Fabrika kızı

Zekiye Yaldız yazdı...

Fabrika kızı

Zaman geçmek bilmiyordu. Duvardaki saatin akrebi bir adım oynadığında bin sene geçmiş oluyordu. Uyku, kirpiklerime yapışmış ağda gibi ağırlaştırıyordu gözlerimi. Öyle zamanlarda, mikroskobun merceğinden izlediğim dans eden filler giderek küçülüp karıncaya dönüşüyor, ne kadar soğuk su serpsem de gözlerimi bir türlü eski ayarına getiremiyordum. Gözlerimin ayarı bozulduğunda mikroskobun ayarıyla oynasam işe yarar mı diye düşünüyordum; fakat fazla sıkarsam kırarım diye korkuyordum. Mikroskobu kırmak demek o ay maaşımın yarısının gitmesi demekti. Maaş giderse neler olabileceğini düşünmek bile istemiyordum. Üstüne bir de cadı kadının azarlarını işitecektim. Belki de en ağırı azar işitmekti. Burada kadınlar da çok sert küfrederler, en derinden yaralayacak aşağılama cümlelerini nerden bulur bu insanlar hiç anlayamayacağım.

Bir puding fabrikasının pek de tatlı olmayan karanlık bir odasında geçiyordu günlerim. Gebeliğin bu en bulantılı zamanlarında karanlık odama girerken beni karşılayan etil alkol, asetan, sülfirik asit, kostik, clor, hexan, clorhate, isomily kokularına karışan çiğ süt kokusu, zaten bir çoban köpeği kadar gelişkin koku alma duyumu iyice uyarıp öğürtüyordu. Ancak işten atılma korkusu yüzünden lavaboya kusmamak için burnuma pamuk tamponlar yaparak dayanabiliyordum. Gece vardiyalarının tenhalığında burnumdaki tamponlarla çiğ süt kokusuna karşı bir kale inşa ediyor ve hamle yapamadığım bu savaşta en azından iyi savunma yapabilmek adına terimin son damlasına kadar direniyordum.

Daha geçen gün, mesai bitimine on dakika kala işi bitip koridorda gezinen Engin, “İşin bittiyse sinekliği al da sinekleri öldür!” emri veren amirine karşı geldiğinden işten atılmıştı. Yani, “Beni gündüz vardiyasına alsanız, çok zor oluyor, uykum geliyor hamilelikten.” deme şansım yoktu. Gece kokularına bir şekilde alışıyor insan, kokuların birkaç saat içinde ilk saldırganlıkları geçiyor da sabah gelecek tankere çıkıp sütleri kontrol etmek hepsinden beter. Buzda kayıp düşersem, bebeğime zarar verirsem korkularına eklenen işsiz kalma korkusu buzun kayganlığını on misli arttırıyordu. Titreyerek çıktığım tankerde yapacağım bir hata milyarlarca lira zarar yazarsa zaten kimse gözümün yaşına bakmaz, kapının önüne koyuverirlerdi maazallah!

“Tanrım, bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenme gücü ver!” diye dua ediyordum. “Bana, yavrumu sağ salim dünyaya getirip koklayabilme imkanı ver. Beni kaygan zeminlerde kaymaktan koru. Al şu burnumdaki kimselerin duymadığı kokuları duyma yeteneğini benden!” Oysa, ekmek paramdı benim burnumun o üstün yeteneği. Fabrikada tutunabilmemi, herkesler işten çıkarılırken benim barınabilmemi sağlamıştı koklama gücüm Hiçbir kimyasala gerek kalmadan en küçük bozukluğu bile burnumla algılıyordum çünkü. Milyarlarca kazanç sağlamıştır burnum bu fabrikaya. Birden vazgeçiyordum duamdan. “Yanlış anlama Tanrım, sakın biraz önceki duamı kabul etme, yoksa altı ay sonra koklamayı hayal ettiğim yavrumun da kokusunu duyamam.” diye korkuya kapılıyor, anlık zafiyet gösterdiğim için kendime kızıyordum.

“Laboratuvar nezih yer, en azından kimseyle muhatap değilsin, işini yapıp çıkıyorsun, hiç ağlama.” diyordu annem. Başımın üstünde çatı olduğundan, en azından yağmuru, güneşi iliklerime kadar hissetmek zorunda kalmadığımdan ne kadar mutlu olsam azdı ona göre. “Bak Nazlı” diyordu, “Etrafına bak, kim senin gibi bir işe girebildi akranlarından?” At çiftliğinde taş toplamaya giden Gülşen’in ne kadar zor durumda olduğunu anlatıyordu. “Sigorta da yok, başına bir şey gelse doktora gidemez. Hem zaten gündelik yevmiyeyle çalışıyor. Bugün var, yarın yok o iş de.” diye anlatınca işime dört elle sarılma şevki geliyordu.  Bütün gece ayakta durmaktan ve gebelik ödeminden somun ekmek gibi şiş bacaklarımı ovarken tatlı tatlı anlatışı beni ikna ediyordu. Bu işe sahip olmak isteyen ne kadar çok insan olduğunu anlattığında rekabet duygusuyla ateşleniyor ertesi gece mesaiye gitmek için sabırsızlanır hale geliyordum.

Annemin “Sert dur, mert ol, erkek gibi davran, kimse yanına yanaşamasın. Beş yüz erkeğin arasına gireceksin, erkek gibi durmazsan sıkıntı yaşarsın.” öğütleriyle işe başladığım ilk günün üzerinden on yıl geçmiş. İlk gün, göğün yere indiği bir yağmur yağıyordu ve ben titreyerek on dokuzuncu yaşımın ilk gününde bir saçak altında servisin gelmesini bekliyordum. Servis, fabrika çarklarının dişlilerine takmak üzere kurbanlarını taşıyordu. İki kurban verdik o servisten o dişlilere. Birkaç bacak, birkaç kol… Ne ki? Yeter ki çark dönsün.  Evet, tuttum o öğütleri; erkek gibi davrandım, hiç etek giymedim, hiç makyaj yapmadım, hiç ojem olmadı. Düğünümde beni makyajlı gören mesai arkadaşlarım nerdeyse tanıyamayacaklardı. Benim bir kadın olduğumu çoğu o gün fark etmişti.

Bin yılda bir adım ilerleyen yelkovanın belirlediği bir zamanda on yıl geçmişti işte. Şimdi,  karnımda henüz kız mı erkek mi olacağını bilmediğim bir gelecek için, umut için, sütü bozuk olmayan, emekle yeşerecek bir yaşam için öğürmeden sağlam sütleri bozuk sütlerden ayırmayı  başarabilmek dışında bir düşüncem yok. Bebeğime harika elbiseler alacağım. Onun hayatının benimki gibi sıradan ve kıymetsiz olmaması için özverinin ne demek olduğunu herkese göstereceğim.

Gece vardiyası bitip güneş soğuk bir beyazlıkla karanlığın muhteşem gölgelerini şekillendirip çatılara, süt tankerlerine çevirirken korkunç bir şey oldu: Hamileliğimin sorun olduğu, beklenen verimi alamayacaklarını düşündüklerini söyleyerek yönetim tarafından işten çıkarıldım. Tazminat verilecek, evet…  Şimdi tekrar yaşamak için savaşmaya başlayacağım. Mikroskobu kırmadım ama gene de işe yaramaz kabul edildim. Şimdi, bir lokma ekmek için, harını göremediğim ama ısısını hissettiğim doğal gaz için, çocuğuma alacağım güzel elbiseler için değil de örtecek bir parça paçavra için, üzerine yatacak samandan bir yatak için, bir kutu konserve için, portakal için savaşacağım. Maaşımı alamazsam ne olur korkuları sona erdi. Tanrı’ya yakarışlarım başka türlü yankı buldu. Demek ki olana razı olmak değilmiş benden istediği, savaşmammış. Yaşamak için savaşmak; onur için, şeref için, haysiyet için, hürriyet için değil, yaşamak için savaşmak… İnsanlığın en onurlu savaşı belki de. Çocuğuma hürriyet savaşını öğretebilmek ekmek savaşımdan başlayacak demek ki…

“Ekmek pahalı, emek ucuzdu.” Tolstoy