1. Haberler
  2. Analiz
  3. Deliliğin duvarları mı yalanların sınırları mı?

Deliliğin duvarları mı yalanların sınırları mı?

Av. Ayça Sezer Naz yazdı...

featured

Hangi yaşamı seçeceksin?

İlkel ya da uygar; insanın kendi  gerçekliğini yadsımadan yaşayacak gücü olmadığından herkesin yalanları farklıdır.  Yaşam seçenekleri sadece bu yalanlar arasında mevcuttur çünkü. Bu durum günümüzde palyatif yaşam olarak tanımladığımız yaşamlar dışındaki seçenekleri yüzyılımızın zihin mekanizmasında imkansız kılar.

Ne mi demek istedim? 

Bugün Türkiye’de veya Dünyada herhangi bir kimse veya herhangi bir sistemin dürüstlük yanılgısını kullanmasını kabul etmediğimi  ifade etmek istiyorum aslında ama belki de konuyu açmalıyım önce.

Günümüzde bireyden topluma acıyı dindirmek için kurulmuş bir sabit düzen vardır.

Bunun adı palyatif mekanizmadır.

Anestezik etkili yalanlar sayesinde kurulan bu düzenin idealleri samimi ideallerimiz değildir, bu idealler aslında; palyatif sistemin elimize tutuşturduğu kimlikler  sayesinde yaşama acısız tutunma eyleminin araçlarıdır.

İşte tam olarak bu sebeple;  sorunları çözer gibi yapan siyaseti de o siyasetin kendi sorunları dâhil tüm sorunları uyuşturan kurumlarını da, bireylerini de kabul etmiyorum.

İşte tam olarak bu sebeple; konuşurken söylevlerde var olan: vatan, millet, din, sevgi, kardeşlik iken gönüllerde konfor alanlarına sıkışmayı da kabul etmiyorum.

Ama gördüğünüz gibi ben de yaşama bir yerlerden tutunuyorum.

Bu ‘uğrunda ölürüm’ dediğimiz her şey, konfor alanlarına sığdıkça var olur aslında.

Toplumsal konfor alanları bizi gruplaştırır, kimliklere sokar ve var ederler.

Gerçekten vatanına inanan bir insanı mücadeleden yıldırıp ülkesinin dışına atan, milletini sevdiğini iddia ederken koca bir İstiklal Harbi vermiş Anadolu insanını koyun sürüsü olarak tanımlayan, Hac mevsiminde havalimanlarına yığılıp komşusu açken tok yatan, cehennemden korkarken Allah’ tan hiç korkmayan kitleler.. Hiçbir şey vermeden sevenler, kardeş dediklerinden kendini üstün görenler, güya acı duymayan madde ve ekran bağımlıları, zihinsel kontrolünü kaybetmiş birey…. Sahi siz hepiniz neyden kaçıyorsunuz?   Elbette acıdan.

Bakınız başımıza gelen felaketler olmasa neredeyse hiç acı duymayan insanlardan bahsediyoruz burada. Sistem bu acısız insanlara kimlikler dağıtılarak topluluklar haline getirilmesi üzerine kurulmuş.

İşte bu yüzden yıllardır aradığınız büyük ve onurlu siyasi iradeyi asla bulamıyor, bireysel yaşamınızda da kişisel gelişim yatıştırıcıları veya dini ritüellerden sıyrılamıyorsunuz.

Çünkü bu alanlardan gitmeniz toplumda var olmanızı bile olanaksız kılıyor.

Yani şarkıdaki gibi;  ‘ya içinde oluyorsunuz çemberin, ya da büsbütün dışında yer alıyorsunuz.’

İtibarımızı, akıl sağlığımızı, iki kuruşluk kurulu düzenimizi ve umutlarımızı var eden bu toplum; palyatiftir.

Bizi acıyla yüzleşmekten kurtaran ikiyüzlülüğümüz de palyatiftir.

Bakın, herkes içten içe biliyor ki idealler ve inançlar olarak çarpıtılıp sunulmuş şeyler bizim değil aslında birlikte yaşama iradesinin, bir gerçeğidir.

Kimlik diye elimize tutuşturulmuş şeyler de boş mezarlar gibi ölüsünü beklemektedir.

İyi bir eğitim almak, meşru bir yaşam sürmek, çalışkanca üretmek, insanlık için bir fark yaratmak, her şeyi ölçüsüyle yapmak.

Yani esnek kalarak  acıdan kaçınan bir türün bilmem kaçıncı halkası olmak!

Halbuki biyolojik anlamdaki  yaşam bizden bunları beklemiyor ki.

O yaşamda zaten her şey kavga halinde, her şey kaotik ve her şey acı içinde.

O yaşam bir Sisifos Söyleni. O yaşam bir kürek mahkûmu.

Diğer türlere ne olduğuyla ilgilenen bir doğal hayat yok onda.

Çünkü o;  normal evrim sürecinin bir parçası ve durmaksızın acı çekiyor.

O zaman biz neyiz?

Bir canlı için yaşamın varoluşu kendini hayatta tutmak, yayılmak, çoğalmak ve hâkimiyet kurmaktır.

Biyolojik yaşamda bu ancak acı ile mümkündür.

İşte bu yüzden insanoğlu toplumsal sınırlarını palyatif sınırlarda tutmak zorundadır.  Yani konfor alanlarında.

İşte biz bu konfor alanlarının insanlarıyız.

Palyatif yani acısız şekilde var olan her kimse gibi biz de ortaya bir devrim koyamayız.

Siyasetimiz acı verebilecek keskin reformlar ve vizyonlar üretemez.

İnanç anlayışımız son peygamberin cenaze namazını 17 kişinin kılmasından ibarettir.

Çocuklarımız kendi kendine acı çektiremesinler diye eğitimsel revizyonun içine sokulurlar.

Semptomlarımız azaltılır, yaşam kalitemiz artırılır, stresimiz minimum seviyeye iner, ama asla kalıcı çözümler üretemeyiz.

Bu anlamda kitlesel ve bireysel tüm seçimlerimizin; kalıcı çözüm değil semptom azaltıcı olması da kaçınılmaz olacaktır.

Son olarak; böyle amaçsız ve karanlık bir yazıyı neden yazdım?

Kim bilir belki de Albert CAMUS’ a bir selam göndermek istedim.

Belki de hala bir umut olduğu için yazdım.

Bu yazı aslında hepimiz için bir uyarı yazısıdır.

Bir gün zamanı gelir, bedeller ödenir ve acı kaçınılmaz olur.

O gün geldiğinde Machiavelli’nin de deyişiyle ‘kaçınılmaz olan bir savaşı ertelemek sadece yıkımın boyutlarını büyütecektir’

Çünkü bireysel veya toplumsal tüm savaşlar tıpkı insan zihni gibi biraz politiktir.

O halde yaşamın temel kanunlarından biri olan savaş da, evrimin, kâinatın temel yasası olduğu gibi, bir yerde kaçınılmaz olacaktır.

Bu anlamda acı, gelişmek ve özgürleşmek için tek gerçek şansımız savaş zihinsel ve politik kurtuluşumuzdur.

Sevgiyle kalın.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!