Gönül dağı boran olunca

Zekiye Yaldız yazdı

Gönül dağı boran olunca

Sonbahar Ekinoks’uyla birlikte benim için Ankara’nın en güzel zamanları başlamış demektir. Atakule’den Kale’ye, şehri bir uçtan bir uca adımlamak, her adımda direnişin, özgürlüğün, Cumhuriyet’in farkına varmak, yol boylarındaki ağaçlardan süzüle süzüle ayaklarımın önüne düşen yapraklarla oynaşmak otuz senedir beni bağrına basmış bu şehrin ruhumu ödüllendirmesi gibi gelir. Tunalı’ya geldiğimde Kuğulu Park’ta sonbahar güneşine bedenlerini sunan park sakini bakımlı emekliler, çocuklarıyla siyah ve beyaz kuğuları tanıştıran anneler, ezmekten korktuğum uçmayan sevişgen güvercinler varlıklarının bana ödül olduğunu bilmeden gülümser bir rüzgâr estirirler. Ceviz’in, Mado’nun sokağa yakın masalarına kimi görmeyi umduğumu bilmeden göz ucuyla bakıp tanıdık yüzler arama ritüelimden sonra karşıya geçip butiklerin vitrin camlarından modadaki gelişmeleri de hafızama yerleştirerek takıcıların rengârenk boncukları arasında kaybolduğumda bilirim ki, biraz sonra boncuktan bir nişan takacak koluma şehir. Gurbetliğin de sonu vardır. Bir gün gurbet diye geldiğin şehir yurdun olmuştur. “Gezdim mecnun gibi nice çöllerde/ Şu yanan bağrıma kar bulamadım.”

Ve kafamda hangi hayallere daldığımı bile hatırlamadığım bir düşünce yoğunluğuyla kaderlerini okumaya gelen üniversitelilerin yavaş yavaş doldurmaya başladığı Konur Sokak’a  vardığımda birden gençleştiğimi hissederim. Ankara’da okuyan gençlerin Çinliler gibi birbirinden ayırd edilemeyen sadece “genç” olduğuna şaşırıp artık birer anı parçası haline gelen hayatımın bu sokağa ait parçalarını rüzgârda havalanan kuru yapraklara yükleyip  başka bir zamana yollarım. Yüksel Caddesi’ni boydan boya turlamadan içim rahat etmez, Mülkiyeliler’de bıraktığım gençlik kahkahalarımda şöyle bir soluklanırım. “Allı turnam ne gezersin havada/Devrildi arabam kaldım burada…”

Hamamböceklerinin yerine artık kedi beslediğim, merdaneli makine yerine kurutmalı çamaşır makinem, demir parmaklıklı kot daire yerine göğe bakma durağı ilan ettiğim kocaman pencereli evim, balkonumda çiçekler olduğu halde öğrenciliğin elbette öğrencilik derken gençliğin sefil hallerini bile özleten bir şey yaşlanmak. Festivaller, konserler, sabahlara kadar muhabbet etmeler, uykusuzluğun insomia olarak değerlendirilmediği, uyumamak için kupa kupa kahve içildiği zamanlar… Dumanaltı ortamlarda, tahta bir sandalyede sekiz, dokuz saat oturulabilinen, geleneklere, kurallara meydan okunan, devrimlere inanılan yıllar insanın gençlik yılları… Şimdi hepsi, kuru bir yaprağa yüklendi ve  Neşat Ertaş’ın havalandırdığı bir  türküyle ait oldukları zamana uğurlandı: “Cahildim dünyanın rengine kandım.”

Esmer yabancı yüzler yüzyılı diyebiliriz bu yüzyıla. Bundan beş on yıl önce, her yerde görmeye alıştığımız çekik gözlü Japonlar bir yere saklandı da sanki saklandıkları yerden esmer yüzleri çıkarmışlar gibi bir görüntü var Kızılay’da. Nereye baksan göçmenlerin kara gözleri… Şehrin aort damarı sayılacak Kızılay kalbine esmer bir yoksulluk pompalıyor sanki. “Bir ayrılık, bir yoksulluk bir de ölüm…”

En çok Çıkrıkçılar Yokuşu’ndan Kale’ye doğru çıkarken düşünürüm Neşet Ertaş’ı. Peş peşe sıralanır türküler boğazımda. Yanık bir türkü havalandırmak çeker goynüm. “Datlı dillim, güler yüzlüm a ceylan gözlüm…” Kimdir bilmem. Ruhum Neşet Ertaş’ın ruhuna değer ve yanar oracıkta. Kale’ye çıkıp sert sonbahar rüzgârına bağrımı verip şöyle bir kırmızı kiremitlerin ötesindeki Ankara’ya baktığımda söylenmeyecek, söylenirse tükeneceğinden korktuğum şeyler doldurur rüzgâr bağrıma. Gönül Dağı’nın “Dost elinden gel olmazsa varılmaz/Rızasız bahçenin gülü derilmez/Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez/ Gönülden gönüle gider yar oy yar oy yar oy…”sözleriyle görünmez olup kaybolurum. Usta’nın iki telden çıkardığı ses usulca dokunur bağrımın tellerine…

25 Eylül, Neşet Ertaş öldü. Öldü de gonüllerimize gömüldü…