George Floyd’un öldürülmesi ve ABD’de ırk savaşı

Özsevi Eröz yazdı...

George Floyd’un öldürülmesi ve ABD’de ırk savaşı

Bir dönem İstanbul’da da yaşamış olan ABD’li –  New York’un ünlü zenci mahallesi Harlem doğumlu- Afro Amerikalı James Baldwin (1924-1987), eserlerinin tümünde ana fikir olarak ABD’de zenci olma temasını işlemiş bir yazar. Aslında Türkçede biz Afro-Amerikalılara ‘zenci’ dediğimizde bunun ırkçı bir söylem olarak toplumumuzda herhangi bir karşılığı yok. Ancak Amerika’da ‘negro’ kelimesi ırkçı bir anlamı içeriyor. Bu ırkçılığın en büyük tehlikesi George Floyd olayında hala da görebildiğimiz gibi, herkesin gözü önünde rahatça öldürülebilme tehlikesi.

Baldwin’i okuduğunuzda, bunun artık ABD’li siyahilerin içlerine işlemiş ve gerçekten de her yerde varolan bir yaşam biçimi olduğunu görebiliyorsunuz. Eserlerindeki zenci karakterler, bir kasabada yanlarında beyaz bir arkadaşlarıyla yan yana yürüdüklerinde (zenciler, beyazların arkasında yürümeli), gece sinemadan çıkıp evlerine giderken, kendi mahalleleri dışında vb. sürekli olarak tutuklanmak, dayak yemek ve öldürülme korkusu- baskısıyla yaşıyorlar.

“… Sen de benim kadar biliyorsun ki siyahları her zaman dövüyorlar, yani bizi o emniyet binasına alıyorlar… hatta öldürüyorlar ve kimse umursamıyor. Hiç kimse zenci bir adama ne olduğuyla ilgilenmiyor. Eğer bizi çalıştırmaya ihtiyaçları olmasaydı, hepimizi uzun zaman önce öldürürlerdi. Kızılderililere yaptılar.” ( Ne Zaman Gitti Tren / James Baldwin-1968 / YKY Yayınları, syf. 60)

“ Ölüm vardır, ölüm vardır: gerçekleştiği için dünyayı affetmenizin imkansız hatta alçaklık olduğu ölümler vardır.” (Ne Zaman Gitti Tren / James Baldwin-1968 / YKY Yayınları, syf. 20)

James Baldwin

1960’ların ABD’sinde eğitim hakkı verilmeyen, en kötü işlerde çalıştırılan, Jim Crow Yasası (1875-1968) uygulamalarıyla toplu taşıma araçları, sinemalar, tiyatrolar, kütüphaneler, asansörler, okullar, kiliseler ve tuvaletlerde yerleri beyazlardan ayrı olan siyahiler; Malcom X ve  Martin Luther King’in öncü olduğu ‘ Afro- Amerikan Sivil Haklar Hareketi (1965-1968)’ ile  bu tip ‘haklara’ kavuşmuş ve hatta ABD siyahi bir başkan görmüş olsa da Goerge Floyd’un öldürülmesinde olduğu gibi, günümüzde ırkçılık açısından değişen pek fazla bir şey olmadığını görebiliyoruz.

“ ‘Dayak’ o zamanlar, şimdikinden çok farklı bir anlam taşıyordu: örneğin babamız ‘çoraplarına kadar dövülmüş’ yani umudunu yitirmişti. O günlerde kimse ‘süper ( funky)’ olmak istemezdi: ‘funk’ kötü koku demekti; evimizi dolduran, giderilemeyen koku, mücadele kokusu, ölümle yaşamanın getirdiği mücadele kokusu.” ( Ne Zaman Gitti Tren / James Baldwin-1968 / YKY Yayınları, syf. 101)

“Fonny, onun bunun kölesi bir siyah olmayacaktı. Oysa bu düşünce, bu lanet olası özgür ülkede suçtur. İlle de birinin siyah kölesi olmak zorundasınızdır. Eğer hiç kimsenin kölesi değilseniz, o zaman kötü bir siyahsınızdır. İşte Fonny, beyazların oturduğu yere taşınmaya kalkınca polisler onun kötü bir siyah olduğunda karar kıldılar.” ( Sokağın Dili Olsa / James Baldwin-1974 / YKY Yayınları, syf.39)

“Bize sanki zebraymışız gibi bakarlardı ve zebrayı kimileri sever kimileri sevmez. Ama hiç kimse zebralara ne düşündüklerini sormaz… New York’un dünyanın en çirkin ve en pis şehri olduğuna yemin edebilirim. En çirkin yapılar ve en kötü insanlar buradadır mutlaka. Polislerin en kötüleri de buradadır. Buradan daha beter bir yer varsa, olsa olsa cehenneme öyle yakındır ki insanların yanıp kebap gibi koktuklarını duyarsınız. Ona bakarsanız New York da yazın tam öyle kızgın kokar işte.” (Sokağın Dili Olsa / James Baldwin-1974 / YKY Yayınları, syf.16 )

Aynı zamanda Afro- Amerikan Sivil Haklar Hareketi içinde bir aktivist olan Baldwin, 1963 yılında yaptığı bir konuşmada “ Beyazların dünyasının uzlaşmazlığı ve cehaletinin … tarihsel intikamı kaçınılmaz hale getireceğini görebildiğini…” söyler ve iki sene sonra 1965’te Los Angeles Watts Ayaklanması gerçekleşir. Günümüz Goerge Floyd ayaklanmasına ve 20. yy siyahi ayaklanmalarına bakmadan önce, Baldwin’in bahsettiği ‘tarihsel intikam’ın nedenlerine bir bakalım:

AFRO-AMERİKALILARIN KÖLELİK TARİHİ

Afro-Amerikalıların kölelik tarihi, aslında İspanyolların Latin Amerika’yı ‘istilası’ ile başlıyor. İstila öncesi “Yeni Dünya’nın 1492’deki yerli nüfusuna dair en son güvenilir tahminler, yaklaşık olarak 54 milyon gibi bir rakam ortaya koyuyor. 1650’de ise bu rakam 6 milyondan az.” (Karanlığın Kültürleri / Bryan D. Palmer-2000 / Ayrıntı Yayınları, syf. 227)

Yağmalanmak üzere açılan altın ve gümüş madenlerinde zorla çalıştırılan yerliler için şartlar o kadar kötüdür ki “… genellikle 4 yıl sonunda ölüyorlar.. ve anneler ise madenden kurtarmak için çocuklarını öldürüyorlardı.” ( Latin Amerika’nın Kesik Damarları / Eduardo Galeano- 1971 / Sel Yayınları, syf. 61-63)

Yerli nüfusun azalmasıyla iş gücü kaybına uğrayan ‘fatihler’, kaynakları daha fazla sömürebilmek için Afrika’dan siyah insanları kaçırarak köle ticaretine girişirler. 17. ve 18. yy. da sadece Brezilya’ya getirilen Afrikalı kölelerin sayısı 10 milyonu bulur.

“ Zenciler de çabuk ölüyordu, 7 yıldan fazla çalışabilene ender rastlanıyordu.” ( Latin Amerika’nın Kesik Damarları / Eduardo Galeano- 1971 / Sel Yayınları, syf. 81)

Altın ve gümüş madenleri azalmaya yüz tutunca sıra şeker kamışı, kakao, kauçuk, kahve, pamuk ve tütün ekimlerine geldi. Ormanlar yok edilerek plantasyonlar kuruldu ve köle ticareti daha da gelişti. Küba, Barbados, Jamaika ve Haiti köle ticaretinin yoğunlaştığı yerler oldular. 1522’den itibaren, çeşitli yerlerde başlayan köle isyanları hep kanlı şekilde bastırıldı. Başarıya ulaşan tek isyan 1791’de Haiti Devrimi olarak anılan isyan oldu. ( Bob Marley’de ‘Get Up, Stand Up’ şarkısını, Haiti’de iken 1791 devriminden aldığı ilhamla yazmıştır.) Haiti Devrimi başarıya ulaşmış olsa da Haiti, uygulanan ambargolar ve talihsiz doğal afetler yüzünden bugün dünyanın en fakir ülkelerinden biridir.

Kuzey Amerika’da, yani bugünkü ABD ve Kanada topraklarında ise ilk siyahi köleler 1619 yılında görüldüler. Virginia’ya getirilen bu kölelerin sayısı 20 civarındaydı. Aynı yıllarda, İngiltere protestan olmasına rağmen, tutucu Protestan ‘puriten’ler ‘inançlarını özgürce yaşayamadıkları’ gerekçesi ile Amerika’ya kaçmaya başladılar ve 13 Koloni’yi kurdular. Amerika’nın ‘özgürlükler ülkesi’ olarak adlandırılması buradan ileri gelmektedir. Kıtaya hakim İngiltere ve Fransa’nın Koloni Savaşları’ndan sonra (1756-1763), galip gelen İngiltere ile Bağımsızlık Savaşı’na (1775-1783) girişen 13 Koloni bugün bildiğimiz ABD’yi kurdu.

Bağımsızlık Savaşı’nda başkomutan ve ABD’nin ilk başkanı olan George Washington’ın ilk icraati ise kıtadaki Kızılderilileri temizlemeye girişmek oldu:

“İlk hedef, onların (Kızılderililerin) yerleşim bölgelerinin toptan imhası ve yıkılıp yakılması ve her yaştan ve cinsiyetten mümkün olduğu kadar çok esirin yakalanmasıdır. Şimdi tarlada olan mahsullerinin mahvedilmesi ve başka ekim yapmalarının önlenmesi zorunlu olacaktır. Bölge sadece istila edilmekle kalmamalı, tahrip de edilmelidir.” ( Savunmasız Gezegen, Çevrenin Kısa Ekonomik Tarihi / John Bellamy Foster-1999 / Epos Yayınları, syf. 53)

Kızılderili soykırımına dair ayrıntılı bilgi edinmek isterseniz Dee Brown’ın ‘Kalbimi Vatanıma Gömün’ kitabını okuyabilirsiniz. Kevin Costner’in oynadığı ‘Kurtlarla Dans’ filmi de konu hakkında izlenebilecek bir film.

Kızılderililerin ‘temizlenmesinden’ sonra İç Savaş’a ( 1861-1865) kadar olan dönemde siyahi köleler, özellikle verimli topraklara sahip güney eyaletlerindeki pamuk ve tütün tarlalarında en zor şartlarda çalıştırıldılar. Köleden doğan çocuğun da köle kabul edildiği yasa yüzünden 1860’ta kölelerin sayısı 4 milyonu aşmıştı. Amerikan İç Savaş’ından sonra köleliğin yasaklanması ile siyahlar için değişen pek fazla bir şey olmadı, eski köleler ücretli işçi oldular. Güneyin yenilerek büyük plantasyonların çökmesi ve fakirleşmesiyle, siyahlar kuzeye göç etmeye başladılar.

“Kısa sürede sefil bir alt proletarya oluşturdular; bu proletarya kentlerin dışında sağlıksız gecekondularda yaşıyordu, eğitimden yoksundu…” ( Blues / Gerard Herzhaft / Dost Yayınları, syf.24)

Köleliğin kaldırıldığı İç Savaş’tan yüzyıl sonra ise siyahlar hala ‘doğuştan aşağı bir yaratık, maymun-insan arası, uygarlaşamayan ve dolayısıyla bir insan muamelesi görmesi için neden olmayan bir varlık’ olarak görülmekteydiler.

YÜZYILDA ABD’DE SİYAHİ AYAKLANMALAR

20. yüzyılın başında beyazlar 1898 ile 1921 arasında en az 17 şehir merkezinde siyah halka, evlerine ve cemaatlerine sayısız kere toplu saldırı gerçekleştirdiler. 1921’deki Tulsa olaylarında 2 gün süren bir yangınla siyahi yerleşim yerleri tamamen yakıldı.

Siyahların ayaklanmaları ise 1917 de St. Louis’de başladı. Bunu 1935, 1964 Harlem (1943’te Harlem ve Detroit’te başlayan ve çeşitli şehirlere yayılan 240 ayaklanma)  , 1963 ‘ten 1968’e kadar 265 şehirde 341 ayaklanma, 1980  ve 1989 Miami / 1992 Los Angeles / 2014 Oakland ve Missouri / 2015 Baltimore / 2016 Milwaukee ayaklanmaları takip etti. Bu ayaklanmaların birçoğu, polisin bir siyahı dövmesi veya öldürmesiyle başlayarak en az iki düzineden fazla şehre sıçramıştır.

Günümüzde de Afro Amerikalıların yoksulluk ve işsizlik oranları beyazlara oranla 3 kat daha yüksek. Bu ise beraberinde çeteleşme, uyuşturucu, %50 oranında daha fazla erken okuldan ayrılma oranı gibi birçok sosyal problemi daha beraberinde getiriyor. Tüm bunlara rağmen süper kahraman Black Panther’in yüksek teknolojili Wakanda ülkesinde, siyahiler müreffeh ve huzur içinde yaşamaya devam ediyorlar (!)

Yazımı, yine Amerikalı bir yazar olan Henry Miller’ın Oğlak Dönencesi kitabından bir alıntı ile bitirmek istiyorum:

“… at arabası süren bir zenci yanımdan geçinceye kadar farkında değildim; adam geçerken ayağa kalktı ve şapkasını çıkarıp beni saygıyla selamladı. Kar gibi beyaz saçları, asil bir yüzü vardı. Kendimi korkunç hissetmeme neden oldu bu, köleliğin hala sürdüğünü anladım. Bu adam bana şapka çıkartmak zorundaydı çünkü ben beyaz ırka mensuptum. Oysa asıl benim ona şapka çıkartmam gerekirdi! Beyaz ırkın siyah ırka uyguladığı korkunç işkenceden sonra ayakta kalmayı başarmış birini benim selamlamam gerekirdi. Ona sistemin bir parçası olmadığımı, açık ve samimi bir jestte bulunamayacak kadar cahil ve acımasız beyaz kardeşlerim adına özür dilediğimi bildirmek için şapkamı ilk ben çıkarmalıydım.” ( Oğlak Dönencesi / Henry Miller-1939 / Siren Yayınları, syf.303)