Emperyalizmin savaş tuzakları

Emperyalizmin savaş tuzakları
Emperyalizmin savaş tuzakları

Prof.Dr.Doğan AYDAL
Yeniden Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı, Ar-GE Başkanı

Rahmetli Ebulfez Elçibey’e, özelleştirme ve enerji konularında kısa dönem danışmanlık yaptığım dönemde Azerbaycan’ı ve Asya’daki Türk asıllı Cumhuriyetleri yakından inceleme fırsatı bulmuştum.

Azerbaycan’ın kendi toprağı olan Nahcivan ile fiziki herhangi bir bağı yoktur. Ruslar Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesine sistematik olarak Ermenileri yerleştirmişler, Ermeni nüfusu yeterli çoğunluğa ulaşınca da, para ve silah yardımı yaparak Azerbaycanlılara saldırmasını sağlamışlardır. Şimdi Karabağ’da savundukları tez ise; mademki biz bu topraklarda çoğunluğuz, buralar bizim olsun şeklindedir. Bugün için sadece Dağlık Karabağ değil, Azerbaycan topraklarının %16’lık bir kısmı da halen Ermenistan’ın işgali altındadır. Ermeniler Dağlık –Karabağ bölgesini Ermenistan’a bağlayan Laçin koridorunu da ellerinde tutmak istemektedirler. Bu kazara gerçekleşirse, “oy Laçin Laçin” diye söylediğimiz Azerbaycan türküsü, bundan sonraki her söyleyişimizde bıçak gibi saplanacaktır yüreklerimize.

Problem sadece bundan ibaret değildir. Azerbaycan’a ait olan üç küçük toprak parçası daha Ermenistan içindedir. Ermenistan’a ait küçük bir toprak parçası da Azerbaycan içindedir. Yani yeni savaşlar kapıdadır.

Bu durumun farkına varan Azerbaycan yöneticilerinin yakın zaman önce başlattıkları askeri harekât ile kendi topraklarını yeniden kazanmaya başlamışlardır ve yasal gerekçeleri vardır.

Güney Azerbaycan’ın İran toprakları içinde olması, acaba bir gün iki dost ülkenin arasını açar mı diye yüreklerimizi ağzımıza getirmektedir. Bu bölgede Azerbaycan’ın güçlenmesini istemeyen İran’ın, Azeri-Ermeni savaşı boyunca, iddialara göre, Ermenistan yanında tavır koyması ve bugün de Ermenistan ile iyi ilişkiler içinde olması, tarihin ve mevcut şartların garip bir cilvesidir. Ne yapalım?  Bunun için İran’a kızabilir miyiz?

Çok yakın geçmişte, Irak’ın Şii, Sünni Arap ve Kürt bölgeleri olmak üzere üç bölgeye ayrılarak konfederasyon yapılması da bu tuzaklardan biridir ve Irak’a ve Ülkemiz dâhil komşularına hiçbir zaman huzur gelmeyecektir. Bu sebeple, komşumuz Suriye için Konfederasyon formülü ileri sürüldüğünde mutlaka karşı çıkılmalı, Suriye’nin Üniter devlet yapısı savunulmalıdır.

Yakın geçmişteki tipik örneklerden biri de Gürcistan’da yaşanan olaylardır. Batı desteğini alan Mihail Şaakaşvili GÜL devrimi adı verilen ayaklanma sonunda 4 Ocak 2004 tarihinde Cumhurbaşkanı oldu. Tarih 8 Ağustos 2008’i gösterdiğinde Gürcü birlikleri bağımsızlık ilan edilen Güney Osetya’ya operasyon düzenlemiştir ve binlerce sivil ölmüş, 2 Rus savaş uçağı da düşürülmüştür. Bunun üzerine de Rusya güçlü bir birlikle Osetya’ya girmiş ve Gürcistan ile savaşmaya başlamıştır. Beş gün süren savaş sonucunda Avrupalı Devletlerin de araya girmesiyle Rusya ile Gürcistan arasında ateşkes imzalanmıştır. Ateşkesten on gün sonra da Rusya 26 Ağustos’da Güney Osetya ve Abhazya’nın bağımsızlığını tanıyan ilk devlet olmuştur. Bu operasyonda Rusların yoğunlukta bulunduğu Osetya ve Abhazya’nın kullanılması yukarıda ifade ettiğimiz etnik unsurlarla ile ilgili problemleri teyit etmektedir.

Müteakip yıllarda Gürcistan Cumhurbaşkanı Mihail Şaakaşvili’nin uzaklaştırılması için başlatılan iç savaş da bu tezimizin başka bir delilidir. Bu savaşta başta Abhaz ve Osetya özerk bölgesi olmak üzere etnik unsurlar Gürcistan Hükümetine karşı kullanılmıştır.

Yakın zamanlardaki nüfusa dayalı çıkartılan savaşlara bir başka örnek de Ukrayna içinde Rusların yoğun olduğu Doğu Ukrayna’da Donbass adı verilen bölgede çıkan savaş ile Kırım’da çıkan savaştır. Kırım’da Tatar nüfusu sistematik olarak azaltılmış, bu bölgelere Rusların göçü sağlanmış( Tablo 1), daha sonra da ilhak edilmiştir.

Benzer olayların Kazakistan’ın Kuzey kesiminde de çıkması an meselesidir. Bu sebeple Kazakistan önceki Başkenti Almatı‘yı bırakarak daha kuzeyde bulunan Astana’yı Başkent yapmıştır.  O bölgeye Kazak nüfusu kaydırarak bu tehlikeyi önlemeye çalışmaktadır. 

Ukrayna’da portakal ihtilali, Gürcistanda Gül ihtilali adını alan ihtilallerin Kırgızistandaki ismi Lale ihtilalidir. Bu ayaklanmaların arkasında George Soros’un olduğunu belirten yüzlerce haber ve makale internette dolaşmaktadır. Yani bu ayaklanmalar bir merkezden yönetilmektedir. Bir merkezden yönetilmemiş olsaydı Gürcistan eski Cumhurbaşkanı Mihail Şaakaşvili’nin Ukrayna serüveni sadece filmlerde olabilirdi.

Gürcistan'da 2004 - 2013 yılları arasında Cumhurbaşkanlığı görevinde bulunan Mihail Saakaşvili Gürcü pasaportunu iade ederek Ukrayna’ya geçer.  2015 yılında Ukrayna Cumhurbaşkanının teklifiyle Odessa valisi olur. Kendisine bu imkânı tanıyan eski arkadaşı Petro Proşenko’yu kısa süre sonra yolsuzlukla suçlayarak, Valilikten istifa edip Yeni Güçler adlı bir parti kurup lideri olur. Petro Proşenko, Şaakaşvili’nin pasaportunu iptal edip kendisini sınır dışı edinceye kadar birçok olay olur. Mihail Şaakaşvili şimdi Hollanda’dadır ve problem devam etmektedir. Kendimize şimdi şu soruyu sormalıyız; Merkezi bir güç olmadan Gürcistan’da Cumhurbaşkanlığı yapmış bir kişinin Ukrayna gibi farklı ülkede Vali yapılması ve sonrasında Başkanlığına getirilme ihtimali nedir? Bekleyip göreceğiz.

Gelin isterseniz Asya tarihine yakından bakıp benzer örnekler olup olmadığına ve ne tür problemlerin oluştuğuna bir göz atalım.

İngiliz ve Rus imparatorluklarının(SSCB dönemi dâhil) yüzyıllar boyunca uyguladığı bir temel taktik vardır; böl ve yönet. Dünyanın bugünlerde çektiği birçok sıkıntının altında bile bu iki ülkenin yüzyıllar boyunca uyguladığı bu taktik vardır. Her iki ülke de, bir yeri işgal etmiş, yıllarca kullanmış ve bir sebeple o ülkeden çekilmek mecburiyetinde kalmışlarsa, bu sefer de farklı bir taktiği devreye sokmuşlardır. Ayrılacakları bölgenin sınırlarını farklı ülkeler arasında paylaştırmaktadırlar. Bunu yaparken onlar da bilmektedir ki, bu sınır bölünmeleri bir gün nasıl olsa bir başka savaşın sebebi olacaktır. Böyle bir muhtemel savaşta yeniden devreye girip söz sahibi olma ve dolayısıyla yeni bir rant sağlama ihtimalleri daima vardır. Azerbaycan kuzey ve güney olarak boşuna mı bölündü sanıyorsunuz? İngilizler’in 1948’de Pakistan ve Hindistan’ın sınırlarını tanımlanırken, Pakistan’ı, Pakistan ve Bengaldeş olarak iki parçalı olarak yapmaları da bu sebeple idi.

Nitekim doğuda kalan Bengaldeş kısa bir müddet sonra ayrılmış ve bağımsız bir devlet olmuştur. Belucistan’ın, İran, Afganistan ve Pakistan arasında üç parçaya bölünmesi de bu sebepledir.

 Maalesef Pakistan içinde kalan kısım petrol bulmaya en müsait ortamlardan biridir. Gwadar adlı bu bölgede de birçok karışıklık çıkmaya başlamıştır. Yakında Belucistan kurtuluş ordusu adı altında bir gurup kurdurulmuş ve vur-kaç savaşı başlatılmıştır. Büyük Ortadoğu Projesi adı çerçevesinde planlanan Ortadoğu haritasında da bu bölge ayrı bir Devlet-Belucistan olarak çoktan tanımlanmıştır.

 Bugün “Kaşmir’e niye üç ülke sahiplenmek istemektedir, Pencap niye iki parçaya bölünmüştür” diye hiç düşündünüz mü?

Bugünler de çok fazla işittiğimiz bölge isimlerinden biri de Arakan’dır. İngilizler’in yıllarca hükmettiği bu bölgelerde bağımsızlık verirken sınırları da kendileri çizmişlerdir. Dört milyon civarında Müslüman nüfusun bulunduğu bu bölgeyi bile bile Bengladeş’ten ayırarak Budistlerin çoğunlukta olduğu Myanmar’a (Burma) bağlamışlardır. Bu gelişen olayları oluşacağını bile bile bu ayırımı yapmışlardır

Osmanlı İmparatorluğu dağılırken sınırlar niye bu kadar çok parçalı, bölüklü olarak çizilmiştir diye hiç düşündünüz mü? Hatta Türkiye ile Irak’ın sınırı çizilirken sınır neden kontrolü zor olan kısımdan, dağların üzerinden geçirilmiştir diye hiç düşündünüz mü? Ortadoğu bugün hala kan ağlıyorsa, bu kan gölünde özellikle İngilizlerin bu taktiklerinin payı çok büyüktür. Bunu İngilizler yapar da Ruslar geri mi kalır! Özellikle Çarlık Rusya’sı sonrasında, SSCB döneminde bu iş o kadar abartılmıştır ki, sadece Türk asıllı Cumhuriyetlere ait sınırlar bölünmemiş, her ülke içinde belli alanlara komşu ülkeden insanlar getirtilip yerleştirilmiştir. Bu bölgeler, daha sonra küçük adacıklar şeklinde komşu ülkenin sınırları olarak kabul edilmiştir. Bu bölümün ilk planda rahatlıkla anlaşılmayacağını biliyorum. Zira okurken bile “yok artık bu kadarını da yapmamışlardır” diye düşünüyor insan. Bu bölümü okurken de haritalara bakılması, konunun anlaşılmasını çok daha kolaylaştıracaktır.

Kafkaslarda yeni bir düzenlemeyi kendi açısından emniyetli gören SSCB, bu bölgede çoğu Türk asıllı ve Müslüman olan halkın önemli bir kısmını, Ahıska Türkleri başta olmak üzere,  Stalin’in emri ile 1944 yılında Asya içlerine sürmüştür. Bu bölgeye bir kısım Rus asıllı vatandaşlarını yerleştirdikten sonra da bölgede küçük otonom bölgeler oluşturmuştur. Abhazya, Osetya, İnguşya, Dağıstan, Karaçay, Kabartay, Çeçenistan, Çerkezistan, Adige, Kalmık, Acarya gibi adlar altında, küçük tespih tanelerine dönen bu topraklarda, yazılı ve görsel eğitim ile halkı birbirlerine yabancılaştıracak ne varsa yapılmıştır.

Türkiye ve Azerbaycan’daki bazı bölgelerdeki etnik dağılımlar kasıtlı olarak değiştirilerek haritalar hazırlanmıştır.

Birçok sebeple birbirine kırdırılan bu halkların bir araya gelmesi, her geçen gün çok daha güçleşmektedir. Bunun için Rusya’ya kızabilir miyiz? Kendisi için doğru ne ise onu yapmaktadır.

Tacikistan ve Özbekistan arasındaki problemlerin başlangıcı ise 1924 yılına kadar dayanmaktadır. Farklı etnik gurupları karıştırıp bir arada tutarak merkezi hükümete karşı bir güç oluşmasını engellemek isteyen SSCB, Tacikistan’ın önce Özbekistan içinde kalmasına karar verir. Daha sonra karar değiştir ve 1929 yılında belli toprakları ayırarak Tacikistan adlı ayrı bir cumhuriyet kurar. Bu ayırım yapılırken, Özbeklerin ve Taciklerin yoğun olduğu bölgeler dikkate alınarak sınırlar çizmiş olsa, ileride problem olacak unsurlar azaltılmış olacaktı. Ancak böyle yapılmamış, bilhassa nüfus karışıklığı sağlayacak bir şekilde sınırlar çizilmiştir. Taciklerin çok yoğun olduğu Semerkant ve Buhara şehirleri, Sughd bölgesi, Özbekistan sınırları içinde bırakılmış, buna karşılık Özbeklerin yoğun olduğu Havcent ise Tacikistan içinde bırakılmıştır. Sadece bu sebeple her iki ülke de defalarca karışmış-karıştırılmıştır.

Özerk Karakalpakistan Cumhuriyetinin Özbekistan içinde kalmış olması şimdilik problem gibi durmasa da, yarın Aral havzasında petrol veya doğalgaz bulunduğu zaman olacakları tahmin etmek bile istemiyorum.

Bu kadar karışıklığı az bulan Sovyetler, Kırgızistan içinde de dört küçük bölgeyi Özbek toprağı olarak ilan etmişlerdir. Bu bölgeler Sokh ve Shakhrimardan şehirleridir. Diğer iki küçük parça ise Chuy-Kara (Kalacha) ve Dzhangail bölgeleridir. Bu iki şehirden Sokh şehrinin nüfusunun Özbek asıllı olduğunu düşünüyorsanız hata yaparsınız. Zira bu bölgedeki 80000 kişilik halkın %99’u Tacik’dir. Ne garip değil mi? Ülkenin adı Özbekistan, halkı Tacik, bulunduğu yer ise Kırgızistan toprağı içinde bir alan. Shakrimerdan şehrinin 6000 kişilik nüfusunun %90’ı ise Özbek’dir. Bu durumda kavga çıkmazda ne olur? Hele bu parçalardan küçüklükleri sebebiyle haritada dahi gösterilemeyen Chuy-Kara bölgesinin 3 km2, Dzhangail bölgesinin ise 6 km2 olduğu düşünülürse, bu bölgelerin bir vücut içine girmiş yabancı bir madde gibi sürekli olarak rahatsız etmesi kaçınılmaz olacaktır. Kırgızistan içindeki bu dört yabancı parçacıktan başka, tapusu Tacikistan’a verilmiş iki parça daha vardır. Bu bölgeler Vorukh ve Kairagach ‘dır. Bunlardan Vorukh bölgesinde yaşayan 35000 kişilik halkın %95’inin Tacik olduğunu düşünürseniz, bölgedeki halkı birbirine düşürecek nifak tohumları daha da rahat görülebilir.

Kırgızistan’ın Özbekistan’la olan 130 km uzunluğundaki sınır problemleri, birbirlerinde kalan şehir problemleri ve küçük alanların(adacıkların) problemleri karara bağlanmadıkça bela kapıda demektir. Özbekistan’ın Tacikistan ile olan İsfara vadisi problemi sonuçlanmadıkça, bu ülkelerin herhangi bir sebeple savaşmaları an meselesidir. Ruslar bölgenin huzurlu olması için değil, olmaması için ne mümkünse yapmışlardır. İlerleyen satırlarda da göreceğimiz gibi bu adacıklar ve şehirler, sahipleri olan ülkeler tarafından hep bir terör üssü gibi kullanılmış ve bugünlere kadar uzanan problemlerin sebeplerini oluşturmuşlardır. 2005 yılında Cumhurbaşkanı Askar Akayev, 2010 yılında Kurmanbek Bakiyev devrilmiş, bugünlerde olaylar yeniden başlamış ve Cumhurbaşkanı Ceenbekov devrilmek üzeredir.

Sonuçta, Özbekistan, Tacikistan ve Kırgızistan, sanki bile bile tekrar Rusya’ya doğru itilmişlerdir. Bunda sizce de bir yanlışlık yok mudur?  Acaba bütün bu planlar, CFR’nin arka odalarında pişirilip Dünya piyasasına sunulan yemekler midir? Ekonomik potansiyeli bulunan bölgelerin, müslümanların ellerinde olmasındansa, Rusya’nın elinde olmasının tercih edildiğinin bir göstergesi midir? Bunu, zaman içinde farklı örnekler ile göreceğimiz endişesi de taşımaktayım.

Bu bakımdan Ülke idarecilerimizin ABD ve Rusya’nın her hamlesini onlarca kez gözden geçirmelerinde fayda vardır. Büyük bir iddia gibi gözüktüğünü bilmekle birlikte, ABD ve Rusya’nın, belli alanları paylaşmak için kapalı kapılar arkasında anlaşma yaptıklarının yüzlerce örneği vardır.

Türkiye özeline gelirsek; Geçmişte yaptığımız en büyük yanlışlardan biri, Doğu ve Güneydoğu’daki illerimizi bölerek yeni şehirler oluşturmak olmuştur. Bunda amaç bu küçük şehirlere Yasaya göre en az ikişer milletvekili kontenjanı vererek Kürt asıllı bir partinin meclise girmesini sağlamaktır. Böylece TBMM’de sesleri duyulacak ve görüşlerini rahatlıkla ifade edebileceklerdir. İyi niyetle bakıldığında amaç buydu. Bilerek veya farkında olmadan Kürt asıllı yurttaşlarımızın bulunduğu bölgelerin sınırları dikkate alınarak yapılan bu yeni şehirlerin sınırları, daha sonraları PKK gibi örgütlerin kullandıkları en önemli malzemelerden biri olmuştur. Milletvekili başına onbeş – yirmi bin oy karşılığı iki veya üç milletvekili çıkaran bu iller, nüfusları çok az olmasına rağmen harita üzerinde önemli alanlar oluşturmuştur. Her seçim sonrası Medya’da malum bir partinin kazandığı bölgelere farklı bir renk verilmiş, sanki o bölgede yaşayanların hepsi ayrı bir ülke istiyormuş gibi takdim edilmiştir. Devlete düşen görev mevcut seçim sonuçlarını dikkate alarak bazı illeri tekrar birleştirme yaparak bu yanlış görüntüyü ortadan kaldırmak olmalıdır.

Suriye ve Suriye’liler ! 2011’den beri siyasi hayatımızın bir yerlerinde, gündelik konuşmalarımızda mutlaka varlar. Bu yazı, Suriye konusunda Hükümet kararlarımızın tartışıldığı bir yazıdan ziyade yetkililerimizi düşünmeye ve kararlarını gözden geçirmeye yönelik bir yazı olacaktır. Konu, sayıları 4-4,5 milyon civarına ulaşan Suriye’li mültecilerdir. Vatandaşlarımızın bir kısmı Suriye’li mültecileri büyük bir hüsnü kabul ile karşılamış ve ellerinden geleni yapmışlardır ve yapmaktadırlar. Diğer bir kısmı ise gelenlerin sayılarının fazlalığı karşısında önce şoka uğramış, sonra gelişen birçok olumsuz olayla birlikte alerji duymaya başlamışlardır. Suriye’lilerin çok daha ucuza iş yapmaları, düşük gelirli olup, iş arayan insanlarımızda da farklı bir rahatsızlık oluşturmuştur.

Ancak, tarihten gelen “Ensar” geleneklerimizle biz Kafkaslardan, Balkanlar’ın her yanından, Ortaasya’dan göçen yüzbinlerce soydaşımıza, dindaşımıza topraklarımızı açmış bir milletiz. Bu problemi de bu şekilde algılamamız, kabul etmemiz gerekir diye düşünenlerimiz de vardır. Ancak, İnsan olarak bu olaya tabii ki çok üzülmekle birlikte, “ne oluyor” konusuna farklı açılardan bakıp Ülkemiz adına yorumlamamızda fayda vardır.

 Önceki toplu göçlerin kısa süre içinde en kalabalık olanı Bulgaristan’dan olan göçtür ve 300.000 kişi civarındadır. Ülkemiz bütün bu göçleri başarı ile savuşturmayı başarmıştır. Balkanlardan gelen kişiler birçok şehre dağılmış, daha önce gelen Balkan göçmenlerinin de destekleriyle sıkıntılı günlerini atlatmışlardır. Benzer şekilde, ama daha az sayılarda Kafkaslardan göçüp gelenler de, daha önce ülkemize yerleşen ve farklı şehirlerde konuşlanmış Tatar, Abhaz, Çerkez, Gürcü asıllı arkadaş ve akrabalarının yardımıyla sıkıntılı süreçlerini kolaylıkla atlatmışlardır.

Ancak bu sefer durum farklıdır. Gelen Suriyeli göçmenler sınırlara en yakın şehirlere yerleşmeyi tercih etmişlerdir. Birleşmiş Milletler Göç komisyonunun raporuna göre, Kilis ve Hatay başta olmak üzere Gaziantep, Şanlıurfa ve Mardin’de Suriye asıllı göçmenlerin oldukça yoğun olduğu gözlenmektedir.

Bu kişilerden bazı seçilmişleri özel olarak eğiten guruplar da türemiştir. Eylül 2018 tarihine kadar, özel eğitilen, iş bulunan kişilerin sayısı  23721’dir. Birleşmiş Milletler Yüksek Göç Komiserliğince bu kişilere ödenen para 100 milyon doların çok üzerine çıkmıştır. Devletimiz, UNHRC, Yuva Association, Habitat, UNİDO, İLO, Kudra, STL, WHH kurumları tarafından seçilen bu kişilerin niçin ve hangi kriterlerle seçildiği konusunda inşallah kontrol fırsatı bulmuştur. (https://data2.unhcr.org/en/documents/details/67454).

Suriye’lilerin yerleştiği şehirlerimizde arapça yazılı tabelaların artışı Ülkemizin bu bölümlerini kültürel bir deformasyona da uğratmaktadır. İngilizce yazılmış tabelaların fazlalığına tedbir almakta zorlanan ülkemiz çok yakında arapça yazılı tabelalarla da uğraşmak mecburiyetinde kalacaktır. Bugün Kilis şehrinin nüfusunun maalesef %90 kadar Suriyeli göçmenlerden oluşmaktadır. Hatay, Adana, Şanlıurfa ve Gaziantep şehirlerimizin her birine 500.000 civarında Suriyeli yerleşmiş durumdadır. Bu nüfus her sene süratle artmaktadır. Geçen sene Türkiye topraklarında doğan Suriyeli çocuk sayısı 453.000’dir.

Esas tehlike ise yukarıda anlatılanlardan hiçbiri değildir. Esas tehlike bu tip göçler sonunda göç eden gurupların emperyalist ülkelerin emellerine alet olmaya müsait guruplar haline kolaylıkla gelebilmesidir. Hele de bu guruplar bir bölgede yığışmışlar ise bu durum ülkenin parçalanmasını, iç savaşı kolaylaştıran unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Çok yakın zamanda Yugoslavya’nın, etnik esaslara dayalı yedi ayrı cumhuriyete, Sırbistan, Hırvatistan, Karadağ, Bosna-Hersek, Kosova ve Slovenya Cumhuriyetlerine bölünmesi; Çekoslovakya’nın Çekya ve Slovakya cumhuriyetlerine parçalanmaları en yakın örneklerdir. Yukarıda anlatılan, Kırım, Güney Osetya, Karabağ ve diğer Ülkelere ait örnek olaylar da unutulmamalıdır.

Bütün bu olayları göz önüne alarak Suriyeli göçmenlerin mümkün olan en kısa sürede kendi ülkelerine gitmelerinin teşvik edilmesi en doğru siyaset olacaktır. Bu süreç barış sağlanamaması sebebiyle uzun sürecek ise göçmenlerin sınır illeri dışındaki illere dağıtılması ülke güvenliği açısından hayati önem taşımaktadır. Bu sağlanamaz ise yüksek nüfus artışına sahip Suriyelilerin sınır illerindeki demografik yapıyı çok yakında değiştirecekleri görülmektedir. Mevcut nüfusa bir de Suriye İdlib bölgesinden göç olursa bizim için farklı bir tehlike başlamış demektir. Bu muhtemel göç mutlaka durdurulmalıdır. Ensar’ın(!) dayanacak gücü kalmamıştır. Bu tedbirler süratle dikkate alınmadığı takdirde yakında bir de etnik Suriyeliler problemi ile uğraşmak zorunda kalmamız kaçınılmaz olacaktır. Suriye’lilere toptan vatandaşlık hakkının verilmesi ise Ülkemiz için felaketin başlangıcı olacaktır.