Veli Efe yazdı…
Genç adam önceki yazılarında kavgasından ve kavgasının insanlarından bahsetmişti.[1][2] Bir an düşündü delikanlı, söz konusu kavganın çıktığı ortam ve kavganın tercihten ziyade bir sorumluluk olmasına dair çok önemli bir hikayesi daha vardı. Tam bir Atatürk Türkiye’si ve Cumhuriyet hikayesi. Buyurun, genç adam hikayesini anlatsın.
“Beyaz Zambaklar Ülkesinde”, Rus yazar Grigoriy Petrov’un klasikleşen kitabının adı. Kitapta, özetle 19’uncu yüzyıl sonlarının Finlandiyası’nın cehalet karanlığına karşı bir avuç aydının mücadelesiyle nasıl aydınlığa kavuştuğu anlatılıyor. 20’nci yüzyılın başlarında gelişmekte olan ülkelere bir uygarlık rehberi olarak görülen kitap, Türkiye’de de bizzat Atatürk’ün talimatıyla Türkçe’ye çevriliyor ve yine Önder’in talimatıyla başta askeri okullar olmak üzere okullarda okutulmaya başlanıyor. Delikanlının anlatmak istediği hikaye ise tam da bu doğrultuda Cumhuriyet’in bu topraklarda yarattığı özgün beyaz zambaklar ülkesinin hikayesidir.
Akçaköy, Burdur’un Yeşilova ilçesinde bir Yörük-Türkmen köyü. Yeşilova, son yıllarda yaşadığı doğa katliamıyla adı sıkça duyulan Salda Gölü’nün ilçesi. Osmanlı’nın savaşlarla geçen son yılları, ardından Milli Mücadele günleri ve Cumhuriyet’in kuruluşu. 1923 Türkiyesi’nin istisnasız tüm köylerinde olduğu gibi Akçaköy’de de yalnızca yorgun yılların ardından tarifsiz bir sefalet, salgın hastalıklar ve kaderine küsmüş umutsuz insan yığınları var. Osmanlı’nın yüzyıllarca asker toplayıcılarla ve vergi tahsildarlarıyla hatırlayıp onun dışında kaderine terk ettiği Türk taifesidir bunlar. Yakup Kadri’nin “Yaban”daki Anadolu tanımlaması durumu çok güzel anlatmaktadır: “Anadolu, adeta barbarlar tarafından hırpalanmış körpe bir genç kız gibidir; gözü, kolu, bacağı veya herhangi uzuvlarından biri eksik insanların, hastaların ve yaşlıların yaşadığı bir mezarlığı andıran bir yerdir.”
Akçaköy’de 1929 yılında doğan ve adını savaşlarda yitip giden amcasından alan Tahir, çocuk yaşta babasını kaybederek yetim kalır. Selanikli yetim misali, artık Akçaköylü yetimdir. Bunca fakirliğin içinde en fakir olduğundan köylüler O’na Tahir yerine Fakir diye seslenmektedir. Anadolu’nun zor yıllarının bir panoraması olan Akçaköy’ün en yoksulu yetim Fakir ya da bir başka deyişle Cumhuriyet Aydınlanması’nın simge isimlerinden Fakir Baykurt, bir ömür kendisine takılan bu adı gururla ve mücadelesine bayrak yaparak taşıyacaktır.
17 Nisan 1940, Türkiye’ye özgü eğitim modeli olan Köy Enstitüleri’nin kuruluş tarihidir. 1921’de yapılan Maarif Kongresi’nden itibaren adım adım örülen, Mustafa Necati ile Reşit Galip gibi Erken Cumhuriyet Dönemi Milli Eğitim Bakanlarının emek verdiği ve Mustafa Kemal Paşa’nın da bizzat takipçisi olduğu Köy Öğretmen Okulları sürecinin en olgun halidir Köy Enstitüleri. Nüfusunun yüzde 80’inden fazlası köylerde ikamet eden Cumhuriyet rejiminin çağdaşlaşma ve kalkınma hamlesi için Toprak Reformu ile birlikte zorunlu gördüğü bir devrimdir aynı zamanda. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in yönetiminde ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un uygulayıcılığında yaşama geçen Köy Enstitüleri, kuruluşundan kapanışına kadar ilerleyen tüm süreç boyunca Cumhuriyet devrimcileri ile karşı devrimciler arasındaki sert çatışma ortamının önemli konu başlıklarından birisi olmuştur. Ülke genelindeki 21 Köy Enstitüsü, yalnızca altı yıl gibi çok kısa bir süre açık kalmasına rağmen yetiştirdiği binlerce köylü genç öğretmen ile sonraki yıllarda Türkiye Cumhuriyeti’nin yarattığı bağımsız beyaz zambaklar ülkesinin öncüsü olmuştur. ABD/NATO güdümünün yurdumuza giriş tarihi de olan 1946’da siyaseten güçlü modern derebeylerin ve destekçisi yöneticilerin “Komünizm propagandası” suçlamalarına dayanamayıp kapatılan Köy Enstitüleri’nin ışığı ise halen daha memleketimizde bir yerleri aydınlatmaktadır.
Köy Enstitüleri’nden birisi de Isparta’nın Gönen ilçesinde kurulmuştur. Akçaköylü Fakir, 1942’de ilkokulun ardından yapılan sınavı kazanarak Gönen Köy Enstitüsü’nde okumaya başlar. Enstitü’den mezun olduktan sonra memleketi Yeşilova’nın çeşitli köylerinde öğretmenlik yapar. Enstitü’de kazandığı toplumsal bilinçle Akçaköy merkezli bir eğitim seferberliğinin öncüsü olan Fakir, yüzyıllardır kaderine terk edilen kıraç topraklara Cumhuriyet’in namuslu faziletini aşılar bir taraftan da. Fakir’den sonra başta Akçaköy olmak üzere bölgenin makus talihi artık eskisi gibi olmayacaktır, boyun eğmemeyi şehirde aldıkları eğitimle öğrenen gençler köy ile şehir arasında bir aydınlanma köprüsü vazifesi göreceklerdir.
Fakir’in kavgası, köy öğretmenliğinin ardından köyünün sınırlarının dışına taşarak tüm yurtta edebiyat yoluyla verdiği Cumhuriyet ve emek mücadelesi ile devam etmiştir. Türk edebiyatının başyapıtlarından birisi olan “Yılanların Öcü”nde Irazca’nın dediği üzere; “Yılanlar yılanken bile öçlerini bizde koymadılar. Biz insan olduğumuz halde düşmanlarımız karşısında boynu bükük pısmış duruyoruz. Yılanlar kadar olamadık, yazıklar olsun bize. İnsan haysiyetine yakışmaz bu. Adam dediğin düşmanını tanımalı ve de hiçbir zaman öcünü yerde koymamalı.” minvalinde bir kavgadır Fakir’inki. Fakir Baykurt, uluslararası boyutta bir yazar olarak geride onlarca ölümsüz eser bırakmasının yanında hiçbir zaman öğretmenlik mesleğini bırakmaz ve aynı zamanda kamu emekçilerinin sendikal mücadelesinin öncü rolünü de üstlenir. Dedik ya, Enstitü’nün kazandırdığı toplumsal bilincin O’na hissettirdiği bir zorunluluktur haksızlığa karşı mücadele. 61 Anayasası’nın ardından Türkiye Öğretmenler Sendikası’nda (TÖS) kurucu genel başkanlık, büyük öğretmen eylemlerine liderlik, ölümle burun buruna kaldığı saldırılar[3], sürgün ve ihraç kararları, darbe dönemlerinde hapisler, yurtdışı günleri ve en nihayetinde asla umutsuzluktan değil kanserden ötürü son bulan bir yaşam.
Fakir Baykurt, yaşamı boyunca uğradığı haksızlıklara rağmen hiçbir zaman bu topraklara küsmemiş, her şeyini borçlu olduğu ve çokça hayrını gördüğü Cumhuriyet devrimleri ile Atatürk ilkeleri doğrultusunda halkını aydınlatma sorumluluğuna ihanet etmemiştir; bunun yanı sıra dünyaya geldiği Akçaköy’ün ve insanlarının gelişimine de hep yardımcı olmuştur. “Yılanların Öcü”, 1962’de Metin Erksan’ın yönetmenliğinde romandan filme dönüştürüldüğünde filmin çekimleri Akçaköy’de yapılmış, köyde annesinin hatırasına yaptırılan “Elif Nine Kütüphanesi” Kültür Bakanlığı’na bağışlanmıştır. Bir köy düşünün ki; adına roman yazılsın, filme mekan olsun ve içinde kütüphane barındırsın. Bununla birlikte Akçaköy’den çıkarak şehre okumaya giden her gencin Fakir Amcası olmayı hiç bırakmamıştır, onların hep elinden tutmuştur. Akçaköy’ün gençleri de Fakir’in aydınlığa dönük yüzünü kara çıkarmamıştır. Kuşaktan kuşağa ODTÜ’lü efsane fizik öğretmeni Dehşet Neşet’ten (Dündar) “Mor Yazma” şarkısıyla tanınan sanatçı Umut Kaya’ya değin farklı yelpazede meslek sahibi birçok genç çıkmıştır bu köyden, Fakir’in Köy Enstitüleri’nden aktardığı aydınlanma birikimiyle. Öğretmen, hukukçu, doktor, mühendis, müzisyen, yazar; hepsi de Cumhuriyet ve Atatürk’ten yana tavır alıp memlekete hizmet eden idealist genç insanlar…
Yukarıda sayılan genç insanlardan biri de veteriner hekim Öztürk Sarıca’dır. Sarıca, Akçaköy’de yaşayan anne babasını arka arkaya kanserden kaybetmesi üzerine bir karar verir. Yükselen kanser vakalarının sebebi olan, Burdur çevresinde sayısı giderek artan ve kontrolsüzce doğayı katleden maden ocaklarına karşı bir mücadele kararıdır bu. Yine vahşi maden şirketlerinin kontrolsüzlüğüyle suyu kurumaya yüz tutan Göller Yöresi’nin merkezi Burdur Gölü’nün kıyısında 2005 yılında Lisinia Doğal Yaşam Alanı Projesi’ni başlatır. Proje, yöre insanının da katkılarıyla hem yaban yaşamının korunmasına katkı sağlar hem de bölgenin bugün pek popüler olan lavanta tarımının sürdürülmesine öncülük eder. Bununla da kalmaz veteriner hekim; projenin bir ayağını Akçaköy’e de taşır, Türkiye’nin en büyük lavanta bahçesi bu köyde kurulur. Artık, Fakir’in köyü bir “Mor Lavantalar Köyü”dür. Yani, Türk’ün Cumhuriyet ve Köy Enstitüleri ile kurduğu “Beyaz Zambaklar Ülkesi”, Akçaköy’de mor lavantalar ile simgeleşmiştir.
Okuduğunuz satırların yazarı genç adamın ailesi de Akçaköy’dendir, bir öğretmen ailesinin çocuğudur delikanlı. Çocukluğunun yazları bu köyde geçmiştir, Fakir’in getirdiği Cumhuriyet birikimiyle şekillenmiştir belleği. Askeri liseye giderek Mustafa Kemal’in yolunda bir Cumhuriyet subayı olma arzusunu da Harbiye’nin şok mangalarında kendisine Fetullahçıların yaptığı haksızlıklara karşı boyun eğmeyen duruşunu da bu bellek yönlendirir. Askeri okul yıllarının üzerinden hayli zaman geçtikten sonra öğrenir birçok devresinin (ki artık onlara devre demeyi kendi onuruna yakıştıramamaktadır.) Fetullah’ın şakirt evlerinden yetiştiğini. Genç adamın kavgasını bu bilgi daha da anlamlandırır. Bu kavga ki Fakir’den miras alınmıştır; Cumhuriyet aydınlığı ile tarikat karanlığının, maklube sofraları ile mor lavantaların kavgasıdır. Kavganın aydınlık tarafını seçen genç adamın köyü Akçaköy’de cemaatçiliğin, mezhepçiliğin, mafyacılığın, ihaleciliğin, Türk ve Atatürk düşmanlığının yeri yoktur; yalnızca Cumhuriyet’in sonsuz erdemi vardır.
Ezcümle, “Cumhuriyet nedir?” diye soranlara “Cumhuriyet Akçaköy’dür.” yanıtını vermek mümkündür. Cumhuriyet, Anadolu’nun okuma yazması olmayan, yoksul bir köyünden bir Fakir kıvılcımıyla eğitim, sanat, tarım kenti yaratmanın hikayesidir tam olarak. “Kimsesizlerin kimsesi” Cumhuriyet, Fakir’e hayrını göstermiş ve O da borcunu bu yaratının mimarı olarak ödemiştir. Var olsun mor lavantalar köyü Akçaköy, Yaşasın Cumhuriyet!
[1] https://www.veryansintv.com/kavga-ogretmeni-nihat-genc
[2] https://www.veryansintv.com/bir-eylul-aksami-ve-sahinler
[3] Ayrıntılı bilgi için, bkz. https://www.yildirimkoc.com.tr/usrfile/1689142577b.pdf.
Sayın yazar, yazınızı okurken gözyaşlarımı tutamadım. Ben de bir öğretmenim. Ve Fakir Baykurt’un pek çok kitabını okudum. Aynı zamanda TÖS üyesiydim. Eğer köy enstitüleri kapatılmayıp ta bir 10 yıl daha açık kalsaydı, Türkiye bugün çok başka bir yerde olurdu. Cemaatçiler, tarikatçılar ve emperyalizme uşaklık edenler bu kadar çok olmazdı. Ve Türkiye’yi ele geçiremezlerdi.
Yitirdiklerimize baktigimizda.. Insanin icini kanatan bir yazi..