan, emperyalizm ve kapitalizme karşı savaş veren devrimci bir düşünce olan Atatürk düşüncesinin Comteçu olarak nitelendirilmesi kanımca ya bir kasıt ya da bilgi eksikliği içermektedir.

Sosyal Darwnizm ise 19 ve 20. yüzyıldaki Batı sömürgeciliğinin saldırganlık ve barbarlığını, haklı, akli ve medeni gibi gösterebilmek için icat edilmiş tamamen tarihin çarpıtılmasına dayalı insanlık dışı bir düşüncedir. Batı’nın saldırganlığına karşı Anadolu’nun sömürgecilere karşı haklı direnişinin, var kalma çabasının, Sosyal Darwinizm olarak nitelendirilmesini, saldırgan ile kendini korumaya çalışan mazlumun çabasının aynı kefeye konulmasını ise kabul etmek mümkün değildir.

Peki, Atatürk düşüncesi bazı yazarların düşündüğü gibi gerçekten Batı felsefesinin tamamen dışında mıdır? Yoksa Atatürk düşüncesinin dâhil olduğunu söyleyebileceğimiz başka bir felsefi sistem var mıdır?

Hemen söyleyelim, kanımca Atatürk düşüncesinin dâhil olacağı bir felsefi sistem vardır fakat bu sistem Batı’nın ikinci kötücül yüzü tarafından sansüre uğratılmıştır. Bu sistem de; cisimler gibi insan düşüncesi ve ruhunun da insan aklı ile yani bilim ile açıklanabileceğini ileri süren, böylece toplumun adalet ve siyaset işlerini dinin-kilisenin yetki alanından çıkararak insan aklının alanına sokan, modern laiklik ve demokrasi düşüncesinin kurucusu olan, Spinoza felsefesidir. Spinoza felsefesi karartıldığı, obskruantizme (bilmesinlercilik) uğratıldığı içindir ki Batı felsefesi, ikisinin de bilimselliği oldukça tartışmalı olan liberalizm ve sosyalizm ikiliğinin (düalizminin) içine sıkıştırılmıştır.

Atatürk düşüncesinin Spinoza felsefi sistemi içinde olduğunu düşünmemin hem tarihsel kökenleri hem de fikri nedenleri var.

Spinoza 1674’deki ölümünü takiben, yaklaşık yüz sene boyunca sıkı bir sansüre tabi tutulduktan sonra Avrupa’da 18. yüzyılın son çeyreğindeki devrimci dönemde aniden alenileşmiş ve düşünceleri, aydınlanmanın laik ve demokrasi yanlısı kanadını oluşturarak, Amerikan ve Fransız devrimlerine fikri öncülük yapmıştır.

1800’lü yılların başında II. Mahmut döneminde Avrupa’ya gönderilen Viyana Büyükelçisi Sadık Rıfat Paşa gibi devlet adamları vasıtasıyla Türk aydınları Fransız devrimine etki yapan ve kökeni Spinoza’ya dayanan materyalist (düşüncenin ve ruhun kaynağının beden olduğunu ve adalet ve siyaset işlerinin kutsal kitaplarla, yani vahiy ile değil insan aklıyla, yani bilimle, halledilmesi gerektiğini söyleyen) düşüncelerle tanışmıştır. Sadık Rıfat Paşa’nın risalelerinde “hürriyet” kelimesini üzerinde ısrar etmesi, hükümetlerin yönetim hakkı olduğundan ama yönetim hakkını kullanırken insanın temel haklarını tanıması gerektiğinden ve bu bağlamda insan doğasından söz etmesi, bu materyalist düşüncelerin Osmanlı devlet erkânına kadar sızmış olduğunun göstergesidir kanımca. Nitekim, Sadık Rıfat Paşa gibi aydınların etkisi hemen görülmüş ve II. Mahmut, Saray’da yeteri kadar güç kazandıktan sonra sizin ne işiniz var diyerek azarladığı ulemanın bilim olarak saydığı devlet işlerine karışmasını yasaklamıştır.[9]

Dahası, Batı sarayları ve aristokrasisinin Fransız devrimi sonrası ortaya çıkan demokrasi hareketini ezmek için işbirliği yapma kararını aldığı 1815 Viyana Kongresi sonrası Spinoza düşüncesi Avrupa’da ilkinden de daha uzun sürecek, ikinci sansürüne uğramış, Holbach gibi Spinozacı filozofların kitapları raflardan kaldırılmışken, 1840’lı yıllarda İstanbul’da Askeri Tıbbiye öğrencilerinin bu kitapları okumaya devam ettiklerini de biliyoruz.  [10]

Fransız devrimine öncülük yapan bu Spinozacı filozoflara olan ilginin sonraki nesillerde de devam ettiğini düşünmek sanırım hiç de yanlış olmaz. Atatürk’ün Spinoza’yı okuyup okumadığını ise tam olarak bilmiyor olsak da Fransız devrimine olan ilgisini ve aydınlanma döneminin Spinozacı filozofu Holbach’ın bir kitabını, sayfalarının altını çizerek okuduğunu biliyoruz.

Dolayısıyla Spinoza’nın “materyalist” felsefesinin Atatürk ve Atatürk öncesi Türk aydınına hiç de uzak olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Şimdi de mevzuya fikri benzerlik açısından bakalım:

Spinoza felsefesinin konumuz ile ilgili en temel meselesinin, insanın doğal algı şeklinin nasıl işlediğini ve bu doğal algı şeklinin insanın yanılmasına ve birbiri ile çatışmasına nasıl sebep olduğunu, yanılmalardan ve çatışmalardan nasıl kurtulabileceğini anlatması olduğunu söyleyebiliriz.

Spinoza’ya göre çok uzun süre doğa ortamında yaşayan insanın doğal algı şekli, edindiği bilgileri sorgulamadan o bilginin kendine oluşturduğu edilgin duygular ile bu duygunun nedenlerini düşünmeden hareket etmesidir. Spinoza’nın birinci tür bilgi olarak adlandırdığı bu algı şekli, insanın aldanmasına, birbiriyle çatışmasına ve en nihayetinde kötü niyetli despotların esareti altına girmesine sebep olur. Spinoza’nın bu şekilde despotlar tarafından korkutularak veya ödüller sunularak zihinsel olarak köleleştirilen insanın özgürleşmesi ve kurtuluşu için gösterdiği yol ise insanın doğal algı şeklinin kendisini nasıl yanılttığının bilincine vararak, edindiği birinci tür bilgi ile kendisinde oluşan korku veya umut gibi edilgin duygularla hemen harekete geçmek yerine, edindiği bilgiye içeriden ve dışarıdan bakarak, o bilgiyi benzerleri, farklı olanları ve zıtları ile karşılaştırarak upuygun bilgi (ikinci tür bilgi) haline getirdikten ve kendisini korku veya menfaat gibi edilgin duyguların etkisinden kurtardıktan sonra akılla, gerçekten kendisine yararlı olacak şekilde harekete geçmesi yönündedir.

Spinoza’ya göre birinci tür bilgi insanı hataya ve yanlışa sürüklerken, ikinci tür bilgi insanı yanılmadan kurtarır ve doğruya götürür. İnsan, algı şeklini ilerleterek Spinoza’nın ikinci tür bilgi veya akılla hareket etmek olarak tanımladığı şekilde hareket etmesi halinde aldanmayacak, gereksiz yerde birbiriyle çatışmayacak, birbiriyle dostluk ve işbirliği içinde hareket edecek ve böylece kendilerini farklı çıkar gruplarına ayırarak bölen despotların esaretinden kendini kurtarabilecektir.

Spinoza, Etika adlı eserinin 5. Bölümünde de insanın algı şeklini birinci tür düşünceden ikinci tür düşünceye nasıl ilerletebileceğini, yani her zaman nasıl doğru düşünebileceğini öğretir. Spinoza’nın insanlığın önüne koyduğu hedef, insanın algı şeklinin bu şekilde ilerleterek insanın aldanmasının ve birbiriyle çatışmasının sona erdiği, herkesin ikinci veya üçüncü tür bilgi yani akıl veya sezgi ile hareket ettiği sonsuz mutluluğa doğru yol alan bir toplumdur. Gerçek aydınlanma da insanın fiziği, matematiği öğrenmesinden çok algı şeklini ilerleterek aldanmadan nasıl kurtulacağını ve akılla nasıl hareket edebileceğini öğrenmesidir.

Spinoza bu yolun (herkesin ikinci tür bilgi ile hareket etmesi) çok uzun olduğunu bildiğinden insanlığın bu süreçte büyük felaketler yaşamaması ve kendini yok etmemesi için devletin, başta yönetenler olmak üzere istisnasız herkesin başkasına zarar verecek iştahını dizginleyecek ve herkesi toplumun ortak yararına uygun davranmaya mecbur edecek şekilde düzenlenmesinin şart olduğunu söyler. Yani Spinoza’ya göre insanlığın kurtuluşu için insanın, bir yandan algı şeklini ilerletmeğe çabalarken (felsefe yaparken) diğer yandan da devletin bu işlevleri yerine getirecek şekilde düzenlenmesini (yani bir hukuk devletine dönüştürülmesini) sağlamak üzere çaba göstermesi (siyaset yapması) şarttır.

Atatürk’ün yukarıda özetlediğim düşünce biçimini ele aldığımızda; Atatürk’ün her zaman doğru düşünmesi, yanılmaması ve düşüncesini korku ve kişisel menfaat gibi edilgin duygulardan arındırabilmesi ve her zaman toplumun ortak yararına uygun düşünebilmesi acaba, Spinoza’nın yarattığı ikinci tür düşünce kavramı (ve hatta “sezgi” olarak tanımladığı üçüncü tür düşünce) ile açıklanabilir mi?

Mustafa Kemal Paşa’nın dönemin ABD Başkanı Woodrow Wilson’un Avrupa’ya demokrasi getireceği yönündeki propagandanın (birinci tür bilginin) kendisinde oluşturmuş olabileceği umut duyguları (uzun süren savaşın nihayet biteceği, Avrupa ve Osmanlı’daki herkes gibi kendisinin de bir aile kurarak barış içinde mutlu olarak yaşayacağı ve savaşın problemlerinin artık geride kalacağı umudu ya da hayali) ile hareket etmek yerine, bu bilgiyi sorgulayarak yanlışlığını (bir zamanlar demokrasi olarak kurulmuş Amerika’nın kapitalist para babaları tarafından yönetilen emperyalist bir ülke haline geldiğini ve Avrupa’ya demokrasi getirmeye değil mazlum ülkeleri esaret altına almaya geldiğini) kavraması ve kendisini umut ve korku gibi edilgin duygulardan arındırarak gerçekten kendisine ve topluma yararlı olacak şekilde harekete geçmesi kanımca Spinoza’nın ikinci tür düşünce veya aklın kılavuzluğunda hareket etmek olarak tanımladığı hareket tarzına tam olarak uymaktadır.

Atatürk bu şekilde, Amerikan propaganda örgütünün propagandasının etkisinden önce kendisini sonra da milletini kurtarabilmiş ve yarattığı ortak mefhumlar (ya istiklal ya da ölüm gibi) altında milletini birleştirmeyi başarabilmiştir.

Burada Atatürk’ün büyüme ve olgunlaşma süreci içinde doğal algı şeklini Spinoza’nın tanımladığı şekliyle ikinci -ve hatta üçüncü- tür bilgiye yükseltirken Spinoza’nın yazdıklarından doğrudan yaralanıp yararlanmadığının da bir önemi yoktur. Atatürk bu süreçte hem Spinoza dışı okuduklarından hem de kendi dehasından yaralanarak Spinoza’yı okumadan da pekâlâ bunu başarmış olabilir.

Fakat her ne olursa olsun, Atatürk’ün bu düşünme ve hareket tarzının, daha önce büyük filozof Spinoza tarafından tanımlandığı üzere insanın algı şekillerinden biri olan “ikinci tür bilgi/düşünce”ye şekline tam olarak uyduğunu ifade etmek oldukça önemlidir diye düşünüyorum. Zira bu şekilde, Atatürk’ün fikri gücünün, doğaüstü güç veya yeteneklerden değil, insanın kendisinde var olan bir yetisini (akılla hareket etme) kullanmasından kaynaklandığını kavrayabiliriz.

Peki, Atatürk’ün doğru bir felsefi analizinin yapılması, bizlere ne gibi faydalar sağlayacaktır?

1. Atatürk düşüncesinin felsefi arka planının doğru anlaşılması, öncelikle Batı sorununu bir türlü çözemeyen ve giderek Batı’nın oyuncağı hâline gelen Osmanlı yöneticileri, Atatürk’ü yalnız bırakarak kendi aralarında gruplaşan, Atatürk’ü Erzurum ve Sivas kongrelerinde başkan seçtirmemeye çalışan, Amerikan mandasını savunan, saltanatın ve halifeliğin kaldırılmasına karşı çıkan, Terakkiperver Cumhuriyet Fıkrasını kurarak Atatürk’e muhalefet yapanlar ve Atatürk sonrasında ülke yönetimini, sanki hiç kurtuluş savaşı yaşanmamış ve Atatürk gibi bir lider hiç yaşamamışçasına ikili anlaşmalar ile sorgusuz sualsiz yabancı güçlere (önce 1939’da İngiltere’ye ve sonra 1945’de de Amerika’ya –“Neden 1939’da İngiltere ve 1945’de Amerika?” sorusu çok anlamlıdır ama bu yazının boyutunu fazlasıyla aşar-) teslim edenler ve devamında oynanan oyunları ve uygulanan propagandayı bir türlü fark edemeyen ve Atatürk düşüncesinden git gide uzaklaşan günümüz siyasileri, askerleri ve aydınları arasındaki düşünce farkının anlaşılmasını sağlayacaktır.

Bu fark kanımca, Spinoza’nın tanımladığı insanın algı biçimleri arasındaki farktır: Atatürk, ikinci -veya üçüncü- tür düşünce ile yani aklın kılavuzluğunda hareket ederek, zihnini yabancı devletlerin aldatmacalarından korur; upuygun (ikinci tür) bilgi ile kendisi ve milleti için en doğru olacak şekilde etkin duygularla hareket ederken, diğerleri çoğunlukla yabancı devletlerin propagandalarının etki ettiği birinci tür düşünce ile oluşan umut, kıskançlık, nefret ve kibir gibi edilgin duygular ile hareket etmişlerdir.

Bu da aslında bir bakıma Cevdet Paşa’nın oldukça isabetli bir şekilde tespit etmiş olduğu, Osmanlı’nın Batı ile arasındaki farkı bir türlü kapatamamasına dair sebeplerin (devlet adamlarıyla ulemanın cehaleti, ahlaksızlıkları ve yanlış inançları, körü körüne Batı siyasetlerinin çıkarlarına alet olmaları) bir nevi insan doğasına dayalı felsefi ve bilimsel açıklaması olmaktadır.

2. Yine Atatürk düşüncesinin doğru felsefi analizinin yapılması, “Kemalizm” tümel kavramı altında, Atatürk düşüncesi ve hareket tarzı ile hiçbir ilgisi olmayan davranışların ve uygulamaların Atatürk’e yüklenmeye çalışılmasına karşı net bir duruş sergilenmesinde faydalı olacaktır.

Şunu ifade etmek istiyorum: Atatürk’ten sonraki dönemlerde Atatürkçü olduğu iddiasında olan (Mesela 12 Eylül iktidarı) veya Atatürk dönemi ile bazı benzerlikler taşıyan iktidarlar (mesela siyasette tek partinin olması) “Kemalizm” kavramı altında toplanabilmekte; böylece Atatürk döneminde uygulanması hiçbir şekilde söz konu edilemeyecek eylemlerin (Mesela 1945’de İlerici Gençler Birliği üyesi üniversiteli gençlerin “tabutluk” denilen bir işkenceden geçirilmesi ya da 12 Eylül döneminde İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, Diyarbakır’da Diyarbakır’da devletin polis karakollarında ve cezaevlerinde insanlara insanlıkla bağdaşmayacak işkenceler yapılması) Atatürk düşüncesi ile bağdaşır olduğu yönünde bir algı oluşturulmaktadır.

Bu şekilde Atatürkçülük/Kemalizm, devletin Atatürk sonrasında da devam eden resmi ideolojisi ve günümüzde yaşanan tüm sorunların da sebebi veya işkence gibi insanlık dışı uygulamaların bir parçası olarak gösterilebilmektedir.[11]

Oysa Atatürk iktidarda olduğu sürece “yurtta barış dünyada barış” sözü ile simgelenen toplumun ve insanlığın ortak yararını arayan akla dayalı bir politika izlenmiş ve bu politikaya maalesef 11 Kasım 1938 tarihi itibariyle son verilmiştir. Daha Atatürk’ün ölümünden birkaç ay geçmeden, 1939 yılının başlarında İngiltere ile karşılıklı işbirliği antlaşması imzalanarak İstiklal savaşının amacı ve Atatürk politikasının temeli olan “tam bağımsızlık” ilkesi bir yana bırakılmıştır. Bundan sonra da ülke yönetimi Osmanlı döneminde olduğu gibi tekrardan yabancı büyük devletlerin (önce İngiltere sonra da Amerika) etkisi altına girmiş; Cevdet Paşa’nın ifadesini kullanırsak “körü körüne Batı siyasetlerinin çıkarlarına alet” edilmiştir.

Dolayısıyla 10 Kasım 1938 sonrasında Türkiye’nin yaşadığı ekonomik ve siyasi krizlerin, çarpık kentleşmenin (1938 öncesi ve sonrasına ait kent fotoğraflarına bakıldığında, 1938 sonrasında kentlerin nasıl yağmalandığı; insanların iki üç katlı cumbalı güzelim evlerden, daha sonra depremlerde hayatlarını kaybedecekleri hiçbir estetiği olmayan çok katlı beton binalara nasıl tıkıştırıldıkları çarpıcı bir şekilde görülebilmektedir), ezbere dayalı eğitim sisteminin, işkence gibi insanlık dışı uygulamaların sorumluluğunu Atatürk düşüncesine bağlamayı haklı gösterecek hiçbir sebep yoktur.

O halde tek parti gibi benzerliklerden veya Atatürk, İstiklal Savaşı’nı bile Meclis’in aldığı kararlarla yürütmüşken, darbe ile iktidara gelen Nato’ya bağlı askerlerin kendilerini Atatürkçü ilan etmelerinden yola çıkarak bu dönemlerde yapılanların, Atatürkçülük veya Kemalizm kavramı altında Atatürk düşüncesine atfedilmesi hiçbir şekilde kabul edilemez. Bu kanımca ancak, Atatürk ve Atatürk düşüncesini karalamak amacıyla bilinçli olarak girişilen bir propaganda çalışması olarak nitelendirilebilir.

Dolayısıyla, bugün içinde yaşadığımız sorunların asıl sebebi, milletin ortak çıkarlarına öncelik veren Atatürk’ün akılcı (ikinci tür) düşüncesinin devlet yönetiminden uzaklaştırılarak, ülkenin mukadderatının tümüyle yabancılara (Batı’nın iktidardaki kötücül ikinci yüzüne) teslim edilmiş olmasıdır.

Bunu bu şekilde net olarak ortaya koyduğumuzda içinde yaşadığımız sorunların çözülmesi için yapılması gereken şey de kendiliğinden ortaya çıkar: Devlet yönetimine Atatürk döneminde olduğu gibi tekrardan aklın (ikinci tür düşüncenin) hâkim kılınması ve devletin amacının, yabancı devletlerin çıkarlarının değil milletin mutluluk ve güvenliğinin korunması haline getirilmesi.

3. Atatürk düşüncesinin aslında Batı’nın tek bilimsel felsefesinin[12] içinde yer aldığının ortaya konulması Atatürk düşüncesine karşı yapılan haksız saldırıları boşa düşüreceği gibi Atatürk’ün Batı’ya doğru yürüme politikasının anlamına da ışık tutacaktır.

Yukarıda söylediğim gibi bazı yazar ve akademisyenler Batı düşüncesini liberalizm ve sosyalizm ile sınırlayıp Atatürk/Kemalizm düşüncesi hakkında şu soruyu sorabilmektedirler: “Hangi Batı? Liberal ve sosyalist Batı değilse hangi çağdaş uygarlık? Fen ve teknolojisiyle değil de, siyaseti ve kültürüyle mi? Bilim mi?”[13]

Atatürk düşüncesi üzerine çok sayıda çalışması olan akademisyen Taha Parla, aydınlanma, dışarıdan sorgulanmaya açık ve karşıt savlar karşısında kendisini gözden geçirmeye hazır olmanın ötesinde kendi kendisini sürekli olarak sorgulama kuralını içinde barındırmalıdır diye yazar ve ekler: “ Kemalizm ve Atatürkçüler bu iki ölçütün ikincisine de birincisine de cevap veremiyorlar: Kendilerini içeriden sorgulamak şöyle dursun, dışarıdan sorgulanmaya da kapalılar. Bununla da yetinmeyip, başka farklı görüşleri yabancı, zararlı ilan edip bâb-ı içtihatı kapatıyorlar; gayrisini manevî, maddi, toplumsal ve yasal yaptırımlara uğratıyorlar. (Tabii, dinler de böyle yapıyor.)”[14]

Netice olarak Parla ve benzeri düşüncedeki başka birçok yazar ve akademisyene[15] göre Kemalizm /Atatürkçülüğün ne Batı düşüncesi ne de uygarlık, aydınlanma ve evrensellik ile bir alakası vardır. Bu görüşlerinin temel dayanakları; 1. Batı düşüncesi kendisini hem içten hem de dıştan gelen savlara karşı sorgulayan akılcı bir düşünce iken Kemalizm /Atatürkçülük, sorgulamaya tamamen kapalı, farklı görüşleri yabancı zararlı ilan eden ve cezalandıran bir düşüncedir 2. Kemalizm /Atatürkçülük liberal ve sosyalist olmadığına göre Batı düşüncesi içinde değildir. 3. Devletçi ve milliyetçi olduğu için evrenselci hümanist bir düşünce değildir 4. Tek parti yönetimini kabul ettiği için demokrasi karşıtı bir despot bir rejimdir, şeklinde özetlenebilir.

Parla’nın “Kemalizm ve Atatürkçüler” dediğinde neyi ve kimleri kastettiği belirsiz olduğundan bu konu irdelenirken bu sözlerin doğrudan Atatürk düşüncesinin kendisine yöneltilmiş olduğu kabul edilerek cevap verilmesi zorunludur. Öteki türlüsü, tartışmayı anlamsızlığa doğru götürür. Atatürk sonrası dönemde yapılanların Atatürkçülük olarak kabul edilmesinin kriterleri nelerdir, bu kriterleri kimler belirleyecektir? Ben yukarıda söylediğim gibi Atatürk’ün en temel ilkelerine (bağımsızlık ve aklın egemenliği ) uyulmadıktan sonra istediği kadar benzerlikler veya Atatürkçü olunduğuna dair beyanlar var olsun Atatürk sonrası dönemde yapılanların Atatürkçü /Kemalist bir düşünce olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığını düşünüyorum. Bu konuya yukarıda da değinmiştim.

Şimdi, “Parla’nın kendisi bu söylediklerini sorgulamaya ne kadar açık?” sorusunu da aklımızda tutarak “Atatürk düşüncesinin Batı düşüncesi, aydınlanma ve uygarlık” ile bir ilgisinin olmadığı savına ilişkin düşüncelerimizi aktaralım:

Parla’nın bu savının, birden fazla hataya veya çarpıtmaya dayandığını hemen belirtmeliyim:

Birincisi, Batı düşüncesinin sadece liberalizm ve sosyalizm düşüncesinden oluştuğu görüşü doğru değildir. İngiliz felsefe tarihçisi Jonathan Israel’in ortaya koyduğu üzere; Aydınlanma, bir değil iki ayrı düşünce akımından oluşmaktadır; Bunlardan biri Voltaire, Rousseau, Montesquieu, Kant ve Hume gibi Dekartçı iki tözcü felsefeyi benimseyen saray ve/veya aristokrasi ile iyi ilişkiler içinde bulunan filozofların yer aldığı “ana akım aydınlanma” diğeri ise Diderot, Helvetius, Holbach, Jefferson, Paine, Mirabeau ve Condorcet gibi Spinozacı tek tözcü felsefeyi benimseyen ve Sarayların baskısıyla uğraşmak zorunda kalan filozofların içinde yer aldığı radikal veya demokratik aydınlanma akımıdır. Amerikan ve Fransız devrimlerine fikri öncülük yapan da ana akım değil, Spinozacı demokratik aydınlanma hareketi olmuştur.[16]

Demokrasi ve laiklik yanlısı Spinozacı demokratik aydınlanma düşüncesi Fransız devrimi sonrasında 1815 Viyana Kongresi’nde demokrasiyi ezme konusunda anlaşan Avrupa Sarayları tarafından bastırılmış ve obskürantizme (bilmesinlercilik) uğratılmıştır.

Bu yüzden de 1840’lara gelindiğinde Avrupa’da Spinoza’nın ve Spinozacı filozofların kitapları artık raflarda görülmez ve adlarına da tarih ve felsefe kitaplarında rastlanılmaz olmuştur. Öte yandan Spinoza düşüncesi, Avrupa’da olduğu gibi Amerika’da da 1912 sonrası sansüre uğramış; büyük şirketler tarafından fonlanan üniversiteler, sanat ve felsefe ile ilgisi olmayan iş veya devlet adamı yetiştirme amacı taşıyan bir propaganda aracına dönüştürülmüştür.[17]

Parla, liberalizm ve sosyalizm dışında kalan demokrasiyi (hukuk devletini) ve laikliği savunan bu yüzden de sansüre uğramış Batı aydınlanmasının ve uygarlığının asıl öncüsü olan, sansür altındaki Spinoza felsefesinin varlığını sorgulamamış, bu şekilde Batı felsefesi liberalizm ve sosyalizmden oluşur diyerek öğrencilerine ve okurlarına hatalı bilgi vermiştir.

Burada Spinoza felsefesi ile birlikte Atatürk düşüncesinin de Batı felsefi sistemi dışına atılma çabasının varlığı oldukça dikkate çekicidir.

İkinci olarak liberalizm ve sosyalizm, insanlara özgürlük ve mutluluk sağlamadığı gibi, yıkılan feodalizmden daha baskıcı ve sömürücü rejimlerin kurulmasına yol açmıştır. Dolayısıyla halkın mutluluğu esas alındığında bunlara, benimsenmesinde değil benimsenmemesinde fayda sağlayacak ideolojilerdir de diyebiliriz.

Bu düşüncemi kısaca şöyle açıklayabilirim:

Newton-Kant-Smith çizgisindeki liberal düşünce, her şeyin kendiliğinden dengeye geleceğini söyler; “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” der ama insanların barış ve özgürlük içinde bir arada yaşayabilmesi için devleti yönetenlerin ve ekonomik gücü elinde bulunduranların, kendilerinden bağımsız bir yargıya hesap vermesi gerektiğini söylemez veya söyleyemez. (Bunları söyleyen Spinozacı demokratik aydınlanma filozofları da zaten sansüre ve baskıya uğramıştır.)

Böyle olunca liberalizmin özgürlüğü, güçlülerin, güçsüzleri ezme özgürlüğü haline gelmiş; toprağa bağlı feodalizm yerine, önce sanayi ve sonra finans aristokrasisinin hakim olduğu, neticede halkın feodalizmden daha beter sömürüldüğü ve daha az hakka sahip olduğu düzenler (kapitalizm) kurulmuştur.

Marks’ın Kapital’de yazdığı üzere Amerika’da kapitalizm, işleyiş tarzı gereği kendini bitirmiş, devletle içe geçmiş bir aristokratik seçkinler grubu (Marks’ın ifadesiyle halkın parasını –kredi- kullanarak borsada köpekbalıklarının balıkları yuttuğu gibi bütün şirketleri yutan bir asalaklar zümresi), yargının kendilerine bağımlı olması sayesinde uygulayabildikleri bir sahtekarlık ve dolandırıcılık sistemiyle devleti ve ekonomiyi tamamen ele geçirmiştir. Kısacası, liberalizm, bir demokrasi olarak kurulan Amerika’nın bir tiranlığa dönüşmesine yol açmıştır.

Sosyalizme gelince; Engels’in ortaya attığı tarihsel materyalizmi benimsemiş sosyalizm toplumların bir tarih yasasına bağlı olarak gelişeceğini söyler. Liberalizm her şeyin kendiliğinden dengeye geleceğini söylerken sosyalizm ise toplumsal gelişmelerin toplumsal sınıfları ve sınıf çatışmasını ortaya çıkaracağını ve bu çatışmalar sonucunda en nihayetinde işçi sınıfının ayaklanarak üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti kaldıracağını, böylece insanın insanı sömürmediği sınıfsız bir toplum (komünizm) kuracağını söyler.

Liberalizm gibi sosyalizm de bir teoriye dayanır ve tarih, bu teorinin de doğruluğunu kanıtlamamıştır. Tersine insan doğasının, işçi sınıfının sınıf olarak dayanışmasını sağlamaktan ziyade, aynı dili konuşan birbirine benzer insanların birliğini (millet) sağlamaya daha yatkın olduğunu göstermiştir. Tarihsel materyalizmi benimseyen sosyalist düşünceye göre; insan doğası diye bir şey olmadığından insanın öfke ve nefret gibi duygularıyla hareket ettiği tespitine ve başkasına zarar vermemesi için bunları sınırlama amacına dayalı olan hukuk da gerekli değildir.[18] İnsan toplumunun bir arada yaşayabilmesi için insan aklının en önemli buluşlarından biri olan hukukun gereksiz olduğuna dair hatalı teorik düşünce de sosyalizm ile yönetilen ülkelerin kısa sürede bir dikta rejimine dönüşmesine ve insanların mutsuzluğuna yol açmıştır.

Tarihsel olayların doğrulamadığı, aksine yanlışlığını gösterdiği bu iki ideolojik görüş aynı zamanda kendilerinden önce gelen Spinoza felsefesinin ortaya koyduğu insana ilişkin evrensel yasalara da aykırıdır: Spinoza, insanların bir arada barış ve özgürlük içinde yaşaması için devletin, başta yönetenler olmak üzere herkesin başkasına zarar verecek iştahını dizginleyecek şekilde (bağımsız yargının var olduğu bir hukuk devleti olarak) düzenlenmesinin şart olduğunu, kendisinin keşfettiği insanın tabi olduğu evrensel yasalardan (“Herhangi birinden nefret eden kimse ona kötülük etmeye çabalayacaktır, tabii bu çabasından ötürü kendisinin başına daha büyük bir kötülük gelmesinden korkmuyorsa.”[19] ve “Bir duygu kendisine aykırı ve kendisinden daha güçlü bir duygu olmadıkça ne bastırılabilir ne de ortadan kaldırılabilir.”[20]) çıkarsayarak ortaya koymuştur.

Liberalizm ve tarihsel materyalizmi benimseyen sosyalizm düşüncesini savunanlar (Adam Smith ve Engels) görüşlerini, kendilerinden önce aynı konuda ileri sürülmüş olan Spinoza’nın bilimsel tezlerini sorgulamadan ve bunlarla hesaplaşmadan ileri sürmüşlerdir. Sırf bu nedenle bile bu düşüncelerin, bilimsel olarak kabul edilmeleri mümkün değildir.

19. yüzyılın başlarında naif bir düşünce olarak savunulan liberalizmin yanlışlığı (hiçbir şeyin kendiliğinden dengeye gelmediği, bırakınız yapsınlar denilince, daha güçlü olanların güçsüzleri tam olarak esaret altına almak için hareket ettiği) aynı yüzyılın ortalarında ortaya çıkmış olmasına karşın, insanların zihinlerinin manipüle edilerek esaret altına alınması için propaganda amacıyla kullanılmaya devam olunmuştur.

Batı devletleri (İngiltere, Amerika ve Almanya) kendileri, sınırlarını dışa kapatarak, yani kendi endüstrilerini koruyarak sanayileşmiş olmalarına karşın Osmanlı ve diğer Doğu ülkelerini aldatıp sınırlarını açmalarını ve bu şekilde sömürgeleşmelerini sağlamak üzere liberalizm propagandası (serbestliğin, bir görülmez bir el vasıtasıyla zenginleşmeyi sağlayacağı ve büyük devletler ile küçük devletlerin, sermayedar ile halkın çıkarlarının uyum içinde olduğu, devletler müdahale etmediğinde her şeyin kendiliğinden dengeye geleceği) yapmışlardır.

Dolayısıyla Batı’nın liberalizm diye propagandasını yaptığı şey aslında, büyük devletlerin kendi halklarını ve küçük devletler ve halklarını sömürme serbestliği talebinden başka bir şey değildir.

II Mahmut hasta yatağında, İngilizler ile yakın ilişkisi bulunan Büyük Reşit Paşa tarafından ikna edilerek 1838 İngiliz Serbest Ticaret anlaşmasını imzalayınca Osmanlı’nın Gördes ve Demirci yörelerindeki halıcılık gibi var olan küçük sanayisi de çökmüş ve sanayileşmekte geç kalan Osmanlı, gümrüklerini yabancıların kontrolüne bıraktığı için bir daha da ekonomik olarak belini asla doğrultamamıştır.

Atatürk, Osmanlı’nın serbest ticaret antlaşmaları ve kapitülasyonlarla yabancı devletler tarafından nasıl sömürüldüğünü ve Batı’nın nasıl oyuncağı haline getirildiğini görmüş ve kurtuluş savaşı kazanıldıktan sonra Lozan’da bu antlaşmalara son vermiş ve kapitülasyonları kaldırmıştır.

O halde Atatürk’ün, hatalı olduğu ortaya çıkmış bir teoriye dayalı olan ve büyük devletlerin kendi halklarını ve küçük devletleri sömürmesi için bir propaganda malzemesi olarak kullanılan bir ideolojiyi benimsememesinde ne gibi bir yanlışlık olabilir? Tam tersine yanlışlığı, güçsüzlerin güçlüler tarafından esaret altına alınmasına sebep olduğu tarihsel olaylarla ortaya çıkmışken, bunlardan hiç söz etmeyip, liberal kelimesinin çağrışımlarından yola çıkarak liberalizmi benimsemeyen Atatürk düşüncesini “ne Batı uygarlığı ne aydınlanma” diye sigaya çekmeye çalışmak ne anlama gelir? Asıl bunun sorgulanması gerekmez mi?

Öyleyse Parla’nın “Liberal ve sosyalist Batı değilse hangi çağdaş uygarlık?” sorusunun cevabını şimdi verebiliriz:

Atatürk’ün Batısı, aydınlanma devrimleri ve feodalitenin yıkılması sonrasında ayrıcalıklarını ve üstünlüklerini korumak için demokrasiyi ezen, Spinoza felsefesini sansüre uğratan, kendi halklarını feodaliteden daha beter koşullarda yaşatan ve sömüren, Descarets’in hediye ettiği teknolojiyi insanlık adına iyi şeyler için değil Afrika’yı ve Doğu’yu talan etmek ve sömürgeleştirmek için kullanan, daha fazla sömürge elde etmek ve insanları mülksüzleştirmek, esaret altın almak için dünya savaşları çıkaran; tüm bu yaptıklarını gizlemek için de propaganda ile insanların zihinlerini manipüle eden, kendilerini uygar, Doğuyu barbar gösteren, bilimin yuvası olması gereken üniversiteleri propagandanın merkezi haline getiren; nefret, öfke, kin ve kıskançlık gibi edilgin duygular ve kör arzularla hareket eden, tüm yaptıklarıyla insanlığı ve dünyayı tehlikeli bir karanlığa sürükleyen kralların, aristokratların ve aşırı zenginleşen para babalarının post truth “liberal Batı”sı tabi ki olmayacaktır. Zira Atatürk, bunlara karşı savaş vermiş ve verdiği savaşı kazanmış bir komutan ve devrimcidir.

“Hayatta en hakiki yol gösterici bilimdir diyen Atatürk’ün Batı’sı tabi ki, insan aklının sadece cisimleri değil insan düşüncesi ve ruhunu da kavrayabileceğini, siyaset ve felsefenin insan doğasından çıkarsanan yasalara uygun olarak yapılması gerektiğini söyleyen, bu yüzden de Batı’nın tek bilimsel filozofu olan Spinoza’nın, onu izleyen Holbachların ve Thomas Jeffersonların; toplumun içindeki sadece küçük bir azınlığın değil tüm insanlığın barış ve mutluluk içinde bir arada nasıl yaşayabileceğini dert edinenlerin ve tüm bunlara çare bulmak için mücadele verenlerin uygarlığı olacaktır.

Atatürk, bir demokratik aydınlanma filozofu olan 1800-1808 yılları arasında Amerika’nın üçüncü başkanı olarak görev yapan Thomas Jefferson’dan sonra ortaya çıkan akıl ve bilimi esas alarak bir toplumun kendi sorunlarını çözme konusunda birleşmesi, bir millet haline gelmesi ve kalkınmasında rol oynamış en önemli liderlerden biri olmuştur. Amerika’da demokrasi, Thomas Jefferson’dan sonra bir müddet daha devam etmiş ancak yeni bir aristokrasinin açık bırakılmış kapıdan girmesi neticesinde git gide zayıflamış ve en nihayetinde 19. yüzyılın ortalarında yok olmuştur. Atatürk’ün kuruduğu rejim ise Atatürk’ün ölümünün hemen ardından bir karşı devrime uğramıştır. Thomas Jefferson ve Atatürk’ün kurduğu rejimlerin ölümlerinin ardından çöküntüye uğramasından çıkarılacak birçok ders olmalıdır.

Atatürk hakkında yapılan eleştirilerde genel olarak bulunan bir başka çarpıtma ise biraz önce bahsettiğim üzere yapılan propagandalarla ile Batı devletlerinin gerçek bir demokrasi gibi gösterilmesi ve Atatürk dönemindeki eksiklik olarak gösterilen hususların bunlarla kıyaslanarak eleştirilmesidir.

Spinoza Politik İnceleme kitabının Demokrasi bölümünü yazamadan hayatını kaybetmiştir. Tam olarak neler yazacağını bilmesek de diğer yazdıklarından bir şeyler çıkarmamız mümkündür diye düşünüyorum.

Spinoza’nın en temel meselelerinden biri insanın doğal algı şeklinin ilerletilerek (ikinci tür düşünceye) insanın despot iktidarlar tarafından aldatılarak yönetilmesine engel olunmasıdır.

Bu yüzden Amerika’da olduğu gibi insanların bilhassa algı şekli birinci tür bilgi de kalacak şekilde eğitimden geçirildiği ve iktidarlar tarafından propaganda ile zihinlerinin yönlendirildiği, dolayısıyla kendilerinin değil başkalarının çıkarlarına uygun davrandıkları bir sistem, Spinoza bakımından bir kölelik rejimi olup bunun demokrasi olarak adlandırılması mümkün değildir. Zira Spinoza’ya göre bir efendinin, yalnızca onun yararına olan buyruklarına itaat eden köledir. [21]

Dolayısıyla istediği kadar çok sayıda siyasi parti ve güya serbest seçimler olsun, insanların propaganda ile zihinlerinin yönlendirildiği, kime oy vereceğinin belirlendiği bir sistem, demokrasi olarak nitelendirilemez.

Yine devleti hukuken veya fiilen yönetenlerin kendilerinden bağımsız bir yargıya tabi olmadığı bir rejim demokrasi olarak kabul edilemez. Zira bu durumda devleti yönetenlerin suç işleme ve işledikleri suçları gizleme özgürlüğü olacağından insanlar için gerçek bir özgürlük ve güvenden söz etmek mümkün değildir.

Demek ki bir demokrasiyi belirleyenin, genel seçimlerin varlığı, birden çok siyasi partinin varlığı gibi şekli unsurlardan ziyade başta yönetenler olmak üzere insanları toplumun ortak yararına uygun davranmaya mecbur edecek ve başkalarına zarar vermelerine engel olacak devlet düzeninin olup olmadığıdır.

Onurlular Alçaklar ve Hilekarlar başlıklı kitabımda Amerika’da devleti fiilen kontrol eden bir aristokratik seçkinler grubunun, yargının kendilerine bağımlı olması sayesinde örgütlü bir hukuki sorumsuzluk sistemi içinde yaşadıklarını ve propagandanın 1912’den bu yana normal yönetim şekli olduğunu gösterdim.[22] Dolayısıyla Amerika’da şeklen bir demokrasi olsa bile bunun hakiki bir demokrasi olarak kabulünün. mümkün olmadığını düşünüyorum.

Hal böyleyken bu hususlara hiç değinilmeden Batı’nın örnek bir uygarlık ve demokrasi gibi gösterilerek Atatürk düşüncesinin, siyasette tek parti olması veya bazı başka şekli nedenlere dayanarak despotik bir düşünce olarak nitelenmesini doğru bulmak mümkün değildir diye düşünüyorum. Bunun Amerika’da eğitim görmüş Türk akademisyenler tarafından yapılmasını ise anlamakta ve yorumlamakta zorluk çekiyorum.

Yine Atatürk, milliyetçilik ve devletçilik ilkesi nedeniyle evrenselci ve hümanist olmayan, devlet başkanlığı döneminde tek parti dönemi yaşandığı için diktatör, “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitleyiz” dediği için de korporatist olarak yaftalanır ama bu yargılamalar kavramlar ve fikirler üzerinden değil hep sözcüklerin yarattığı çağrışımlar ve ideolojik kalıplar üzerinden yapılır.

Milliyetçiliğin saldırgan ve başkasına üstünlük taslayan bir milliyetçilik olmadığı, insan doğasına uygun şekilde insanların kendilerine benzer olanlar ile birlikte hareket etmekten hoşlanmasından kaynaklandığı, insanların sevdikleri insanlarla dayanışma ve işbirliği içinde olmasında bir kötülük olmadığı neden akla gelmez? İnsana hizmet etmek üzere benimsenmiş ise “devletçiliğin” kötü yanı nedir? Yeni kurulmuş Cumhuriyetin kendisini yıkmak isteyen düşmanları ile işbirliği yapanlara özgürlük vermesinin nelere mal olabileceği, Spinoza’nın söylediği gibi devletin kendisini yıkmak isteyen bozgunculara karşı kendini koruma hakkının olduğu neden düşünülmez? Sınıflar mevcut olmasa bile neden insanların farklı sınıflara ayrılması zorunludur? Spinoza’nın, insanların algı şekillerin ikinci tür bilgiye ilerletilmesi durumunda insanların zorunlu olarak birbirleriyle anlaşacakları fikrinin yanlışlığını kim ortaya koymuştur?

Ben Atatürk düşüncesine Atatürk’ün ölümünden bunca sene geçmiş olmasına rağmen gerçekleri çarpıtarak sistematik olarak yapılan bu saldırıların halen devam ediyor olmasını, hep sansür edilmeye çalışılmış Spinoza düşüncesine karşı duyulan korku ile de bağlantılı olduğunu düşünüyorum.

5. Atatürk düşüncesinin böyle bir felsefi analizinin yapılması, Atatürkçülüğün gerçek anlamının daha iyi bir şekilde kavranmasına ve böylece kendisine samimi olarak Atatürkçü diyenlerin ortak bir noktada buluşmasına da yardımcı olacaktır diye düşünüyorum

Bu durumda aklın kılavuzluğunda değil, edilgin duyguların etkisinde şahsi menfaatlerini öne çıkararak hareket eden, toplum içindeki birliği, insanlar arasındaki dostluğu bozan bir insanın hamasi Atatürk sevgisinin ya da söyleminin Atatürkçülük ile bir ilgisinin olmadığını rahatlıkla söyleyebilir ve Atatürkçülüğü, Atatürk’ün kişisel özelliklerinden ayrı bir şekilde, insanları toplumun mutluluğu ve esenliği gibi ortak bir amaçta birleştiren doğru bir algı şekli ve hareket tarzı olarak kavramlaştırabilir ve somutlaştırabiliriz.

Öyleyse eğer gerçekten Atatürkçü isek; Atatürk’ün yolunu izlemek; yaşadığımız sorunları tam olarak kavramak ve bunlara çözüm bulmak istiyorsak yapacağımız şey bellidir: Algı şeklimizi ikinci tür düşünceye yükseltmek için çaba göstermek ve zihnimizde çoğu propaganda ve hatalı bilgiler ile oluşmuş algıları sorgulayarak bunların oluşturduğu öfke kin, kibir, kıskançlık gibi edilgin duyguları bir yana bırakıp upuygun bilgiler ve etkin duygularla (bunlar insana neşe ve yaşama sevinci verir), yani ikinci tür düşünce veya aklın kılavuzluğunda hareket etmek; insana insandan daha yararlı başka bir varlık olmadığını kavramak; kimseden nefret etmemek, kimseyi küçümsememek ve diğer insanlarla işbirliği içinde toplumun ortak yararına hareket etmek ve var olan sorunları hep birlikte iş birliği içinde çözmeye çabalamak.

O halde; kendisine Atatürkçü diyen, kendisi, çocukları, vatanı ve milleti için iyi şeyler yapmak isteyen herkesin yapabileceği bir şeyler var demektir: Atatürk gibi düşünmeyi ve hareket etmeyi öğrenmek için çaba göstermek, elinden geldiğince bu şekilde hareket etmeye çalışmak.

6. Son olarak bu şekilde, Atatürk’ün fikri gücünün, doğaüstü güç veya yeteneklerden değil, insanın kendisinde var olan bir yetisini (akılla hareket etme) kullanmasından kaynaklandığını kavrayabiliriz.

Spinoza’ya göre insan çoğunlukla birinci tür bilgiyle oluşan edilgin duyguların etkisi altında hareket ediyor olsa bile akılla hareket etme yetisine de sahiptir: “Doğamıza aykırı olan duyguların saldırısına uğramadığımız sürece, bedenin duygu durumlarını aklın düzenine göre düzenleyecek ve birbirine bağlayacak yetiye sahip oluruz.”[23] Ancak doğası gereği nefrete yatkın olan, her şeyin kendi istediği gibi olmasını isteyen insan, toplum içinde genel olarak doğasına aykırı duyguların saldırısı altında yaşar ve bu durumda da duygularını aklın düzenine göre düzenlemesi çoğunlukla mümkün olmaz. O halde toplum içinde yaşayan insan için mesele, “doğasına aykırı olan duyguların saldırısı” altındayken bilinçli bir çabayla önyargılı düşüncelerini ve kendisini bir yerlere sürükleyen öfke, nefret ve kıskançlık gibi edilgin duygularını sorgulaması, bunların tesirinden kurtulup upuygun bilgi ve akılla gerçekten kendi yararına olanı araması ve bu şekilde hareket etmesidir. Bunun için de Spinoza’ya göre insanın her şeyi, “içeriden, başka deyişle birçok şeyi aynı anda görecek ve aralarındaki benzerlikleri, farklılıkları, zıtlıkları anlayacak şekilde” algılaması lazımdır; “insan kendisiyle, kendi bedeniyle ve dışındaki cisimlerle ilgili tam bir bilgi”yi ancak böyle edinebilir.[24].

Öyleyse, Atatürk, çok kitap okuyarak, çokça düşünerek ve çaba göstererek, kendisini belki bir sürü zevkten mahrum ederek, doğasına aykırı duyguların saldırısı altındayken bile öfke, nefret ve kıskançlık gibi edilgin duygularını, kendisine ve başkalarına zarar verebilecek iştahını kontrol etmeyi ve her zaman upuygun bilgiyle ve akılla hareket etmeyi hem de mükemmel bir biçimde başarabilmiş bir kişidir.

O halde bu, doğaüstü güç ve yetenek değil, aklın ve yeterince çaba göstermiş olmanın sağladığı bir ödüldür.

Demek ki bu felsefi analiz bize, “Atatürk gibi düşünmenin ve hareket etmenin” doğaüstü anlaşılmaz bir keyfiyet değil felsefi ve bilimsel olarak tanımlanabilir ve her ne kadar çok kolay olmasa bile öğrenilebilir bir şey ve adresinin de Spinoza’nın Etika başlıklı eseri olduğu bilgisini sağlamaktadır.

Bu da her birimizin Atatürk gibi düşünme ve hareket etme yetisine sahip olduğumuz ve yeterli çaba gösterirsek bunu yapmamız için hiçbir sebebin bulunmadığı anlamına gelir.

Bunun, televizyonların ve sosyal medyanın propagandası altında uyuşmuş, umutsuzluğa kapılmış ben ne yapabilirim ki diyerek yabancı devletlerin çizdiği senaryoya teslim olmuş milyonlarca insanın, içinde bulunduğu zihinsel esaretten kurtulup dostluğun, sevginin ve neşenin hakim olduğu yeni bir yaşam arayışına başlanması için büyük bir umuda dönüşmesini diliyorum.

1919’da dünya yeniden dizayn edilmek istenirken bir Atatürk’ün ortaya çıkmasının, emperyalizmin o güzelim planlarını nasıl altüst ettiğini biliyoruz.

O halde, -nasıl öğreneceğimizi de bildiğimize göre- 1919 ve 1945’de olduğu gibi insanlığın yeniden dizayn edilmeye çalışıldığı günümüzde; onlarca, yüzlerce hatta binlerce Atatürk gibi düşünen ve hareket eden insan ortaya çıkarabilirsek, emperyalizmin yeni güzelim planlarını yine altüst edecek güce sahip olamaz mıyız?

Öyleyse, her şey bize kalmış!

Cumhuriyetimizin yüzüncü yılı kutlu olsun!

KAYNAKÇA

[1] Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, s. 235

[2] Charles H. Sherrill, Üç Adam: Kemal Atatürk, Roosevelt, Mussolini, Cumhuriyet Matbaası, 1937 İstanbul, s. 36

[3] Thomas Hobbes, Leviathan, s. 39

[4] Bu konuda bkz. Halil Doğru, Onurlular Alçaklar ve Hilekârlar, II.10

[5] Celal Şengör, Hasan-Ali Yücel ve Türk Aydınlanması, s. 11

[6] Nilgün Cerrahoğlu, 12 Kasım 2011 tarihli Cumhuriyet Gazetesi, https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/Nilgün-Cerrahoglu/bir-entelektuel-olarak-ataturk-297332 -(30.05.2023)

[7] Taner Timur, Türk Devrimi ve Sonrası, imge, Ankara,2013, s. 113-114, Şerafettin Turan Atatürk’ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar, Düşünürler, Kitaplar, Türk Tarih Kurumu Basımevi-Ankara, 1982, s. 12; Emre Kongar, Auguste Comte ve Mustafa Kemal Atatürk, Türk Dili, 353 (Mayıs, 198 1 ), s. 744-752; Halil İnancık Atatürk ve Demokratik Türkiye, s. 35; Taner Timur, Türk Devrimi ve Sonrası, İmge, Ankara,2013, s. 113-114, Murat Belge, Mustafa Kemal ve Kemalizm Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt 2, Kemalizm, Ahmet Cevat Emre, İki Neslin Tarihi, s. 316-318, İstanbul, 1960

[8] Halil İnancık Atatürk ve Demokratik Türkiye, s. 39

[9] Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, s. 173

[10] Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, s. 232

[11] Mesela: “Bilindiği gibi Kemalizm veya öbür adıyla Atatürkçülük, 1920’lerde oluşup 1930’larda Türkiye’de kesin olarak hegemonyasını kuran bir ideolojidir. Günümüzde de anayasa, siyasi partiler yasası, milli eğitim yasası ve bütün diğer temel yasalarda yer alan hükümlerle genel idarenin, bütün siyasal partilerin, derneklerin, sendikaların, üniversitelerin, bütün öteki eğitim kurumlarının, öğrencilerin ve bütün yurttaşların uymak zorunda olduğu resmi doktrin olmaya devam ediyor.” (Muhsin Salihoğlu, Ürün İnternet Gazetesi https://urundergisi.com/makaleler.php?ID=1561)

[12] Bu konuda bkz. Halil Doğru, Onurlular Alçaklar ve Hilekârlar, I.1 ve I.4

[13] Taha Parla, Kemalizm,Türk Aydınlanması mı?, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt 2, Kemalizm

[14] Taha Parla, Kemalizm,Türk Aydınlanması mı?, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt 2, Kemalizm

[15] Atatürk hakkında benzer eleştirel görüşler için bkz. Mesut Yeğen, Levent Köker, Murat Belge, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt 2, Kemalizm

[16] Halil Doğru, Onurlular Alçaklar ve Hilekârlar, II.2

[17] Halil Doğru, Onurlular Alçaklar ve Hilekârlar, II.4

[18] Hugh Collins, Marksizim ve Hukuk, s. 172

[19] Spinoza, Etika, III-39

[20] Spinoza, Etika, IV-7

[21] Spinoza, TTP, s. 236

[22] Halil Doğru, Onurlular Alçaklar ve Hilekârlar, II.4

[23] Spinoza, Etika, V-10

[24] Spinoza, Etika, II-29:Not; II-40: Not

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

5 Yorum

  1. Hocam aşkolsun!Adeta akşam vakti,düşünerek ve anlayarak ve ileri geri okuyarak zihin sarhoşu olduk ama sarsıldık da.Tam bir 100. Yıl hediyesi makaleniz için çok teşekkür ederiz.100. Yılında Kemalist Cumhuriyetimiz daim olsun!

  2. 28 Ekim 2023, 19:07

    Harika bir yazı. İlk fırsatta Etikayı okuyacağım. Teşekkürler hocam.

  3. 29 Ekim 2023, 09:10

    Ellerinize sağlık, fevkalade bir yazı olmuş.

  4. Aklı duyguların üzerine ve ötesine çıkartabilenlere, orda muhafaza, idame ve idare ettirebilenlere..

  5. 27 Ekim 2024, 12:32

    Yüz yılın analizi.
    Cumhuriyetin Kuruluşundan 10 Kasım 1938 tarihine kadarki Şahlanışı.
    1938 -2002 dönemi.
    2002 den bu güne kadar yaşadığımız olaylar ve içinde bulunduğumuz sürecin ve Atatürk’ün mükemmel analizi /Durum muhakemesi.
    Başucu yazısı .
    Dış akla ihtiyacımız yok. Atamizin çizdiği yolda inanarak.Sozde değil.Özce Mustafa Kemal’in askeri olarak Asamiyacagimiz engel yok.

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!