1. Haberler
  2. Analiz
  3. Hakikat ötesi çağda PKK açılımı ve 27 Aralık çağrısı

Hakikat ötesi çağda PKK açılımı ve 27 Aralık çağrısı

featured

Mahmut Esat Bozkurt yazdı…

Dünya, olguların nesnel zeminden hızla koptuğu; “post-truth” (hakikat ötesi) diye anılan bir dönemden geçiyor. Yapay zekadaki baş döndürücü gelişmeler, manipülasyon ve dezenformasyonu daha da ileriye taşıyarak, bizi yeni bir “post-post-truth” evreye doğru sürüklüyor. Türkiye ise hakikatin giderek değersizleştiği bu süreci; kendi iç dinamiklerini sarsan ve halihazırda ağır biçimde tahrip edilmiş kurucu ilkelerini kökten tehdit eden derin bir “siyasal buhran” olarak deneyimliyor. Olguların yerini, iç ve dış egemen güçlerle çeşitli siyasi çevrelerin işine gelen “anlatıları” alırken; gerçeklik, toplumun kimlik kodlarına ve duygusal fay hatlarına göre yeniden kurgulanıyor. Öyle ki farklı siyasi pozisyonlara göre her gün bambaşka “hakikat evrenleri” üretilebiliyor.

Üstelik mesele bununla da sınırlı değil: küresel düzlemde kartlar yeniden dağılırken, Soğuk Savaş sonrası oluşan tek kutuplu liberal dünya düzeninden yeni bir güç dağılımına geçişin sancılarını yaşıyoruz. Dahası, yeni emperyalizm bu hakikat ötesi çağda artık topla tüfekle değil; sosyal medya, algı operasyonları, fon ağları ve içerideki “işbirlikçi anlatıcılar” üzerinden, zihinleri işgal ederek ilerliyor.

Teorik düzlemden güncel pratiğe bakıldığında da karşımıza bilimin ve mantığın olağan akışına aykırı aynı absürt tablo çıkıyor. Normal şartlarda yan yana gelmesi pek mümkün olmayan aktörler –iktidar, ana muhalefet, etnik-milliyetçi DEM Parti, emperyalizmin vekili terör örgütü, ABD’nin bölgede “görevli” temsilcileri, sözde sol ve liberal çevreler vb.– sanki görünmez bir mutabakatla benzer eylem ve söylem hattında beliriyor. İşte bu mutabakat öyle pervasız bir noktaya taşınmış durumdadır ki;

ABD’nin bu topraklarda görevlendirdiği bir numaralı temsilcisi, “Bölgedeki planlarımız 1919’dan beri ulus-devletler tarafından engelleniyor” diyerek asıl hedefin Türk ulus-devleti olduğunu ve yüz yıllık bir hesaplaşmanın peşinde koştuklarını, diplomatik bir maskeye dahi ihtiyaç duymadan açıkça söyleyebiliyor.

İktidar hattında; dün “Bunlar Kandil’e gidecekler, bunlar terörü meşrulaştırıyor” diye parmak sallayanlar, bugün İmralı’ya gidişi meşrulaştırmanın yolunu döşüyor. Bir anda terörist elebaşı “Kürtleri temsil eden mutlak bir figür” gibi sunulabiliyor; PKK terör örgütü ise barış ve kardeşliğin vazgeçilmez şartıymış gibi pazarlanıyor. Henüz düne kadar birbirine edilmedik hakaret bırakmayanlar bugün aynı masada, bebek katili bir teröristi “kurucu önder” gibi akıl dışı sıfatlarla tanımlama yarışına girebiliyor.

Diğer yanda “el yükseltmeye” ant içmiş mevcut CHP yönetimi; “Biz bu süreci daha demokratik şartlarda yürütelim, eşit yurttaşlık diyelim ama İmralı’da fotoğraf vermeyelim” diyerek, ilkesel bir duruşu değil, pragmatik bir oy mühendisliği yürütüyor. Yine de savruldukları bu noktada bile, bir anda yeniden Atatürk’ün partisi ve Cumhuriyet’in mutlak savunucusu ilan edilebiliyor. Bu savruluşların baş mimarı sayılabilecek bir “siyasi mevta” ise birden yeniden kameraların karşısına geçip İmralı’ya gidişin taşlarını döşemeye girişiyor.

Öte tarafta, her fırsatta barış ve demokrasi nutukları atan etnik-faşist DEM Parti, sürece itiraz eden her kesime akıl almaz tehditler savurmaktan çekinmiyor. Demokrasi kılıfıyla dayatılan bu senaryoya uymayan kim varsa hedef tahtasına oturtuluyor; “çözüm” diye sunulan çizgiye biat etmeyen herkes, linç edilmeye hazır günah keçilerine dönüştürülüyor.

Ve elbette bu çorbanın tuzu biberi; sözde sol, liberaller ve ikinci cumhuriyetçiler… Ülkedeki çürümüşlüğün baş mimarları sayılabilecek bu çevreler, yıllardır olduğu gibi birer etki ajanı misali hemen devreye giriyor. PKK’nın meşrulaştırılmasını “ileri demokrasi” diye pazarlarken, megaloman bir terörist elebaşı koskoca Kürtlerinb mutlak bir temsilcisi gibi sunuluyor. Her dönemin “akil” görünümlü bu pazarlamacıları, ihaneti entelektüel bir ambalajla paketleyip kitlelere satma işinde yine başrol alarak: kavramlarla oynuyor, anlamları tersyüz ediyor; ihaneti özgürlük, şiddeti demokrasi, bölücülüğü ise barış diye yutturmaya çalışıyorlar.

Ve hep bir ağızdan: PKK’ya meşruiyet kazandıran, Türkiye’yi adım adım federasyona sürükleyen, ABD–İsrail’in projesi suni bir PKK/PYD devletinin önünü açan yollar; sağ seçmene “güçlü ve yükselen Türkiye”, Ortadoğu’da İsrail’e karşı yeni-Osmanlıcı masallar; sol seçmene ise “demokrasi, barış, kardeşlik, eşit yurttaşlık” gibi anlatılarıyla pazarlanıyor. Sözde “özel politikalar” aracılığıyla hem Kürt kökenli seçmene “hak ve eşitlik” vaadiyle, hem de diğer kesimlere “terörsüz Türkiye” gibi güvenlik söylemleriyle sesleniyorlar. Böylece tanımı dahi yapılmamış bir sorun, çözümsüz bir gerçeklik gibi sunuluyor ve bir siyasal manipülasyon aracına dönüştürülüyor. Özellikle de küresel güçler tarafından istismar edilerek; ulusal bütünlüğümüzü zedeleyen, bölgedeki istikrarsızlığı derinleştiren ve emperyal amaçları mümkün kılan bir araca çevriliyor.

Hepsinden de önemlisi: Ne bu etnik-faşist DEM Parti, ne emperyalizmin taşeronu, bebek katili, narko-terör örgütü PKK, ne de bu örgütün megaloman ve kokainman elebaşı Apo; koskoca Kürtlerin tek ve mutlak temsilcisi düzeyine indirgenemez! Bu indirgeme, başta Kürtlere yapılmış en büyük hakarettir. Milyonlarca insanı terör örgütüyle özdeşleştirmekte; bu ülkede Kürt–Türk çatışmasını körükleyen ve kardeşliğin temeline dinamit koyan en ağır ihanettir. Emperyalizmin maşası olmuş bir yapıdan “barış güvercini” veya “siyasi muhatap” üretmeye çalışanların çabası, olsa olsa tarihsel bir gaflet, stratejik bir körlük ve siyasi bir iflastır. İşte tüm bu çarpık tablo içinde, Gazi Meclis’ten çıkan bir komisyonun terör elebaşının ayağına İmralı’ya gitmesi, bu post-truth bataklığın zirvesidir.

Ancak tüm bu absürt tablonun Türkiye’ye özgü boyutunu ve yaşanan bu siyasal buhranın köklerini anlamak için, meseleyi iktidar–muhalefet eksenine sıkışmış güncel polemiklere indirgemekte yetersiz kalacaktır. Cumhuriyet tarihimizin öyle kritik kırılma anları vardır ki, bugünü doğru okumak için o dönemeçleri de hesaba katmak gerekir. Zira yaşadığımız süreç, Cumhuriyetin kurucu iradesiyle son ve nihai bir kopuşu hedefleyen, açık biçimde karşı-devrimci bir nitelik taşımaktadır.

İlk kırılma, henüz 1938 yılında yaşanmıştır. Ulusun “tek ve son” kurucu önderinin ebediyete uğurlanması bir fırsat bilinmiş olacaktır ki ibre, tedricen farklı bir rotaya, kurucu iradeden sapan yeni bir siyasal hatta çevrilmiştir.

Bu yönelim; küresel egemenlik iddiası taşıyan iki karşıt kutbun “çatıştığı” Soğuk Savaş yıllarında, Türkiye’nin Batı ittifakı içinde “taraf” olmayı ve bu bloğa eklemlenmeyi tercih ettiği 1950’lerde kurumsallaştırılmıştır.

1980’lerde ise 12 Eylül darbesi eşliğinde, neoliberal dünya düzenine uyum, sistemin her alanına yerleştirilerek süreç, kalıcı bir nitelik kazanmıştır.

Bugün gelinen aşamayı, bu uzun soluklu karşı-devrimci hattın tamamlayıcı bir son halkası olarak görmek yanlış olmayacaktır. Özellikle 12 Eylül rejiminin tahkim ettiği zemin üzerinde inşa edilen bu “ideolojik hat” ve onu besleyen “anlatılar” hiç de tesadüfi değildir. Aksine, Türkiye gibi “hedef ülkelere” ihraç edilmek üzere; Batı merkezli düşünce kuruluşlarından
stratejik araştırma merkezlerine, akademiden ana akım medya organlarına kadar uzanan geniş bir propaganda ağı içinde adım adım olgunlaştırılmıştır.

Bu süreçte toplumsal rızanın imalatı; algı yönetimi, politik anlatılar ve kültürel yayılmacılık gibi unsurların iç içe geçtiği karmaşık bir toplum mühendisliğiyle yürütülmektedir. Egemen gücün hâkim kıldığı düşünce hattı, bir propaganda aygıtı gibi baskı ve rıza düzenekleri işleterek, toplumu kendi ulusal çıkarlarıyla taban tabana zıt senaryolara dahi ikna etmektedir. İşte asıl ihanet, emperyal merkezlerde üretilip hâkim kılınan bu fikri çerçevenin, içeride toplumun zihin dünyasını adım adım işgal eden bir ‘hegemonya aygıtına’ dönüştürülmesinde yatmaktadır.
Yıllardır menşei ve maksadı bilinen okyanus ötesi bir reçete, Türkiye’nin “bölgesel güç” olabilmesini; Kemalizm ve kurucu ilkelerden vazgeçip onun yerine “Neo-Osmanlıcı” bir vizyonu benimsemesi gerektiği anlatısına bağdaştırır. Bu vizyon; ulus-devleti, “Türklük” kimliğini ve anayasal yurttaşlık zeminini reddeder; yerlerine “ümmetçilik”, “çok kültürlülük” ve “âdem-i merkeziyetçilik” gibi modelleri dayatmaya çalışır.

Egemen güç tarafından hâkim kılınan bu düşünsel zemin etrafında –kasten veya gafletle– hizalanan sistem partileri, iktidarı ve muhalefetiyle, bu emperyal hattın iç politikadaki başlıca taşıyıcısı ve uygulayıcısı hâline getirilmiştir. Dahası, bu siyasilerin önemli bir kısmı, savundukları hattın arka planını kavrayacak entelektüel derinlikten de yoksundur. Bu sebeple danışman ordularına, sipariş metinlere ve kulaklarına fısıldanan yönlendirmelere mecburdurlar.

Bugün iktidarın “beka” ve “devlet aklı”, muhalefetin ise “demokrasi” ve “eşit yurttaşlık” ambalajıyla sunduğu “çözüm” anlatısı; özellikle 1980’lerde Özal eliyle devreye sokulan ve sonraki yıllarda tekrar tekrar ısıtılan hattın, bugün nihai aşamasına taşınmış halinden başka bir şey değildir. Nitekim tanımı dahi muğlak bırakılan bu “Kürt sorunu” anlatıları, tüm bu tarihsel sapmaların birer Truva atı olarak işlev görmüş ve görmeye devam etmektedir.

İşte tam da bu zihinsel kuşatma altında; Veryansın TV gibi, Türk milletinin çıkarlarından başka hiçbir odağın tarafı olmamayı temel ilke edinmiş yayın organlarının varlığı ayrı bir önem kazanmaktadır. Kültürel emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerin ürettiği manipülatif anlatılarını açığa çıkarmak; egemen güçler tarafından dayatılan zihinsel işgale karşı Türk milletini uyarmak ve uyandırmak, hayati bir sorumluluk haline gelmiştir. Bu alanlara emek veren herkes de kuşkusuz takdiri fazlasıyla hak etmektedir.

Bugün yapılan 27 Aralık çağrısını da bu perspektiften okumak gerekir. Türk milletinin geniş kesimlerince karşılık bulan bu siyaset üstü çağrı; Cumhuriyet’e yönelen sistemli ve artan saldırılara karşı bir uyanış manifestosu ve ortak bir millî iradenin ortaya konma çabası olarak görülmelidir.

Bu, hepimizin konfor alanlarına hapsolduğu eylemsizliğe, “çözüm” adı altında dayatılan teslimiyetçi dile ve zihinleri kuşatan işgal girişimlerine karşı; milletin kendi hakikatine, kendi tarihine ve kuruluş ideallerine yeniden sahip çıkma çağrısı olmalıdır. Tüm yurttaşların siyasî farklılıklarını bir kenara bırakıp, partilerden, kişilerden bağımsız, ortak bir zeminde buluşabilmesi ise olmazsa olmaz bir önkoşul olmalıdır ki, Türk milletinin yaşanan akıl almaz ihanetlere karşı ortak bir haykırışı olarak yükselsin.

Mevcut gelişmeler açıkça gösteriyor ki bizi bizden başka kurtaracak yoktur. Bu gaflet, dalalet ve hatta hıyanet çemberini kıracak olan yine biziz. Çünkü bu ulus, bir araya geldiği sürece yenemeyeceği, defedemeyeceği hiçbir güç yoktur. Tarihimiz bunun örnekleriyle doludur.

O yüzden Gün; siyaseti, partileri, kişileri, kurum ve kuruluşları bir kenara bırakıp Cumhuriyet’e sahip çıkmak ve Türk milletinin ortak iradesini göstermek günüdür.
Bu inançla, 27 Aralık’ta Atamızın huzurunda görüşmek üzere…

Yeniden tam bağımsız ve hainsiz bir Türkiye için:

EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ ULUSUNDUR!

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!