Edebiyatta Batı’nın çürükleri

Aykut Tayfur yazdı

Edebiyatta Batı’nın çürükleri

Çocuktum, gördüğüm bildiğim bir gökyüzü vardı. Türlü şekillerde olan bulutlara bakarım. Durmaz hayal gücüm, görmediklerimi, bilmediklerimi ararım gökyüzünde. Gece olur sonsuzluğa dikerim gözlerimi. Köyünden ötesini görmemiş bir çocuk dolaşır sonsuzlukta. Ne zaman ay, hilal olur, ne zaman yanına kalbimi zapt eden bir yıldız yaklaşır, ay bir elimden tutar, yıldız bir elimden. Çocuk aklı bu; sonsuzluğu arıyor işte, nasıl çıksın gökyüzüne?

Bir ruh düşer toprağa o gün, gâvur soylu bilmez, apar topar toplar tezgâhını, kaçar yıldırımdan, yağmurdan, pusar bir köşeye şeytanın yaveri sıçan. Kulaktan kulağa dedikodusu yayılır; filanca yere yıldırım düşmüş. Düşen ruhumdur, cahil ne bilsin, yok ki bir ruhu. Şeytana emir vermişler, işgal eyle Anadolu’yu. Ürkmüş iblis, girememiş bu mâbede; fareler, sıçanlar besleyip büyütmüş öfkesinden, salmış toprağa, “kemirin buraları”…

Ay ve yıldız sessiz, ben şaşkın dilsiz… Meğer parıltıların gökten yere aksi düşmez, yerden göğe çıkarmış. Yıldız bildiklerim burada yaşarmış. Al bir ırmak akıyor, nöbetinde 57’inci Alay. Yunus, asası elinde karış karış dolaşıyor… Peygamberler Urfa’dan gelmiş her şehrin başında nöbetteler. Bu al ırmak besler toprak üstünde çınarı, zeytini, çalıyı, dikeni ve milletini. Keşiş sakın kesmeye kalkmasın birini. Unuttu gafil evveli…

 

Böyledir Anadolu’nun altı. Van Gölü’nün kıyısından bakınca “aynı vatan kokusu doğusunda batısında,” demiştim. Sen ağaçları, ormanları görürsün, sarp kayaları, ovaları, çarpık yazlıklarıyla sahilleri görürsün, oysa altında al bir ırmak akar. Kimilerinin ruhu ete kemiğe bürünmeden bu ırmağa gelir. Ve onlar her yerdedir…

Aydınlar üzerine yazarken devamında özellikle de edebiyat ve romancılık konusunu irdelemeyi düşünüyordum. Edebiyat bize nerede lazım, her şeyiyle kurgu bir romanı okumanın ne faydası var? Suç ve Ceza’yı okuyunca ne elde edeceksin? Benzeri onca soru…

Ama işte, pat diye önümüze bir yazı düşüyor, “Edebiyatımızın usta kalemlerinden Selahattin Demirtaş’ın romanını zevkle okuyorum,” diyor birisi.

Hadi buyur!

Burada “Edebiyatımızın usta kalemi,” ifadesi insanları aptal yerine koymaktır. Edebiyatımıza, düşün emekçisi insanlarımıza hakarettir. Bu ifadeyi kullanan kim olursa olsun, millete böylesine yalan söylemeye kim cesaret ederse, bizlerin de ona, sen bir hiçsin. Sen bir yazar, bir aydın değilsin, deme hakkımız doğar. Nitekim kendisi fikrimizi doğruladı!

Bir toplumda herhangi bir meslekte işini kötü yapan, insanları kandıran kişiler çıkabilir. Seni kazıklayan bir mobilyacı bunu bir kere yapabilir, seni kandıran tamirci bir kere bunu yapar. Her meslekte bir sahtekâr çıkabilir ve birkaç kişiden fazlasını kandıramaz. Fakat yazarın, edebiyatçının, aydının sahtesi çıktığı zaman işte durum değişir. Bunun sahtesi diğerlerine benzemez. Ömür boyu seni kandırır. Artık insanların zihinleri ele geçirilir. Gönülleri zifte bulanır. Yaşadığımız her ciddi sorunun temelinde de bu vardır.

Bir ülkenin edebiyatçısı, romancısı, sanatçısı çatısı olmayan okulların mimarlarıdır. Hem mimarı, hem öğretmenidir. Üstelik kendinden öncekilerden alır, yaşadığı çağda üretir ve sonraki yıllara da miras bırakır.

Hadi dünyada iz bırakan romancıları örnek almayalım, ancak yazarın yaşamını biliriz, kimlerden etkilenmiş, kimleri etkilemekte ve toplumda romanlarıyla yarattığı etki nedir? “Werther’in Acıları”nı hissedip de intihar etmesin insanlar ama yansıması nedir? Tabii bu sorular gerçek bir edebiyatçıyı düşünerek sorduğumuz sorular. Diline, duyguları işleyişine bakarız; kurgusunu yaparken marangozu, terzisi yoktur romancının ama elindeki birkaç yüz sayfa romanın içinde dekoru oluşturan sözcükler vardır. O sözcüklerde sadece ustaca kullanılan bir dilin etkileri yoktur. Türlü meslekler vardır. İçinde marangozun ıskarpelayla (düzkalem) oyduğu ağacın talaşı vardır, çapa yapan ellerin nasırı vardır, üstü başı yağ olmuş tamircinin kendisi vardır.

Bunları da bazen bizzat kendisi yaşamıştır yazar. Yaşamasa görmüştür, görmese hissetmiştir. Ama yine yetmez. Üç duvar örmüş ustayla, üç yüz duvar ören usta aynı mıdır? Birinin artık metre, gönye, terazi kullanmasına bile gerek kalmaz. Bir duvar ustasında durum buyken yazarlıkta durum farklı mıdır?

Bunlar yeterli mi? Evet, genel anlamda yeterli. Peki bu soruları tüm iyi niyetimizle, bunun “Usta edebiyatçı,” dediği kişi için soralım, yanıt nedir?

Bir de nereden beslendiği, nerenin suyunu içtiği önemli! Kabul edilsin ya da edilmesin, benim için çok daha önemli bir özellik: Ülkesine, vatanına zerre sevgisi olmayandan mucize kurgular yaratsa bile hiçbir şey olmaz.

Bazı insanların isimlerini anmak bile istemem.  İşte bir tanesi, 90’ların ortasında takip ederdim. Bir iki kitabını da aldım. Okunmuyor!.. Yine de üslubu dersin. Kadın İngilizce düşünüyor, öyle yaşıyor, kendi kitlesine de öyle hitap ediyor!.. Madem bu kadar iyi İngilizce biliyorsun, git turizm sektöründe çalış, dedim, kızdı.

Bir diğeri, Elif Shafak, kadın soyadını böyle yazıyor. Orhan Pamuk, Nobel aldı: ama minarenin şerefesini balkon zannediyor… Bir de bunların yaşam biçimleri: Nagehan Alçı ve ROK adındaki kocasıyla dost olan, yani onlarla sohbet edebilen insan!? Nobelli yazarımızın hali dostlarından belli!

Bağımsız bir fikre, akla, yüreğe ve onura sahip olmanın bir bedeli var. İnsanın her şeyden önce ilkesi olur. Hele yazarlık yolundaysan.

Yaşam savaşının içinde ister istemez farklı işleri yapmak durumunda kalıyorsun. Bu sayede de birden fazla meslekle tanışmam oldu.  Ama yazarlık kadar emek isteyen, birikim isteyen, zaman isteyen, üstelik bu süreç boyunca beş kuruş kazanmayacaksın, başka işlerini de yapamayacaksın: Böyle bir işte bu kadar kolay usta nasıl olunur? Bu nasıl bir insan aklıdır ki, birkaç tane kitap yazan birine kolayca “usta edebiyatçı,” diyebiliyorsun? Üstelik durumu, geçmişi belli olan biri için. Hadi tıynetini öğrendik, bari elle tutulur biri için bunu söyle. İnsanları bu derecede kandırmak nasıl bir kafa yapısıdır?

Nazım Hikmet’in hayatı ortada, yaşadığı sıkıntıları biliyoruz. Büyük şair nasıl yaşadı, kendi şiirlerinden ne kazandı? Peki, Zülfü L. nasıl yaşadı, Nazım Hikmet’in şiirlerinden ne kazandı? Hadi parayı geçtik, insan kazandın ve aldattın, şöhret kazandın… Doymadın! Yetmedi, kendince bir Atatürk filmi uydurdun, onu da sattın. Solculuk satarken bari virüse yakalandığın zaman Moskova’daydım falan deseydin, ne işin vardı Amerika’da?

Knut Hamsun’ın evinin önüne yazdığı kitapları bırakarak yazarı protesto eden halk için, “Halk, onu sessizce cezalandırır,” demişti 2012 yılındaki Edebiyat ve Sol adlı yazısında. Kim bilir, belki kendi sonunu yazmış bilmeden. Senin de kitaplarını evinin önüne getirip, sessizce bırakırlar mı dersin?

Knut Hamsun örneğini kaç sene önce yazmışsın. Yaşlandın artık Zülfü L. Bedenin değil, zihnin gitti gidiyor. Yoksa Selahattin Demirtaş’ı “edebiyatın usta kalemi” görmek normal aklın işi değil.

Bunlar hep hazır gıdalardan oluyor. Bırak artık solculuk oynayıp, Batı’dan beslenmeyi. Yok mu bu yaşına kadar dikili bir ağacın? Anadolu’nun çok güzel meyveleri vardır, git dalından bir meyve koparıp yemeği dene. Bak zeytin sezonu yaklaşıyor, git bir zeytinciye yardım et, biraz toprakta yorul, bir zeytin ağacının altına 100 m2 yaygı ser, dalından tek tek düşür zeytinleri, bu beton lüks binalarda tükendiniz, beyin de gidiyor. Tamamen iflas etmeden eline bir Anadolu toprağı değsin. Yoksa Knut Hamsun’ın başına gelen senin de başına gelir, bir sabah kalkmışsın, sattığın her şeyle beraber bütün kitapların kapının önünde yığılmış!

Plazalardan yazar çıkmaz, spotların altındaki makyajlı bebeklerden aydın çıkmaz. Bunlar, AVM yazarıdır, vücutları elektrik yüklü, robot gibi insanlardır. Çıplak ayağını toprağa değdirmekten korkanlar Anadolu’nun yazarı, aydını, hele hele romancısı olamaz. En azından bu toprağa hayrı dokunmaz.

Her zaman şu örneği veririm. Tolstoy, Hacı Murat romanına devedikeninin yaşama sıkı sıkıya bağlı olmasını anlatarak başlar. Bu bizdekiler romanlarına nasıl başlar, nasıl bitirir?

Devedikeninin çiçeğini görmek de yetmez, o diken ellerine batacak. Bu toprağın üstünde neler var, hangi bitkiye, türlü mahlûkata yuvadır? Kimler yaşıyor üstünde ve kimler geldi geçti?

Toprağını doğru düzgün tanımışlar mı, altında ne var? Akan o ırmaktan haberdarlar mı?

Yunus Emre’yi ciddi olarak okumayı düşündüğüm zamanlarda, rahmetli bir büyüğüm, “30’undan sonra okursan, sana dost olur,” demişti. Öyle de oldu. Ezberimde olan sözleri aklıma geliyor:

Bir pazaryeri kurulur, cümlesi kendi malını satar.

“Aşk pazarıdır bu, canlar satılır / Satarım canımı hiç kimse almaz,”

Tezgâhlar kurulmuş, kimi Atatürk satar, kimi Müslümanlık satar. Para lazım... Onur, kaç para eder ki!? Din sat, solculuk sat, milliyetçilik sat… Amerika’dan bir şeyler getir sat. Hiçbir şey yoksa, “böl böl” sat.

Ve güzelliği, canı, aşkı bedava verirsin de alan olmaz. Artık Batı’nın bu çürüklerini ve artıklarını almayın. Bakmayın onların süslü pazarlarına, kanmayın bunlara.

Bir bakın etrafınıza, Yunus’lar gelmiş de canlarını satar aşk pazarlarında.