Serkan Arslan yazdı…
Sabah olmadan uyanmanın verdiği yarı baygın hal ve Araf düşüncelerin beynimde dönmesi beni daha önce hiç gitmediğim yerlere götürüp duruyordu. Zihnim kendimle olan bağını koparalı çok oldu. Süveyda ne zaman gelecek bilmiyordum. Birtakım evrakların onaylanmasını bekliyor olabilir. Buradan ayrılmak sanki vatani görevini tamamlayıp tezkere almak gibi bir şey olmalıydı. Zaman beni burada haklı çıkarmak için değil de hakkım ne onu öğretmek için bekletiyor olabilir. Önce kışlanın bahçesinden karargâh binasına giden bazı evraklar yıldızlı rütbelerden onay aldıktan sonra, astsubaylar başçavuşlar ve kıdemli askerler gözetiminde yeniden gözden geçirilip arşive nizami bir biçimde taşınırdı. Sonra üstümüzdeki kıyafetler detaylı bir aramadan sonra valizler açılır onca hatıra didik didik aranırdı. Tekrar görüşülmek üzere alınan telefonlar, adresler çok zaman geçmeden ya kaybolur ya da bile isteye çöp kutusunda yerini alırdı. Askerlik zoraki bir yaşamın birbirine yardım eden insanları bir araya getirdiği müstesna bir kuruluş olmasından ziyade liyakat kelimesinin kendi içinde defalarca test edildiği bir yerdi. Bana o günlerden kalan tek öğreti aklıma geldi.
KIDEM RÜTBEYİ KESER
İşte size hayatın size neler vereceği ve bunun karşılığında sizden neler alabileceği konusunda müthiş bir öğretidir bu. Üzerinizde taşıdığınız bütün unvanlar, eğer gerekli donanıma sahip değilseniz tecrübeye mağlup olur. Ben bu tımarhanede ne yenildim nede mağlup oldum. Ama öğrendim. Hiç değilse hatırlamam gereken bir hayatım olduğunu öğrendim. Şimdi o askerlik vazifemin bittiği günü hatırlarken kışladan dışarı attığım ilk adımdan sonra nereye gittiğimi ve aklıma ilk ne geldiğini düşünüyorum. Bugün de aynı senaryoyu yeniden yaşarken kıdemli olarak yoluma gitmek istiyorum. Her ne kadar yanında rütbesi kendi kadar büyük Süveyda olsa da hayatımın sonuna kadar yanımda durmayacağını düşünüyorum.
İçimden bir his Süveyda ile olan birlikteliğimizin sonuna geldiğini söylüyor. Umarım hayatımdan çıkarken ışıkları yakar. Ben karanlıktan korkmam ama ışığı daha çok seviyorum. Elimle bütünleşmesine müsaade ettiğim sigaram parmaklarımı ısıtmaya başladı. Sanırım o da bitti. Yenisi yakmak içimden gelmiyor. Sigara sönünce odama son bir kez daha bakıp öyle çıkmak istedim. O esnada aklıma bir soru takıldı. Kendimi buranın bir çalışanı gibi hissettiğim o ilk günden kadrolu deliliğine yükseldiğim bu ana kadar neden bunu hiç düşünmedim diye kendime hayıflandım. Benim neden hiç kıyafetim yok. Beni sokaktan bulup buraya getirmediklerine göre bir mahallem bir sokağım bir odam ve birkaç parçada kıyafetim olmalıydı. En azından yeni olmasa da eskiden kalma giyilebilecek birkaç parça kalmalıydı. Neyse belki de bu tımarhanede ihtiyacım olmadığını düşünerek kimsenin böyle bir ihtiyacı aklından geçirmemesini mazur görebilirim. Yine tırnaklarım uzamış. Saçlarımdan yağ akıyormuş gibi hissediyorum. Sanırım gitmeden önce duş alıp temizlenmeme müsaade ederler.
Gün kendini çatıların üstlerinden sokak aralarına doğru göstermeye başladı. Saat 7 ve hala uykunun olmadığı bir güne yeniden başlıyorum. Süveyda geldiğinde ilk nere gitmemizi isteyecek acaba merak etmedim desem yalan olur. Gerçi doğru olsa da ne ifade eder ki ben bir deliyim saçımda kırmızı toka, ayağımda mor bir terlik var. Kapı darbuka ritminde çalmaya başladı. Bu gümbürtü bana bir yerden tanıdık geliyor ama yine de hatırlayamadım. Süveyda en şık haliyle kapının kenarından bana bakıyordu. Tıpkı ilk gün ki gibi siyahlar içinde ve buğulu gözleriyle bir dağın en karanlık hali olmaya devam ediyordu. Bana sadece bir rüzgâr gibi o dağın eteklerinden tutunup süzülmek kalıyor gidiydi ve öyle de oldu.
Elimde sadece nereden geldiğini bilmediğim bir ceket vardı. Ve merdivenlerden Süveyda ile inerken deliler kapı aralarından el sallıyordu. Bazıları ise buruk bir ses tonuyla hoşça kal kelimesini mırıldanıyordu. Pembe Köşk tımarhanesinin çıkış kapısı göründüğünde Başhekim Şinasi kapının önünde beklediğini gördüm. Onunla vedalaşmak biraz tuhaf olacaktı. O, benim sırrımı ilk bilenlerden biriydi. Benim kim olduğumu bilmesine rağmen buradaki şölende bana ev sahipliği yapmaktan duyduğu gurur yüzünden okunuyordu. Bana sarılıp dilerim her şeyi yeniden hatırlarsın çocuk dedi. Bende onun bu iyi niyetini içimde hissetmiş olmalıyım ki yüzündeki gülümsemeye aynı güzellikte karşılık verip, ne yaptığınızı tam olarak bilmiyorum ama yaptığınız bütün iyi niyetli eylemleriniz için teşekkür ederim dedim. Neredeyse bütün doktorlar hemşireler kapıdaydı. Hepsiyle ayrı ayrı vedalaştık. Süveyda ilk gün geldiği o siyah gösterişli arabanın yanında bekliyordu. Şoför arabanın kapsını açıp araca binmemi istediğinde ağlamamak için kendimi zor tuttum. Ama göz yaşlarıma engel olmak gibi bir niyetim yoktu. Süveyda üzüntümü dindirmek için buraya temelli bir veda etmiyorsun. Yeniden gelebilirsin dedi. İşte o büyük demir kapı ardına kadar aralanmış. Pembe Köşk Tımarhanesinin Ahmed Arif ile olan hikayesi burada son bulmuştu. Süveyda sağ elini dizlerimde dövünen elimin üstüne koyup beni sakinleştirmek istediği sırada nereye gideceğimiz konusunda konuşuyordu. Hüznümün aklımı kör ettiğini bilmeden söylediği sözlerden sadece kitapçı, sahaf ve her şeyin başladığı yer kelimesini seçebilmiştim.
‘Duvarlar, binalar, insan eli bahçeler, koşuşturan caddeler, ağır ağır ilerleyen takım elbiseler, koşuşturan işçiler, pencereden pencereye konuşan kadınlar, köşe başlarında sigarasını içen yaşlılar, çöp konteynırlarında bir şeyler arayan gençler özünde insanlar, çoğunda insancıklar. Bunlar aklını kullanan insanlar. Bunlar ruhunu gömmüş insanlar. Arabanın camından akıp giden kısa kısa yaşam hikayeleri, asıl unutmam gereken bu çaresizlik, bu yalnız bırakılan insanlar.’