1. Haberler
  2. Analiz
  3. Enkazdan çıkan sonuçlar

Enkazdan çıkan sonuçlar

featured

Emre Köksal yazdı…

Atatürk, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığı gün ülkenin içinde bulunduğu durumu Büyük Nutuk’ta “Genel Vaziyet ve Manzara” başlığı altında şöyle ifade eder:

“Osmanlı Devleti’nin dahil bulunduğu grup, Dünya Savaşı’nda mağlup olmuş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir barış antlaşması imzalanmış. Büyük Savaş’ın uzun yılları zarfında, millet yorgun ve fakir bir halde. Millet ve memleketi Dünya Savaşı’na sürükleyenler, kendi hayatları endişesine düşerek, memleketten kaçmışlar. Saltanat ve hilafet makamını işgal eden Vahdettin, soysuzlaşmış; şahsını ve tahtını koruyabileceğini tahayyül ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki kabine; aciz, haysiyetsiz, korkak, yalnız Padişah’ın iradesine tabi ve onunla beraber şahıslarını koruyabilecek her vaziyete razı.

Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta…”

6 Şubat günü Kahramanmaraş merkezli gerçekleşen, onbinlerce yurttaşımızın hayatını yitirmesine-sakat kalmasına sebep olan ve tüm ülkeyi derinden sarsan deprem felaketlerinden sonra oluşan durumu, bizler de bilimsel yönteme uygun biçimde, ilk iş olarak ana hatlarıyla başlıklandırmalıyız. Başlıklandırmalıyız ki önümüzde duran dağ gibi sorunları daha fazla görmezden gelemeyelim.

TÜRK ASKERİ BEKLENENDİR

Türk milletinin, özellikle Anadolu insanının hamuru askerlikle yoğrulmuştur. Devletini asker kökenli kadrolar kurmuş, nesilleri ulus ve yurttaş olmayı askerlik ile öğrenmiştir. Anadolu insanının gözleri, her büyük felakette, hâki üniforma arar. Çünkü Türk milleti için, Ordu demek Devlet demektir. Silahlı kuvvetleri ile halk arasında, iç içe geçmiş ve koparılamayacak ve örneğine az rastlanır bir bağlılık-bağımlılık ilişkisi mevcuttur. Bu millet ordu-millettir, asker kişiliklidir. Türkiye Cumhuriyeti; şerefli, fedakâr askerlerin ve şerefsiz haysiyet tüccarlarının ülkesidir. Niyetim hamaset yapmak değil, sivilleşme ve liberal dünyaya entegre olma tartışmaları farklı bağlamlarda ele alınabilir, ki Avrupa Birliği sağ olsun, yıllardır da alınıyor. Bahsi geçen bu tespitler, toplumsal bilinçaltı üzerinedir. Bilinçaltımızı anlamaz ve reddedersek, histeri ve kaosa teslim oluruz.

Deprem felaketi ile beraber gördük ki; özellikle son 20 senedir ordusuyla gönül bağı koparılmaya çalışılan Türk milletinin, askerine bakışında en ufak bir gerileme yaratılamamıştır. Fonlanan yazarlar, vatansız siyasetçiler ve Fethullahçı teröristler tarafından “Fatih Camii’ni bombalayacağına” kadar varan akıl almaz iftiralarla etkisizleştirilmek ve zayıflatılmak istenen Türk Ordusu, milletiyle yeniden kucaklaşmıştır. Depremin ilk günlerinde duyulan “Ordu nerede?” çığlıkları ve gördükleri üniformalara yırtarcasına sarılıp ağlayan “sahipsiz ve çaresiz” insanlar bunun kanıtıdır.

HEDEFTEKİ KENT: HATAY

Bugün adına Hatay dediğimiz bölge, etkin konumu dolayısıyla yüzyıllardır Anadolu’nun anahtar şehirlerinden biridir. Petrolün ve taşımacılığının önem kazandığı 19. Yüzyıl ile beraber ehemmiyeti daha da belirginleşen kenti Türkiye topraklarına katabilmek, Atatürk’ün -kendi ifadesiyle- “şahsi davası” haline gelmiştir. Gazi Paşa, Hatay davasını öylesine içselleştirecektir ki Fahrettin Altay’a “Paşa, ben Cumhurbaşkanlığını bırakıp Hatay’a çete reisi olacağım.” diyecektir. Atatürk’ün çabaları boşa gitmemiş, Hatay 1939’da referandumla ana vatana dönmüştür.

Hatay, bugün de, Türkiye Cumhuriyeti’nin milli güvenliği için hayati durumdadır. Coğrafi konumu, deniz yetki alanlarına etkisi ve İskenderun Limanı dolayısıyla bölgemizdeki pekçok enerji ve ticaret ağını etkileyebilecek bir potansiyel barındırır. KKTC ve Azerbaycan’ın güvenliği ve çıkarları ile yakından ilintilidir. Küresel ticaret ve enerji yolları bakımından jeopolitik önemi dolayısıyla bölge, bir asır sonra yeniden hedeftedir. Deprem felaketinden önce de barındırdığı mezhepsel ve etnik ayrımlar kaşınmaya çalışılan, 2013 Reyhanlı bombalı saldırıları ve çeşitli örgütlerin eylemleriyle uzun bir süredir terörize edilmek istenen kentte; özellikle depremin ardından güvenlik zaafiyetlerinin oluşması ihtimali yüksektir.

Yaşadığı yıkıma ve kayıplarına kıyasla yardım elinin çok geç ulaştığı bölgede, çaresiz ve öfkeli halkın durumundan yararlanmak isteyen psikolojik harp elemanlarının gerçekleştirdiği mezhepsel propagandaya, yağmacılar ve çeteler üzerinden oluşturulmak istenen kargaşa ortamına ve “baraj patladı” gibi yalanlarla bölge insanının dehşete düşürülmek istenmesine hepimiz tanık olduk. Neyse ki, halkın olağanüstü sağ duyusu ve dayanışması, tüm bu enstrümanlardan daha etkiliydi. Bu çabaların süreceğine ise şüphe yoktur.

Bir diğer olası tehdit de göçe bağlı olarak bölgedeki demografik yapının bozulmasıdır. Suriyeli akını ile demografik yapısı hal-i hazırda son derece hassas durumda olan şehirden, depremin ardından yüzbinlerce yerleşik insanın göç etmesi beklenmektedir. Hatay’ın özel statüsü gereği, atadan vatandaş olmayanlara toprak satışının yasaklanması ve sığınmacıların geri gönderilmesi gibi özel önlemler ile korunması ve hiçbir siyasi hesaba ve rant peşine düşülmeden bir an önce bölge insanı için hayatın normalleştirilmesine çalışılması zaruridir. İş sahaları ve imkanları yeniden oluşturulmadan Hataylılara topraklarını terk etmemelerini tembih etmek laf-ı güzaf olarak kalacaktır.

SİYASETİN FİNANSMANI KİRLİDİR

6 Şubat Büyük Anadolu Depremi’nin ardından; bir doğal afet olarak depremin değil, usulüne uygun yapılmamış binaların öldürdüğü gerçeğiyle bir kez daha yüzleştik. Yasalar ve yönetmelikler yeterli olamamaktadır çünkü sistem topyekûn çürümüş vaziyettedir. İnşaatları gerçekleştiren kalantorlarla inşaatları denetlemesi gereken yapılar arasında geçmişin feodal ağa-siyasetçi ilişkisine benzer organik bir çıkar ilişkisi mevcuttur. Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasetini yerelden genele, küçükten büyüğe inşaat rantının finanse ettiği senelerdir herkes tarafından bilinir ve konuşulur.

Belediyesi sipariş üzerine zemine bakmaksızın imar izni verir, müteahiti malzemeden çalar, yapı denetim firması formalite bir imzayla onaylar ki firma müteahitin akrabasının yahut akçeli ilişiğinindir zaten. Özelleştirilip firmalara teslim edilen yapı denetimi sistemi, yalnızca sorumluları ve hırsızları gizleme-koruma işlevi görmektedir.

Yıllardır herkesin gözü önünde, herkesin bilip göz yumduğu ama kitaba uygun bir suç, cinayet işlenmektedir sırf makamlarından küçük adamlar pahalı otomobillere binebilsin diye. Bu kir, ellerindeki yetki ve pasta payıyla orantılı olmak üzere parti ayırt etmeksizin tüm siyasetin ve bürokrasinin üzerine bulaşmıştır. Siyasi iktidar, bu çeteleşmeler ile mücadele etmek bir yana, 20 sene boyunca politikalarıyla bu akbabaları daha da cesaretlendirmiştir. Her seçim dönemi ilan edilen imar barışları ile usulsüzlük ve kanunsuzluk popülizm adına azdırılmış durumdadır. Odaklanılması gereken konu; şeklî yönetmelik ve şartnamelerden öte, halkından yönetenine içine düştüğümüz bu yozlaşma ve ahlaksızlıktır.

ÜNİVERSİTELER ÂTIL DEĞİLDİR/OLMAMALIDIR

Önce 9 Şubat günü üniversitelerin açılması ikinci bir duyuruya kadar ertelendi, ardından bahar yarıyılında eğitimin çevrimiçi yöntemle yürütülmesine karar verildiği açıklandı. Gerekçe, depremzede vatandaşların barınma ihtiyacını gidermek noktasında KYK yurtlarından yararlanılacak olmasıydı. Elbette ki; insanımızın barınma ihtiyacı, ivedilikle çözülmesi gereken asli bir sorundur. Bu noktada eleştiriye açık olan ve dikkat çekici husus, bu ihtiyacın giderilmesi adına feragat edilebilecek imkanlar arasından akla ilk gelenin eğitim kurumu olmasıdır.

İçerisinde bulunduğumuz durumda eğitimin önemini ve eksikliğinin sonuçlarını her geçen gün daha net gözlemleyebiliyorken kolaylıkla üniversitelerden vazgeçilebilmesi, esasında siyasi iktidarın üniversitelere bakış açısının da bir göstergesidir. Belli ki iktidar sahipleri, sınavda barajı kaldırıp boş kontenjan bırakmamakla övündükleri, şehir kültürü olmayan her taşraya birer tane kondurdukları üniversiteleri; eğitim-öğretim anlamında işlevsiz buluyor, yalnızca işsizliği geciktirici ve yerel ekonomiyi hareketlendirici yönüyle kıymetlendiriyor. Buna hak verilebilir; sonuç olarak yaptığı işi, en iyi değerlendirecek olan yine yapandır. AKP iktidarı döneminde üniversiteler öğrenciyle doldurulmuş ve nitelikleri aynı oranda düşürülmüştür. Birkaç istisna dışında; akademi, var olan sınırlı bilimsel yönünü de yitirmiş ve akademik kadrolar konformist, elini taşın altına koymaktan ürken, oturduğu makamı kıymetlendirmekten ziyade makam sayesinde kıymetlenmiş adamlarla dolmuştur. Aydınlarla dolu olması gereken koltukları işgal edenler, o aydınların adını anmaya dahi korkar haldedir. Bunlar ayrıca ele alınması gereken konular. Her halükarda, kurum olarak üniversiteler daima kıymetlidir ve işlevseldir.

Üniversitelerin kapatılmasının ve öğretime çevrimiçi devam edilecek olmasının tek sakıncası eğitimin kalitesizleşecek olması da değildir. Türk halkı, her ne kadar, şartlara kolay adapte olabilen bir millet karakteri barındırsa da yaşadığımız toplumsal travma çok derin boyuttadır. Millet olarak yaşadığımız bu acıyı, ancak yüz yüze bakıp konuşarak ve dayanışmayla sindirebiliriz. Pandemi döneminde uygulanan uzaktan eğitimin, tüm dünyada, gençler arasında depresyon ve kaygı doğurduğuna ilişkin onlarca makale yayımlandı. Bir neslin karakter gelişimine en açık olunan lise döneminde bu muameleye maruz kalmasına rıza göstermişken, onları yeniden eve kapatır ve okullarından uzak tutarsanız; korkarım ki kayıp bir nesil yaratacaksınız.

NOT: Önce Fenerbahçe ve ardından Beşiktaş stadyumlarında başlayan “Hükümet İstifa” protestoları, üniversitelerin gençlerin dahil olabileceği bir toplumsal hareketten çekinildiği için kapatıldığına ilişkin teorileri akla getirmiştir.

SİYASETTE KAÇINILMAZ DÖNÜŞÜM

Travma sözcüğü, bedensel veya ruhsal bütünlükteki ani bir değişimi ifade eder. Toplumsal travmalar söz konusu olduğunda, “toplumun kolektif bilincindeki öğrenilmiş kavram ve alışkanlıkların, yeni ve beklenmedik bir olayla baş etmekte yetersiz kalması” biçiminde bir tanım uyarlayabiliriz. Bu yetersizlik, çaresizliğe; çaresizlik ise korku ve öfkeye yerini bırakacaktır.

Tarihteki hemen her büyük değişim, toplumsal bir travmanın ardından meydana gelmiştir. Travma yaratan olay sonucunda zihinleri felce uğramış geniş halk kitleleri, travma öncesi dönemin toplumsal-politik paradigmalarını reddetme ve onlardan soğuma eğiliminde bulunur. Kitleler, yeni bir hikaye talep eder ve onu ararlar. Bu arayış, genellikle varolandan daha etkin bir yapının ortaya çıkmasıyla nihayete erer. 1999 Gölcük depreminden 3 sene sonra yapılan seçimlerde, o gün var olan tüm siyasi figürlerin tarihe gömülmesi, bu durumun güncel bir örneği kabul edilebilir. Şuan yaşadığımız ve birikmiş toplumsal travmalar ise çok daha ağırdır.

Siyasi partiler istedikleri kadar görmezden gelebilir, 6 Şubat Büyük Anadolu Depremi’nin ardından Türk milletinin güncel siyasete güveni tamir olamayacak biçimde sarsılmıştır. Makuldür, değildir; sarsılmalıdır, sarsılmamalıdır konularına girmiyorum, bu bir zihnin en doğal tepkisidir: küskünlük ve öfke. Siyasetçiler ile millet arasındaki gönül bağları kopmuş, siyasette var olan her yüz bu halka yaşanan büyük acıları hatırlatacak vaziyete gelmiştir. İktidar ve muhalefet, uyguladıkları kutuplaştırma siyaseti ile saflarında konsolide ettiği bu milleti, artık avucunda tutamaz. Türk milletine Ergenekon’dan yeni bir çıkış vaadi gerekmektedir.

Halkın en çaresiz hissettiği anlarda, oluşan liderlik boşluğunu dolduran Muharrem İnce’ye bir anda ve normal durumlar için mantıksız sayılabilecek ölçüde oluşan teveccüh ve yönelişin ardında işte bu gerçek yatmaktadır. Elbette bu, sınırlı ve kısa vadeli bir yöneliş olabilir fakat istikamet belirlidir. Millet; olağanüstü şartları olağanüstü tedbirlerle aşmayı vaadedecek siyasi kadroları beklemektedir. Eğer umduğunu bulamazsa, onları bağrından çıkaracak tarihsel birikime de sahiptir.

Büyük Nutuk’tan alıntıyla başladığımız yazıyı, Gençliğe Hitabe’den bir pasajla bitirelim:

“…Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu koşullardan daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, işgalcilerin siyasi emelleriyle birleştirebilirler. Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evladı! İşte bu durum ve koşullar içinde dahi vazifen, Türk bağımsızlığını ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”

Mustafa Kemal Atatürk

 

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

1 Yorum

  1. 1 Mart 2023, 11:21

    Çok güzel bir analizle yine biz değerli okuyucularını bir kez daha aydınlatan kıymetli arkadaşım Emre Köksal’a en içten sevgi ve saygılarımı iletiyorum. Kalemine ve yüreğine sağlık.

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!