Muhsin Türkseven yazdı…
Son günlerde ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve aynı zamanda Suriye Özel Temsilcisi sıfatını taşıyan Tom Barrack’ın Katar’da yaptığı konuşmaya atfedilen ifadeler, ister doğru ister abartılı aktarılsın, tek başına bir diplomatik gaf olarak okunamayacak kadar tanıdık bir zihniyeti ele veriyor.
Tom Barrack’ın “Bugüne kadar hedef ülkelerde darbeler denedik (93 civarında), verimli olmadı; artık başka yöntemler kullanacağız” cümlesi, bir itiraf olmaktan çok, zaten uzun süredir sahada uygulanan bir stratejinin yüksek sesle dile getirilmesidir.
Asıl soru şudur: Bu ne demek oluyor?
Öncelikle şunu kabul etmek gerekir: 20. yüzyılın klasik askeri darbeleri hem maliyetli hem de meşrûiyeti hızla tükenen araçlar haline geldi. Tankların sokaklara çıktığı, generallerin radyodan bildiri okuduğu dönem kapandı demiyorum; ama bu yöntemin Batı açısından sürdürülebilir olmadığı çok açık. Uluslararası hukuk, medya, sosyal ağlar ve kamuoyu baskısı, darbeyi artık “ilk seçenek” olmaktan çıkardı.
Yerine; ekonomik boğazlama, finansal kırılganlıkların derinleştirilmesi, kredi kanallarının açılıp kapatılması, yaptırım tehdidinin sürekli masada tutulması, gri liste–kara liste sopası, yatırımcı algısı üzerinden siyaset mühendisliği geçti…
Önce darboğaz yaratılır, sonra o darboğazdan çıkış için içerideki iktidarlara ya da aktörlere sınırlı bir meşruiyet ve nefes alanı vaat edilir. Bu bir pazarlıktır; ama pazarlığın şartlarını güçlü olan yazar.
Tom Barrack’ın Doha’da sarf ettiği “bölgede en iyi işleyen sistemin, beğenelim ya da beğenmeyelim, ‘iyiliksever monarşi’ olduğu” yönündeki sözleri ise bu yaklaşımın ideolojik arka planını ele veriyor. Demokrasi ihracı söyleminin fiilen rafa kaldırıldığı, bunun yerine öngörülebilir, merkezî ve Batı ile uyumlu yönetim modellerinin tercih edildiği bir dönemden söz ediyoruz.
ABD bölgede Türkiye ve İran gibi, kendisi ve İsrail için tehdit olarak gördüğü üniter yapısı güçlü ulus devletler istemiyor. Bu yüzden sürekli içeride ve çevre coğrafyamızda ‘etnisite’ üzerinden ve ‘mezhepler’ üzerinden yapılan başkaldırıları destekliyor ve himaye ediyor.
Yani ”etnik” ve “mezhepsel” fay hatlarını sistematik bir biçimde sürekli kaşıyor ve gündem de tutuyor!
Bu yüzden Mazlum Abdi ve Öcalan gibi figürlerin ‘demokratik konfederasyon’ kılıflı ‘adem-i merkeziyetçi’ diretmelerini destekliyor. İşte “Monarşi bu bölgeye daha uygundur” gibi ifadeler de tam bu noktada anlam kazanıyor.
Sandıkla gelen güçlü bir ulusal irade, Washington açısından çoğu zaman bir risk; “hanedan” ya da dar bir “elit uzlaşısı” ise bir avantajdır.
Diğer yandan…
Heybeliada Ruhban Okulu vurgusu ya da S-400–F-35 pazarlığı gibi dış müdahalelere açık alanlar ise bu büyük resmin tamamlayıcı parçalarıdır.
‘Savunma sanayii’ bir pazarlık unsurudur, ‘inanç özgürlüğü’ bir diplomatik karttır, ‘güvenlik endişeleri’ ekonomik yaptırımlarla paketlenir.
Böylece muhatap ülkenin manevra alanı daraltılır.
(Anlayacağınız, bir başlık başka bir başlığın kaldıraçı haline getiriliyor!)
Bu yeni yöntemin en kritik özelliği şudur:
* Müdahale dışarıdan görünmez, içeriden olur.
* ‘Yerli’ aktörler, ‘yerli’ tartışmalar, ‘yerli’ krizler üzerinden yürür.
* Dış güç sadece ritmi belirler, basıncı ayarlar. Ne zaman sertleşeceğini, ne zaman gevşeyeceğini kendisi tayin eder.
* Darbe gibi bir “kopuş” yerine, uzun süreli bir “aşındırma” tercih edilir.
Hülasa
Müstemleke valisi söylemini andıran bir üslupla açıklamalarda bulunan, ancak nedense ülke yöneticilerimiz tarafından dile getirdikleri “duymazdan gelinen” Tom Barrack’ın “artık darbe yapmayacağız” sözü masum bir vazgeçiş beyanı değildir.
Aksine bu ifade, daha sofistike, daha düşük maliyetli ve gerektiğinde inkâr edilebilir araçlara geçildiğinin açık bir ilanıdır.
Bugün yaşadığımız pek çok ekonomik, siyasi ve toplumsal gerilimi bu çerçevede okumadıkça, fotoğrafın tamamını görmek mümkün değildir. Darbeler vitrinlerden indirildi, atölyeye taşındı. Gürültü azaldı, baskı arttı. Ve asıl mücadele artık tanklarla değil; kredilerle, yaptırımlarla, kimliklerle ve “meşrûiyet“ verme ya da alma tartışmalarıyla yürütülüyor.
Bu nedenle, güçlü üniter yapıları korumanın, etnik ve mezhepsel kışkırtmalara karşı uyanık olmanın ve ekonomik–siyasi bağımlılık ilişkilerini son derece dikkatli yönetmenin her zamankinden daha hayati bir mesele olduğunu özellikle vurguluyoruz.