Gözler için özgürlük ve hegemonya aracı olarak Netflix

Nuran Erol Işık yazdı...

Gözler için özgürlük ve hegemonya aracı olarak Netflix

Geçtiğimiz günlerde Veryansın TV’de Güneş Atay’ın 1997’de bir kuruluşundan günümüze kadar evrilen Netflix üzerine yaptığı değerlendirmeler konuya önemli bir ışık tutmuştur. Aralarında kıyasıya rekabetin her gün arttığı internet hizmet sağlayıcıları olan Apple, Amazon, Hulu gibi internet televizyon hizmeti sunan şirketler arasında Netflix’in ayrı bir yeri olduğu açık seçik görülmekte. Hem organizasyon modeli açısından hem de benimsediği değerler açısından Netflix’in bir marka olmanın ötesinde sunduğu programların her birinin sayısız işlevleri düşünüldüğünde, eğlence ve popular kültür dünyasının ayrıntılı damarlarına daha yakından göz atmak gerekir. Sıradan bir reyting modeli dışında medya ürünlerinin popülerliğini farklı aygıtlarla ölçmeye çalışan bir iş modeli sunan Netflix, “değer verdiğimiz değerlerdir” mottosuyla 19 farklı türde prodüksiyona yer vermekte (aksiyon ve macera, dram, inanç ve spritüellik, yabancı, eşcinsellik, korku, bağımsız, müzik ve müzikaller, romans, bilim kurgu ve fantazi, spor, vb.). Dünya çapında 190 civarında ülkede yayın yapıyor ve medya alanının önemli bir aktörü olarak popüler kültürel alana damgasını vuruyor. Son derece özgün konulara değinen belgeseller gibi yapımlar, kuşkusuz izleyiciye zengin bir mecraya kolayca erişim hissi veriyor.

Tüm dünyada 65 milyon üzerinde abonesi olduğu düşünüldüğünde izleyici açısından oldukça heterojen bir alana hitap eden yapımlara imza atan Netflix popüler olduğu birçok toplumda yapımlarında yer alan bazı tartışmalı değerler ve yaşam tarzı temsilleri nedeniyle kamuoyunda çeşitli tartışmaları tetikledi. Bunlardan en önemlisi öngörülmeyen ve ani değişme dönemlerinde göze çarpan ahlaki panik söylemleri olarak karşımıza çıktı. Pek çok ülkede kendi hakim değer sistemi ile çelişen yapımlar topa tutuldu ya da farklı toplumları sosyolojik fay hatları Netflix üzerinden tartışmaya açıldı. Bu nokta, tartışmanın sadece bir yönüne işaret etmekte. Hegemonyanın kitlelerin rıza üretimi ile ilgili bir süreç olduğu göz önünde tutulduğunda karşımızdaki fotoğrafın bu tartışmalarla sınırlı kalmayacak şekilde komplike olduğu ortada. Bu noktada, kültürel emperyalizm benzeri tartışmaları yapılmasına rağmen, kitleleri ekran başında saatlerce meşgul edebilen bir aygıtın özgürlük ve hegemonya arasında yer alan yelpaze hakkında en ufak bir sorgulama yapmayan topluluklar için ne denli anlamlı olduğunu uzun uzadıya irdelemeye gerek yok. İnternet tv hizmetinin dijitalleşmesi ile ortaya çıkan “binge watching” (uzun saatler bir dizinin faklı bölümlerini arka arkaya izlemek) pratiğinin insan zihninde yarattığı unutma ve unutturma etkisini kim yadsıyabilir ki?

Odak noktasındaki sorunsal, Netflix'in uluslararası "soft power" adı verilen bir mekanizmanın parçası haline gelerek ulus-aşırı gündem oluşturma, ideolojik silah inşa etme gibi bir dizi stratejileri kullanan mecraların mecrası olma gücü. Şöyle ki: dizilerde “ilerici sol”un değerleri (lgbt hakları, ırkçılık karşıtlığı gibi) haklar meseleleri sıkça kullanılıyor veya senaryolara yediriliyor; ancak bu süreç çok çok rafine yöntemlerle bazı ideolojik koalisyonlar inşa edilecek şekilde formüle ediliyor. Özellikle ABD’de sıklıkla tartışılan “cancel culture” ya da “iptal kültürü”, polarize edici ve ayrıştırıcı bir kültürel alanı beslediği için bazı çevrelerden oldukça tepki alıyor (Netflix’in yeterince izleyici kitlesi bulamayan yapımları hemen iptal etmesi bazı çevreler tarafından bir nevi iptal kültürüne hizmet olarak değerlendiriliyor). Senaryolarda kullanılan algoritmalar sayesinde izleyicilerin neyi nasıl beğeneceği ve onaylayacağına dair şablonlar üretilerek bir tür öngörü sistemi oluşturuluyor. ABD’de kimlik siyasetini yükselişi karşısında izleyicilerle de bir tür sembolik müzakere sürecine giren medya yapımları, kendi izleyicilerini/müşterilerini yitirmemek için gerektiğinde neoliberal, neocon denilen yeni muhafazakar ideolojiler ve onları oluşturan ana unsurlarla beslenerek bağlama, zamana ve özellikle siyasi konjonktüre göre konum alıyor. Bu bağlamda Netflix yapımları da söz konusu konum almadan etkilenerek zaman zaman ilerici sol değerleri, zaman zaman Yeni Sağ’a göz kırpan senaryolarla karşımıza çıkıyor. Netflix’in Yönetim Kurulu’nda yer alan kişilerin profilleri, Netflix ceolarının öyküsü bu ideolojik harmanlamanın kayda değer yansımasını oluşturuyor. “Woke kültür” ya da “iptal kültürü” rüzgarı ile dağıtıma giren yapımların bireyin hayatı dönüştürmede ne kadar siyasi fail olabileceğine dair senaryolara yer verip verilmediği, mitik aklı yüceltip yüceltmediği, gerçek bir sistem eleştirisi yapıp yapmadığı, farklı kültürel karakterlerin temsilinde ayrıştırıcı ve polarize edici bir söylem kullanıp kullanmadığı konusunda sayısız soru işareti karşımıza çıkıyor.

Ek olarak, Post Fordist dönemin gerektirdiği esnek üretim tekniklerine paralel bir süreç içinde Netflix yapımları zaman zaman gelenekten, zaman zaman gelecek tahayyülünden dem vurarak izleyiciyi sınayarak kendi ürettikleri metinlerin yayılmasına ve farklı ideolojilerin farklı kesimlerin tüketimine hazır olduğuna dair bir özgür mecra imajı yaratabiliyor. 2015 yılında Netflix’in 50 şirket arasından en buluşçu 30. şirket olarak gösterilmesi ve kullanılan dijital teknolojinin tamamının kamuoyu ile paylaşılmaması Netflix’in profili ile ilgili kayda değer diğer ilginç noktalar. Örneğin Netflix reyting sistemine göre izlenme oranlarını ölçmüyor; her istatistik veriyi kamuoyu ile paylaşmıyor. Ürün yerleştirme konusunda son derece ileri dijital teknikler kullanarak gerekirse bir dizide herhangi bir ürünü ilgili şirketle bağlantı kurmadan lanse edip daha sonra programın popüler hale gelmesinden sonra şirketle kontrat imzalayacak kadar iş dünyasına ‘yenilikçi’ stratejiler sunan bir şirket Netflix.

Esneklik, rekabet, tüketici/izleyici odaklı yapım süreci aynı zamanda hegemonya sürecinin ne kadar karmaşıklaştığını gösteriyor. Hollywood’a muhalif gibi görünüp Hollywood değerlerini başka bir paket içinde sunarak “alternatif mecra” görünümünden faydalanmayı bir strateji haline getirerek yukarıda vurgulanan ideolojik kolajın üzerini örtme çabaları da gözden kaçmıyor. Bu bağlamda, Netflix’i basit bir kültürel emperyalizm aracı olarak görmenin ötesinde küreselciliği ve kimlik siyasetini haklılaştıran ve aynı zamanda küresel değerlerin ne olması gerektiği üzerinde hegemonya kurmaya çalışan bir aygıt olarak görmenin önemi açığa çıkıyor. Daha farklı bir seviyeden bakıldığında özellikle dizilerin senaryolarında görülen klişeleri aşmış görünme ve anti-Hollywoodvari hava aslında muhalifmiş gibi görünmenin standardize edilmiş, algoritmalarla şablonlaştırılmış bir reçetesini önümüze getiriyor. Böylesi bir medya mecrası için analiz etmeye çalıştığımız bu manzara karşısında Adorno’nun “gözler için ciklet” olarak tanımladığı televizyon dünyasının işaret ettiği yönü kestirmek oldukça zor görünüyor.