Gaye Ercan yazdı…
”…en büyük düşman, düşmanların düşmanı ne falan ne de filan millettir: Bilâkis bu, adetâ bütün dünyaya hâkim olan ‘Kapitalizm Âfeti’ ve onun çocuğu olan ‘Emperyalizm’dir. Artık bütün dünyanın anlamış olduğu bu hakikat, bizde de tamamen idrâk ediliyor…”
M.Kemal Atatürk (Hakimiyet-i Milliye, 20 Temmuz 1336/1920)
1920 yıllarında tamamen idrak edilmeye başlanan ”hakikat”, aradan geçen zamanla kapitalizm ve emperyalizm altında çürümenin gerçekleştiği bir konumdan bizlere ”hakikat” olarak sesleniyor.
Ve tam orada…
Bizler için yaşamlarını heba eden soylu insanlara vefa borcumuzu ödeyememenin verdiği yük ile omuzlarımızdaki ağırlık daha da hissedilir olup, Atatürk ‘e kalben bir cevap aradığımızda kendimizi hiçbir mahcubiyet altında bulmuyorsak şayet; kalp denilen organın bir emojiden ibaret olmadığı gerçeğiyle yüzleşmek elzem halde bir sorumluluk.
İlkelere sadık olmanın getirdiği bir bilinç içinde;
İşte kapitalizm. En büyük düşman.
İşte emperyalizm. En büyük düşman.
Ve damarlarımıza her an zerki muhtemel zehir gibi her yerde.
Kimi zaman bir kitapta iktisadın tanımı olarak karşımıza çıkıyor.
İktisat, ”sonsuz” insan ihtiyaçları karşısında nispeten kıt olan kaynakların yarattığı sorunları inceleyen, bu sorunların çözümü için çareler arayan bir sosyal bilimdir.
Kimi zaman, kişisel tüketimlerin ”mutluluğun anahtarı” şeklinde sunumuyla.
Kimi zaman, küreselciliğin ”evrensel bir dünya” anlatımı olan masalıyla.
Kimi zaman, ”ben” varlığının yegâne önemliliği olarak.
Kimi zaman, kendi şahsi menfaatlerini her şeyden üstün tutma açlığında.
Kimi zaman; barış, özgürlük, eşit vatandaşlık, demokrasi gibi içeriksiz kelime oyunlarıyla, algı çukuruna insanları iterek onları avlamak istercesine.
Kimi zaman da modası geçmiş kavramlar gibi demode ilan edilen vatanseverlik, millî hassasiyetler, toplumsal bilinç, emperyalizm vb. nice kavram hor görülürken.
Tüm bu manipülasyonların bir parçası olmaya razı ve hazır olan uyumun ”muhteşem” sonucunda ”onların” köleleri ve kuklaları diyebileceğimiz bilinç süreçleri ve eylemleri ile karşılaşıyoruz.
Sonuç olarak yansıyanlar ise; sorumsuzluktan, bencilliğe, biliçsizlikten,kişisel çıkarlara, Atatürk’ e düşmanlıktan, tarikatlara, Atatürk ‘ü kullanmaktan, küresel sermayenin kazancına ve hakimiyetine, halkın yoksullaşmasına, cehalet sarmalından gaflete, ahlaki ve her alanda yozlaşmaya,yobazlığa,sömürüye,gönüllü köleliğe, devlet kavramının zarar görmesine, batı mandacılığına hatta hainliğe, Cumhuriyet ve Türk milletinin yok olma adımlarına kadar geniş bir yelpaze.
Çürük elmalar çoğaldıkça, sepette var olan diğer sağlam elmalar da çürümeye yüz tutuyor.
Ya da çürümeye zorlanıyor.
Hatta toplumsal olarak bu çürümenin normalleşmesi sağlanıyor.
Oysa ki insan ancak ruhla bedeni birbirinden ayrıldığında ve fiziki olarak toprakla buluşmasıyla çürüyen bir varlık iken, kendi varlığına en büyük hakareti de en başta kendisi yapıyor.
Kapitalizmin ”bireysellik” algısına burada kurşun sıkarak ilerlemek istiyorum tıpkı ”takva” elbisesi giymenin ne demek olduğunu öğrenmek gibi.
Gerçeklere uyanmanın büyük devrimlerle geldiğini düşünecek olursak bilinç süreçlerimizi nice devrimle donatarak yol almamız, gerek kendi iç dünyamızda gerek toplumsal mutluluğumuzda ilk adımımız.
Çok değerli aydınımız Nihat Genç’in makalesindeki söylemi gibi ”kendimize gelerek” ve Türk milleti olarak çürük elma içindeki kurtları oynama rolünü, bizi buna zorlayanlara yani ”sahiplerine” devrederek!
Bizi ”biz” yapan tüm değerlerimiz ortak olup bunlar kişisel kullanım ”malzeme”leri değildir, düşmanlık nesnesi halini de getirilemez. Türk milletinin yaşam hakkına saygı duymayanlar, kendi kişisel haklarından da bahsedemez.
Buradan hareketle toplumun psikolojik sağlığının bozulmasından, psikolojik manipülasyonlarla somut olguları görmeden yaşamaya, kutuplaşmalara ve nice sorunsala da tıpkı yaşadıklarımız gibi şahit oluruz.
”Psikopatlar için en uygun rejim vahşi kapitalizmdir: Diktatörlüklerde psikopatlar sık sık suç işlerler. Çoğu kez ya idam edilirler ya da yaşamlarını ceza evlerinde sürdürürler. Türkiye’deki Ergenekon, Balyoz ve diğer tertipçilerin dış kaynaklardan esinlendikleri, aleyhlerine kaset ve belge komploları kurularak pek çok subay, gazeteci, bilim insanının haksız yere hapiste yattıkları, bunun sonucu olarak bir kısmının intihar ettikleri, bir kısmının ise ruh sağlıklarını yitirdikleri saptanmıştır. Bunları düzenleyen ve hiçbir pişmanlık duymayan dış ve iç mihrakların kimilerinin psikopat olduğu söylenebilir.”(Ankay, 2020)
CFR’nin (Dış İlişkiler Konseyi) ülkelerin kaderini belirleyip, hükümetleri düşürdükleri saptanmıştır. Ve nice faili meçhul cinayet adına da tetikçi olarak CIA, GLADYO gibi örgütlerin bu kişileri yani psikopatları kullandıkları da ortaya konulmuştur.
FETÖ terör örgütünün işleyiş biçimi; TSK’dan, tüm devlet kurumlarına sızmasına, yapılanmasına ve düzenlediği alçak komplolara kadar aslında bir psikopat zihni ve kimliğini, amacını gizleyerek olmuştur.
Psikopatiyi klinik olarak incelediğimizde çok benzer şekilde eşleşen bir uyum hali söz konusudur ve bu doğrultuda psikopatları kullandıkları gibi psikopat zihnini ve işleyişini de bir model olarak benimsemiş olduklarını düşünebiliriz. Türk milleti üzerinde toplumsal yıkım, çürüme ve süreçleri adına da eşsiz benzerlikte çok yönlü olarak örnekleri çoğaltabiliriz.
Saddam Hüseyin’in belli çıkar odakları tarafından kullandıktan sonra öldürülmesi ve Irak’ta yaratılan iç kargaşa-karışıklık üzerine ”uluslararası platformda” ABD eliyle götürülen ”demokrasi”yi de paralel bir eksende önümüze koyabiliriz.
Şunu unutmayalım ki psikopat zihni ”iyi-koruyucu” ve benzeri içeriklerle kendini lanse etmeyi, rol değiştirmeyi, yüce ve büyük amaçlara hizmet ediyor gibi görünmeyi ve algıları buna göre şekillendirmeyi sever. Bunun dışında çok sevdiği diğer bir husus ise içeriği boş ve maksadını gizleyen kelime oyunlarıdır.
Türk milleti olarak mertlik, ahlaki düstur içinde bize oldukça yabancı bir kültürdür. Türk savaş-savunma tekniklerini incelediğimizde mertlik olgusunu ve bunun üzerinden zekice taktikleri görmekteyiz. Irak’ta milyonlarca insanın ölmesi, tecavüze uğraması, göçe zorlanması Türk için ”demokrasi” değildir.
Ya da Hrant Dink’in öldürülmesi ve failinin yakalanmasıyla sözde ”milliyetçi” cenaha ırkçılık ve ”Türkçülük” altında suçu yıkma hedeflerinin, istenen iç çatışmaların fitilini alevleyecek olan durumun, FETÖ terör örgütünün bir kumpasından ibaret olduğu da ortaya çıkmıştır. Türk kavramını bu şekilde lekemek ise hedeflenen diğer bir olgudur.
Güncel olarak Ukrayna-Rusya arasında NATO ekseninde yaşananları ve Rusya’nın ”barış karşıtı ve kana susamış” olarak lanse edilmesini de (Rusya’nın hamleleri ise ayrı bir tartışma ve düşünsel süreç) psikiyatrinin konusu bir terim olan ”yansıtma” başlığı altında irdeleyerek ülkelerin kendilerini savunma maksatlı girişimlerinin Batı-ABD tarafından şeytanlaştırıldığına çoklu örneklerle şahit oluruz.
Hatta sürecin başlangıcında ”Savaş’a hayır” sloganlarına da oldukça yoğun biçimde tanıklık ettik. Bu ve benzer yaklaşımları PKK ‘ya karşı yapılan operasyonlardan da hatırlıyoruz. Sistemli bir biçimde her somut olguda da görmekteyiz.
Bu bazen ”Türk edebiyatı ” değil ”Türkçe(!) edebiyat” olarak karşımıza çıkarken, Türk milleti yerine Türkiyeli kavramı ile ve dahi Anayasa’nın ilk dört maddesine kadar da çevrelenmiş biçimde.
Saldırının boyutları, etraflıca oluşu ise oldukça net. Tüm bu saldırılar altında ise ”insan hakları” gibi kendilerini yüce ve büyük amaçlara adamış olmaları da ortak yönleri arasında.
Burada ise mevzumuz ”hangi insan?” olacaktır. Ya da diğer bir mevzu, ırkçılığa uğrayan kim?
Üstelik tüm bu cenahlar birbirinden çok farklı kulvarlarda olmalarına rağmen ortak menfaatleri söz konusu olduğunda hepsinin aynı dili konuştuğuna da tanığız. Tüm bunlar kişisel kalemler arasında olabileceği gibi devletler arasında da gerçekleşen bir olgu.
Tıpkı ”kukla” bir devlet olan Yunanistan’ın Türkiye ‘ye karşı kışkırtılması girişimlerinde olduğu gibi, Türkiye’nin kendini savunma hamleleri Rusya gibi olduğunda bu sefer Batı-ABD tarafından şeytanlaştırılan ise Türkiye ve Türk milleti olacaktır.
Atatürk’ün ”Ben size ölmeyi emrediyorum” söylemiyle ”Yurtta sulh, cihanda sulh” söylemi arasındaki konjonktürel farklılıkları göz önünde bulundurursak, olguları manipülasyonlara kurban etmeden değerlendirmemiz gerektiği bilincini de kavrayabiliriz. Atatürk her durum ve koşul içinde barış nidalarıyla gezen bir komutan ya da deha değildir.
”Tam bağımsızlık” yazıldığı gibi okunur ve bunu gerçekleştirecek her adımın bir bütüne ulaşmasıyla vücut bulur. Türkiye’nin jeopolitiği içinde hamleleri ve yaklaşımları bizim için odak noktasıdır. Bu bağlamda sevgili amiralimiz Cem Gürdeniz’in çok değerli makalelerini ve eserlerini de okuyabiliriz.
Başımıza musallat edilen bu habis ve zavallı zihniyetin tüm parçalarını da güncelliğini hala korumakta olan Atatürkümüzden şevkle mağlup etmekten başka bir şansımız da yoktur.
“Bugünlerde başımıza musallat edilen Yunan, bütün düşman âleminin parçasından başka bir şey değildir. Daha doğrusu, kapitalizm saltanatının mazlum milletlere karşı gönderebileceği son kuvvet, son ordudur. Nitekim bundan önce, üzerimize ordular salmış olan düşmanlar, yine böyle kapitalizm saltanatının ordularından başka bir şey değildi: Moskof orduları, İtalyan orduları, Bulgar ve Yunan orduları; kısacası bütün düşmanlarımız, kapitalizm tarafından ayaklandırılırlardı.
Tarihin eski devirlerinde, dünya birtakım zalim hükümdarların istibdatları altında ezilirdi. Sonraları milletler, bu istibdatları yıktılar. Fakat bu defa onların yerine paranın, sermayenin zulmü geçti. Sermaye, bugüne kadar dünyada yapılmış bütün fenalıkların yegâne müsebbibi, mesulü idi; bugün de odur. Eğer dünyayı süratle istila eden, kapitalizm aleyhtarlığı olmasaydı, bu zulüm yarın da devam edecekti.
Çok şükür, zulüm devrinin son günlerindeyiz. Kapitalizm sadece falan veya filan milletin düşmanı değildir. Bilakis bütün dünyanın, bütün milletlerin müşterek düşmanıdır; milletleri birbirine düşüren kuvvet o; kardeş kanları döktüren fesatlar ondan; dünyayı kaplayan sefaletin müsebbibi, hülasaten bütün insaniyeti inleten zulmün yegâne zalimi odur.
Bu zalimin muvaffak olmak için, arada sırada müracaat ettiği muharebeler, yegâne kuvvetleri ve silahları değildir. Bankalar, sendikalar, onun en kuvvetli silahlarıdır. Ve milletleri, bilhassa bu silahlarla mağlup eder. Memleketimize bakınız: Rejiler, düyun-u umumiyeler, kapitülasyonlar, şimendiferler, limanlar, gemiler, ticarethaneler. Bütün bu müesseseler, Avrupa kapitalizminin bizi mahvetmek için senelerden beri kullandığı iblisane bir makinenin parçalarıdır. Sadece bizim memleketimizde değil, yeryüzünde bu makine devam ettikçe, sadece biz değil bütün dünya, zulüm altında ezilecek, sefalet arşa çıkacak, insan felaketten felakete yuvarlanacaktır. Bize bugün, hudut itibariyle dünyanın en güzel, en hayale sığmaz sulh şartlarını verseler; kapitalizm dolabı memlekette bugünkü şekliyle kaldığı takdirde, mahvımız muhakkaktır.” M.Kemal Atatürk
(Kaynak: Psikopatlar ve Kurbanları-Prof. Dr.Aydın Ankay )
Merhaba,
Elinize emeğinize sağlık çok güzel bir yazı olmuş.Mevcut durum somut örneklerle çok açıklayıcı bir şekilde analiz edilmiş.
yazınız çok güzel. yapılması gerekeni çok net olarak söylemişsiniz. teşekkürler.