MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin başlattığı yeni açılım süreci kapsamında terör örgütü PKK; 11 Temmuz’da Irak’ın Süleymaniye kentinde 30 teröristin sembolik olarak silah silahlarını yaktığı bir tören yaptı.
PKK’nın silah yakmasının ardından DEM Parti’nin siyasi partilerin genel başkanları ile görüşeceği bildirildi.
DEM Parti’nin 16 Temmuz’da MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile 17 Temmuz’da da CHP Genel Başkanı Özgür Özel ile görüşeceği öğrenildi. DEM Parti’nin Bahçeli ile görüşmesinin saat 14.00’te olması bekleniyor.
TELEFONLA GÖRÜŞMÜŞLERDİ
Terör örgütü PKK’nın ‘silah yakma’ töreninin ardından MHP lideri Devlet Bahçeli, DEM Parti Van Milletvekili Pervin Buldan ile telefonda görüşmüştü.





Nietzsche Perspektifinden: “Dekadansın Maskesi: Barış Adı Altında Çözülüş”
Nietzsche der ki:
“Hakikat arzusuyla yanıp tutuşmayan, köleleşmeyi erdem sayar.”
AKP-MHP ve DEM’in “terörsüz Türkiye” söylemi, ilk bakışta barışçıl, insani ve sağduyulu gibi sunulsa da, Nietzsche’nin gözünden bu bir maskedir: Yüzeyde ahlaki, fakat temelde zayıf iradenin, çürümüş otoritenin ve “efendi ahlakı”ndan kopmuş köle psikolojisinin ürünüdür.
Nietzsche’nin “üst insan” fikri, halkını kandırarak değil, acıyla yüzleşerek büyüyen, iradesiyle tarih yapan liderleri işaret eder. Bugün “barış” adına üniter yapıyı pazarlık konusu yapanlar ise, efendi gibi değil, korkak bir uşak gibi davranmaktadır.
Zira Nietzsche’ye göre güç istemek, var olmanın doğasıdır. Fakat bu güç, milletin birliğini parçalayarak değil, onu daha üst bir bilinçle bütünleştirerek ortaya çıkar.
AKP-MHP-DEM üçlüsü ise gücü halktan değil, pazarlıklardan, dış destekçilerden ve masa başı anlaşmalardan almaya çalışmaktadır.
Bu Nietzsche’nin en çok tiksindiği şeydir:
Güçsüzlerin iktidar numarası.
⸻
Nihat Genç Perspektifinden: “Vatanın Haritasıyla Oynamak, İhanetin En Son Boyutudur!”
Yahu arkadaş, bu neyin barışı?
Barış diyorsun, ama haritayı masaya seriyorsun!
Bayrakla kavgan var, dille derdin var, üniter devletle hesabın var…
Senin derdin barış değil, parça parça Türkiye!
Bakın buradan söylüyorum:
Bu üçlü koalisyon — AKP, MHP, DEM — hepsi aynı kukla tiyatrosunun değişik tiplemeleri.
Biri “dindarım” diye gelir, diğeri “milliyetçiyim” diye… Öbürü zaten açık açık “federasyon isterim” der.
Ama hepsinin finali aynı yerde buluşur:
Türksüz, Atatürksüz, üniter devletsiz bir Türkiye!
Bu ihanettir!
Ama öyle sıradan değil…
Bu, ihanetin nükleer boyutudur!
Bu, düşmanı sınırdan içeri sokmadan, kaleyi içerden teslim etmektir.
Bu, yüz yılın rövanşını Lozan’dan almak için İngilizlerin eline haritayla gitmektir.
Ve MHP mi?
Yahu sizin kırmızı çizgileriniz vardı!
Bir zamanlar “Kandil yıkılsın, bölücüler Meclis’e giremez” diyenler, şimdi açılım masasında terlikli oturuyor.
“Terörsüz Türkiye” mi?
Buyurun size:
Silahı bırakmış gibi yapan, ama fikirde aynı bölücülüğü sürdüren DEM;
Makyajla milliyetçi geçinen, ama koltuğu için susan MHP;
Ve zaten bu işin ihalesini çoktan Washington’dan almış AKP!
Bir milleti, toprağını, bayrağını, dilini masa başında parça parça dağıtmak ne demek ya?
Barış, milletin iradesiyle yapılır.
Ama burada millet yok, sadece bölücülerin, rantçıların ve ihanetin koalisyonu var!
Ve unutmayın:
Bu millet sessiz kalıyorsa korktuğundan değil…
Yumruğunu sıkıyordur!
⸻
Sonuç: Bu Yaklaşım İhanetin Kaçıncı Boyutu?
Bu yaklaşım artık siyasi ihanetin son evresidir.
• Birinci boyut: Bölücüyle masaya oturmak.
• İkinci boyut: Üniter yapıyı sorgulamak.
• Üçüncü boyut: Bu planları halka “barış” ve “kardeşlik” diye yutturmak.
• Dördüncü ve nihai boyut: Devleti, vatanı, milleti masa başı bir senaryo uğruna fiilen tasfiye etmektir.
Yani bu artık ihaneti geçmiştir.
Bu, vatansız bir gelecek inşa etmenin planlı programlı ve kılıfına uydurulmuş halidir.
Ve milletin buna cevabı, Atatürk’ün “ya istiklal ya ölüm!” sesidir.
Selahattin Demirtaş niye içeride? “önder apo’nun heykelini dikecez”dedi, suçsa Bahçeli de dedi, hatta meclise çağırdı, videolu propaganda yapıyor terörist başı…
Nihat Genç abimizin yazı ve konuşmalarından esinlenerek oluşturulmuştur:
“Kalleş Açılımlar Ülkesinde Son Perde: Kayıp Zihinler, Satılık Cümleler”
Nihat Genç tarzında yorum
Yine geldiler…
Silahları yakmışlar, öyle diyorlar.
Kimi kandırıyorsunuz? Yaktığınız, Türk milletinin yıllardır ciğerine oturan ağıtların külleri mi? Yoksa her bahar yeniden patlayan pusuların, dağlarda gömülen gençlerin, şehirlerde bombalanan anaların, çocukların anılarını mı?
Silahı kimle bıraktınız?
Nerede bıraktınız?
Hangi mağarada, hangi kampta, hangi siyasi anlaşmanın loş odasında, hangi dış mihrakın gölgesinde bu pazarlığı yaptınız?
Bir zamanlar “ne mutlu Türküm diyene” pankartlarını indirirken alkış tuttuğunuz sokaklar, şimdi size “çözüm” diye allayıp pulladığınız ihaneti meşrulaştırma yolları mı oldu?
Açılım demekmiş bu…
Yani Türk milletinin tarihini, kültürünü, ordusunu, dilini, birliğini açmakmış masaya…
Peki kimle?
Bin yıllık bu topraklarda devlete kurşun sıkanla, hendek kazanla, çocuk kaçıranla, silah doğrultanla.
Ve bugün bu ülkenin siyasi liderlerinin kapısına yanaşıp ‘barış’ adı altında bir başka emperyal oyunun perdesini açanlarla.
Ey bu açılıma destek verip teröristlere sn diyenler !!!
O kapıdan girerken neyin pazarlığını yapıyorsunuz?
Bu milletin birliğini mi, yoksa siyasi çıkarlar uğruna susmayı mı?
Kandil’in gölgesinde uzanan bu yolun sonu, Musul’dan Hatay’a, Diyarbakır’dan Ankara’ya kadar Amerika’nın haritasında çizilmiş, kanla ıslatılmış bir yoldur.
Atatürk bu topraklara Sevr’i yırtmak için Samsun’dan çıktı, sizler şimdi masa başında Lozan’ı delik deşik etmeye mi hazırlanıyorsunuz?
Açılım değil bu, çözülmenin öyküsüdür.
İkinci bir yüzyılda Türk milletine reva görülen şey, Atatürk’ün mirasını inkâr etmek, Türkiye Cumhuriyeti’ni çok dilli, çok kimlikli, parçalı bir vilayete çevirmektir.
Ama unutmayın:
Bu millet sizin ne konuştuğunuzu değil, neyi sakladığınızı çok iyi bilir.
Kandil’in diliyle konuşanı, Washington’un aklıyla yol alana “hain” der bu halk.
Ve bir gün, ne kadar açılırsanız açılın, Türk milletinin vicdanında o kapılar yüzünüze kapanır.
Yeter artık!
Bu ülke ne zaman ayağa kalksa, siz sırtına zincir vurmaya geldiniz.
Ama her zincir, bir gün sizi de boğar.
Çünkü bu topraklarda hâlâ “Ya istiklal, ya ölüm!” diyenlerin yürekleri çarpıyor!