Özsevi Eröz yazdı…
“Yüzyılı aşan bir zamandan beri İspanya ile Portekiz, Papa’nın verdiği izinle Yeni Dünya’yı paylaşır ve paylarına düşen toprakları dışarıdan geleceklere karşı kıskançlıkla korurken Britanya sabırsızlıkla seyirci kalmıştı. Denize tutsak İngiltere için çok acı bir şeydi bu. Ama sonunda Drake engelleri yıktı ve küçük gemisi ‘Golden Hind-Altın Geyik’ ile yasak okyanuslara yelken açtı. İspanya’nın büyük kırmızı gemileri için Drake, minik ama vızıldadığı ve soktuğu için öldürülmesi gereken bir sinekti; ne var ki sinek, yüzen şatoların bağırsaklarını deşip bir-iki kenti yakınca hatta kıstaktan geçen kutsal hazine gemilerine bile tuzak kurunca inançlarını değiştirmek zorunda kaldılar. Sinek bir eşek arısı, bir akrep, bir yılan, bir canavar olmuştu.
Armada, İngilizlere ve öfkeye kapılan denize yenik düştüğü zaman İspanya küçücük bir adadan çıkan bu yeni güçten çok korkmuştu. Ve Britanya, elini Karayip Denizi’ne uzattı: Jamaika, Barbados ve birkaç ada onun egemenliği altına girdi. Artık anavatanın ürünleri sömürgelerde satılabiliyordu. Küçük bir ülkenin sömürgelere sahip olması, bunların nüfusunun kalabalık olması koşuluyla saygınlığını arttırırdı; İngiltere de yeni topraklarının nüfusunu çoğaltmaya başladı.
Küçük oğullar, mirasyediler, iflas etmiş soylu beyler Antillere yelken açtılar. Tehlikeli bir adamdan kurtulmanın kolay bir yöntemiydi bu. Kralın ona Antillerde toprak bağışlaması, sonra da bu zengin toprağı kendisi ve İngiliz tacı yararına işlemesini istediğini belirtmesi yetiyordu.
Denizlere açılan gemiler sömürgelere gidenlerle tıklım tıklım doluydu; kumarbazlar, simsarlar, arabulucular, Anglikan Kilisesinden ayrılmış olanlar, Katolikler… Tümü toprak sahibi olmak için gidiyor ve hiçbiri o topraklarda çalışmayı düşünmüyordu. Portekiz’in ve Hollanda’nın köle gemileri, işçi arayanların gittikçe artan isteklerini karşılamak için Afrika’dan karaderili toplamaya yetişemiyordu.
Sonra cezaevinden suçlular ve Londra sokaklarından serseriler toplanmaya başlandı. Bütün gün kilise kapılarında dikilen dilenciler; büyücülükle, casuslukla, cüzzamla veya Katoliklikle suçlananlar; tümü, tümü sömürgelerdeki çiftliklere zorla çalışma sözleşmeleriyle gönderiliyordu. Bu çok parlak bir buluştu; hem gereksinme duyulan el emeği sağlanıyor hem de krallık, eskiden beslediği, giydirdiği ve astığı değersiz gövdelerden para kazanmış oluyordu. Hükümet tarafından mühürlenmiş, hazır, zorla çalıştırılma sözleşmeleri ad yerleri boş olarak bazı gemi kaptanlarına satılıyordu. Bir yandan da sıra sıra kahve, portakal, kakao ağaçları ve şeker kamışları büyüyor, adalara yayılıyordu ama Londra’nın yoksul mahalleleri gerektiği kadar kısa zamanda yeni köleler yetiştiriyordu.
İngiltere; Yeni Dünya’da valileri, sarayları ve yazmanlarıyla bir deniz gücüne dönüşmekteydi, Liverpool ve Bristol Limanlarından okyanusa açılan imal edilmiş eşya dolu gemilerin sayısı durmadan artıyordu.”
Macera arayan Henry Morgan, işte böyle bir ortamda Karayiplere giden bir gemiye ne olduğunu bilmeden anlaşmayı imzalayarak bindi. Uzun süren yolculuktan sonra Barbados’a (Minik bir İngiliz sömürgesi olan Barbados’ta ilk plantasyonları Hollandalılar kurmuştu. 1666 yılında Barbados’ta şeker plantasyonlarının sayısı 800’e ulaşıyor, köle sayısı 80 bini geçiyordu.[2]) ayak bastığında, bir çiftlik sahibinin kendisini satın alması ile işin iç yüzünü anlayabildi. On dokuz yaşına geldiğinde, dört yıldır çiftlikte, siyahi kölelerin kâhyası olarak hizmet ediyordu ancak Morgan’ın hayali; sözleşmesinin bitiminde bir gemisinin olması ve korsanlık yapmaktı. Çalıştığı süre boyunca yaptığı işlerden aldığı ‘komisyon’larla ‘Ganymede’ gemisinin kaptanlığını satın aldı.
“Henry Morgan korsanlığa başladığı zaman Darien Körfezi kıyılarında ve Karayip Adaları’nda birçok parlak isim vardı. Fransa, Hollanda ve Britanya bu adaları suçlular için iyi bir hapishane olarak görmüş ve yıllar boyu Antillere değersiz insan yüklerini boşaltmışlardı. Hizmet süreleri dolunca da bu adamlar silah çalıp İspanya ile savaşmaya başladılar. Karayiplerde, İspanya’nın Katolik ve zengin olmasına karşılık Huguenot’lar, Lutheryenler ve İngiltere Kilisesine bağlı olanlar yoksul ve perişandı. Onlar kutsal bir savaş yapıyorlardı. Önce çeteler kuruldu, sonra sekiz-on gemilik donanmalar oluşturuldu. Sonunda da binlercesi Tortuga’da toplandı.
İspanya onlarla baş edemiyordu. Onunu asacak olsa yüz kişi çıkıyordu; bunun için kentlerini pekiştirdi, hazinelerini denizden, askerlerle dolu savaş gemilerinin koruması altında göndermeye başladı. İspanyol sömürgelerindeki sayısız gemilerin hepsi bu vahşi korsanların korkusundan denizden çekilmiş gibiydi. Hazine donanması ancak yılda bir kez anavatana doğru yelken açıyordu.
Kaptan Morgan on yıl boyunca okyanuslarda, adaların arasında ve Amerika’nın tropik yeşil kıyıları boyunca dolaştı, durdu. Sayısız şehir ve gemi yağmaladı. Artık Karayiplerde tek başına egemen olmuştu. Dünyanın her tarafından korsanlar onun bayrağı altına girmeye koşuyorlardı. Düşmanları adını duyunca korkudan titriyorlardı.”
***

“1670’te Henry Morgan’ın yakıp yıkmaya karar verdiği Panama büyük, güzel bir kentti; zengin, güçlü ve Altın Kupa adını gerçekten hak etmiş bir kent. Güzellik ve zenginlikten yana tüm vahşi Yeni Dünya’da onunla boy ölçüşebilecek bir kent yoktu.
Yüzyılı aşkın bir zaman önce Balboa [Vasco Nunez de Balboa] yeni bir okyanusun kıyısına ulaşmıştı. Dalgaların çarptığı kıyıların İspanya tacına ait olduğunu ilan etti. Kıyıda yerlilerin küçük bir köyü vardı; ismi Panama’ydı. Yerli dilinde bu, “İyi balık avlanan yer” anlamına geliyordu. İspanyollar kulübe yığınını ateşe verdikten sonra yerine yeni bir kent kurdular. İspanya’nın ağları bu küçük kentten dört bucağa atıldı.
Pedrarias [Pedro Arias Davila- Panama ve Nikaragua valisi ] ağları kuzeye taşıyıp eski Maya soyunun yaşadığı kentleri sardı. Avı o kadar verimli oldu ki, Panama’ya hepsi altından yapılma, garip bir biçimde işlenmiş yılanlar, korkunç suratlar ve küçücük oymalı böcekler gönderdi. Toplayacak değerli eşya kalmayıp tapınaklar bomboş taş odalara dönüşünce Pedrarias ağlarını insanların üzerine attı; onları kırbaçlar altında madenlerde çalışmaya sürükledi.
Pizarro [Francisco Pizarro Gonzalez], atlarla ve zırhlı adamlarla güneye yöneldi, güçlü İnka ulusunu dize getirdi. Elmaslar, tapınak duvarlarındaki altın levhalar, altından güneş simgeleri ve altın kalkanlar, tümü gemilere yüklenerek Panama’ya gönderildi. Pizarro da, yıkılmış İnka milletini kırbaçlar altında, madenlerde çalışmaya sürdü.
Yüzlerce subay, başlarına geçtikleri küçük asker topluluklarını yabanıl yerlilerin ağaç ve mağaralarda yaşadıkları doğuya ve güneydoğuya götürdü. İspanyollar orada altından burun halkaları, ayak bileklerine takılan bilezikler, altınla dondurulmuş kartallar buldular. Her şey torbalara doldurulup katır sırtında Panama’ya taşındı. Tüm süs eşyası çalındığı zaman yabanıl yerliler de kırbaçların buyruğu altında madenlerde toprağı kazmak zorunda kaldılar.
İspanyol gemiler batı yönünde öyle küçük adalar buldular ki bunların sığ koylarında gerektiği kadar derine dalınacak olursa inci toplanabiliyordu. Çok geçmeden adaların tembel halkı köpekbalıklarının yaşadığı denize dalmak zorunda bırakıldı, inci torbaları da Panama’nın yolunu tuttu.
Uzun yıllar emek verilerek yaratılmış tüm yapıtlar, değerli madenlerden göz nuru dökülerek yapılmış ince eşya sonunda Panama’ya gidiyor; orada parlak, oburlar gibi ağzını açmış eritme potaları tarafından yutuluyor ve kalın altın çubuklara dönüştürülüyordu. Ambarlar hazine donanmasının İspanya’ya yelken açmasını bekleyen altın çubuklarıyla ağzına kadar doluydu. Zaman geliyor, gümüş çubuklar ambarlarda yer kalmadığından sokaklarda tepeleme yığılıyordu. Böylelikle kent giderek daha da zenginleşiyor, görkem kazanıyordu.
Çok geçmeden tacir sınıfı tüm kıstağa egemen oldu. Kadınlarını az bulunur ipekliler içinde gezdiriyor, köleleri de sokaktan peşlerinde sürüler halinde geliyorlardı. Cenovalı köle tacirlerinin kurduğu şirket Panama’da malları için geniş bir depo yaptırdı. Depoda üst üste yığılmış kafeslerde gün ışığına çıkartılıp her yerlerinin yoklanmasını ve pazarlık konusu olmayı bekleyen karaderili adamlar oturuyordu.
Panama, İspanyol Krallığı’nın parasal yükünü taşıyor, Kralın yeni saraylarının ve savaşlarının parasını ödüyordu. Hazinesinde hazır bulduğu para nedeniyle Kral, Panama’ya bir onur sanı bağışlamıştı: Pek Soylu, Pek Sadık Panama Kenti. Kordoba ve Sevilla ile aynı düzeye yükseltilmişti, dünyanın en büyük kentlerinden biriydi.
Şehir ele geçirilemez sayılıyordu. Bir yönünden deniz onu korumaktaydı, diğer taraftan saldıracak bir ordu ise cangıldan geçmek zorundaydı. Aklı başında hiçbir kumandanın Panama’yı ele geçirme hayali kurabileceğine ihtimal verilmiyordu.
Böylece Panama’da mutlu bir yaşam sürülüyor, sıcakların bastırdığı mevsimde yeşil sayfiye yerlerine gidiliyor, yağmur mevsiminde ise şehirdeki balo ve toplantılara dönülüyordu. İşte Henry Morgan’ın yakıp yıkmaya karar verdiği zaman Altın Kupa böyleydi.
Korkunç Morgan’ın şehri ele geçirmeye geleceği haberleri yayılınca şehir sakinleri coşkulu bir hazırlığa girişti: Halk kiliselere koşuyor, günah çıkarıyor, kutsal emanetleri öpüyor ve yeniden evlerine dönüyordu. Yüzlerce papaz sokaklarda kutsal ekmeği taşıyarak tören alayı halinde dolaşıyordu. Kara Kardeşler gibi kimi aşırı mezhep mensupları, kendilerini kamçılıyor ve ağır haçı oradan oraya taşıyorlardı. Ne var ki yıkık surlar onarılmıyor, paslanmış toplar yenilenmiyordu.
Balboa olsa surları onartır, hendeklere su doldururdu. Pizarro’nun ordusu ise yaklaşan korsanları karşılamak için cangıl yolunun yarısına varmış olurdu. Ama o kahramanlık dönemleri geçmişti artık. Panama tacirleri hiçbir zaman kılıç kuşanmayı veya yıkılmakta olan surların onarımında çalışmayı akıllarına getirmiyorlardı.
Kaptan Henry Morgan, cangılın içinden dokuz günde geçerek 1.200 adamını Panama’ya getirdi. Hayvan derisi yemişlerdi, acı cangıl kökleri yemişlerdi, tavşan, yılan, maymun yemişlerdi. Altın sözcüğü gerçek anlamını yitirmiş olmasına karşın gene de açlık sözcüğünden daha önemliydi. Kenti savunan birlikler çil yavrusu gibi dağılmıştı. Saklanmak için cangıla doğru kaçmaya başladılar. Kimi ağaçlara tırmanıp yaprakların arasında gizlendiler kimi dağlara tırmanıp izlerini kaybettirdiler, bir daha asla bulunamadılar. Altın Kupa, Henry Morgan’ın ayaklarının dibinde kıpırtısız yatıyordu.”
***
Korkunç Kaptan Henry Morgan, Panama’yı yağmalayarak yakıp yıktıktan sonra nasıl Amiral Sir Henry Morgan oldu?
İspanyolların Yeni Dünya zenginlikleri sömürüsünde ele geçirdiklerinde gözü olan İngilizler, bilhassa I. Elizabeth’in izniyle Karayipler’de korsanlık yapmaya başladılar. “Devlet Korsanlığı” tanımını dünya literatürüne kazandıran İngiltere, bir yandan Doğu Hindistan Kumpanyası ile Asya’da sömürgecilik faaliyetlerini devam ettirmekteyken bir yanda ise Yeni Dünya’ya yerleşmeye ve kolonileşmeye çalışıyordu.
İspanya ile barış dönemlerinde bile süren İngiliz korsanlığının en bilinen ismi Francis Drake’di. Ele geçirdiği gemilerle bir servete sahip olan Drake’i durdurmak için kıyı şeridine İspanyollar tarafından kaleler inşa edilmeye başlanmıştı. Karayipler’in en meşhur korsanı ise Henry Morgan’dı. Morgan, Panama’yı yağmaladıktan sonra bizzat Kral tarafından İngiltere’ye çağrılarak Sir unvanı ve Jamaika Valiliği görevi verilmişti. Morgan örneğinde olduğu gibi korsanlar, İngiliz çıkarlarıyla çatışmadıkları sürece yaptıkları yağma ve cinayetler için kanunla cezalandırılmıyorlar hatta aldıkları unvanlarla fazladan koruma sağlamış oluyorlardı.
Aynı dönemde, Avrupa’da Katolikler ve Protestanlar arasında 1568 de başlayan 30 Yıl Savaşları ve 80 yıl Savaşları devam etmekteydi. Protestan İngiliz ve Hollandalılar, Katolik İspanya’ya karşı mali çökertme yöntemine dayanan bir taktik de izliyorlardı. İspanya daha 1543 yılında krallık gelirlerinin %65’ini yıllık dış borç taksiti olarak ödemekteydi. Kalan gelirlerin bir kısmıyla da Alman, Flaman ve İspanyol bankacılara faiz ödenmekteydi. Savaş yüzünden borç batağına sürüklenen İspanya’nın Yeni Dünya’dan elde ettiği gelirler hem korsanlar aracılığıyla azaltılmaya çalışılıyor hem de savaş sonunda yapılan ticaret anlaşmalarıyla İspanyol şehirleri yabancı mallara boğularak İspanyol sanayisinin gelişimi engelleniyordu.
17. yüzyılın sonuna gelindiğinde İspanya, Amerika’daki kendi sömürgelerinin ticaretinin ancak %5’ini kontrol edebilmekteydi; bu ticaretin toplamının üçte birine yakını Hollandalılarla Flamanların, dörtte biri Fransızların[3], beşte birinden biraz fazlası Cenevizlilerin, onda biri İngilizlerin, bir o kadara yakını da Almanların elindeydi. İspanya, koca Amerika’nın o eşsiz hazinelerini din savaşlarında işte böyle tüketti.[4]
Karayip Korsanları’nın final sahnesi nasıl çekildi?
Elbette bu eşsiz hazineler ve bunlar için yapılan savaşlar hemen bitmedi. 65 yıl önce din uğruna ittifak edenler bu kez yine paylaşım için 1701’de savaşa tutuştular (Veraset Savaşları). Savaşın asıl amacı Fransa’nın Avrupa’daki yükselişini önlemekti. Aynı zamanda bu kez Fransa devlet korsancılığının himayesindeki Fransız korsanlar, Karayipler’deki köle ticaretine el attıkları ve gelirleri düşürdükleri için can sıkmaktaydılar. Köle ticaretinin kârına göz koyan korsanların sayısında patlama yaşanınca İngiliz Kraliyet Donanması insanlık ve kölelerin özgürleştirilmesi adına (!) yakalandıklarında idam cezasıyla korsan avına çıktı. Böylece yavaş yavaş bir dönemin sonuna da gelinmiş oldu.
[1] John Steinbeck’in Henry Morgan’ın hayatını anlattığı romanı.
[2] Eduardo Galeano, Latin Amerika’nın Kesik Damarları, s.94
[3] Malta Şövalyeleri , Fransa Kralı XIV. Lois adına, Karayiplerdeki Saint Martin, Saint Croix, Saint Cristophe ve Saint Barthelemy adalarını yönettiler.
[4] A.g.e., s. 43
Devlet = Devlet degildir ! Devletten ne anladiginiza bagli.
Her yigidin bir yogurt yigisi vardir,denir. Devlet iste o`dur !!!!