Hemşiranım

Zekiye Yaldız yazdı...

Hemşiranım

“Korkuyorum hemşiranım, elimi bırakma.” dedi. İki kat plastik eldivenin altında nemden, pudradan çamaşırcı kadın ellerine benzemiş buruşuk elimle, pamuktan yumuşak, zarif elini  tuttum. Sosyetik kadınların  elleri neden bu kadar yumuşak olur, hep hayret ederim. Ben de krem sürüyorum, bugünlerde yolunu unutsam da ben de manikür yaptırıyorum ama öyle yumuşak olmuyor ellerim. Bütün gün dezenfektanlarla, alkolle temas ettiğim için hangi kremi sürersem süreyim hep pütür pütür. Aslında belki de bahanemdir bu alkoller, dezenfektanlar. Ağaçtan düştüğünü milyonlarca yıl sonra hatırlayıp yatağında irkilen genler, büyük olasılıkla ellerimin pütürünü de milyon yıllar öteden getirmiştir. Kağıttan ince, baklava yufkası gibi şeffaf ve pamuktan yumuşak elinin üstünde serum takmak için birkaç deneme yapıldığından kahverengi lekelerin arasındaki patlamış ince damar açmış bir mor  menekşe gibi süslemiş elini.

Uzaylılar gibi göründüğümü düşündüğüm bu tuhaf giysilerimin, buharlanmış gözlüklerimin arkasından korkudan iyice açılmış zümrüt yeşili gözlerine bakarak,  “Burdayım Gönül Hanım, merak etmeyin, her şey yoluna girecek.” diyorum. Elinden tutup çekerek yatağın içinde tam dik oturacak şekilde pozisyonunu ayarlıyorum. Başının yastığa gelen yerindeki saçları kuş yuvası gibi açılıp şekli bozulsa da beyazın üzerine yapılmış kül rengi röflenin beyaz teniyle ne kadar da uyumlu olduğunu düşünüyorum. İnce, kemerli burnunun altında kalemle çizilmiş gibi duran dudaklarıyla uyumsuz karizmatik sesini, hüzünlü bir “ah!” la bir kez daha duyuyorum. İnce dudaklardan içerde çekilen acı daha mı zor çıkar acaba diye düşünüyorum bir an. Çünkü üç nöbettir karşılaşıyoruz Gönül Hanım’la ve ilk defa ölmekten, yalnızlıktan, yalnız ölmekten korktuğunu söylerken duyuyorum.  Yoğun çabalara rağmen yerçekimine direnememiş yüzünde beliren derin çizgilere aldanıp yaşlı denemez bu yüze. Yatak boyunca uzayan bacakları diriliğini yitirmiş olsalar da biçimli bedeninin eski bir güzellikten kalan en önemli kalıntısı olduğu hemen hissediliyor.

“Göçmen misiniz siz?” diye soruyorum. Biraz kafasını dağıtarak  acısını azaltmak derdindeyim. Bir yandan da insanda  “teyze” değil de “hanım” diye hitap ettirme mecburiyeti bırakan mesafeli güzelliğin sırrının genetik bir miras olduğunu teyid etmek istiyorum.

 “Evet.” diyor, “93 Harbi’nde mübadeleyle Yunanistan’da gelmiş bizimkiler. Nerden anladınız?”

“Çok güzelsiniz, göçmenlerin çok olduğu bir köyde büyüdüm ben, orda vardı sizin gibi güzel kadınlar, tahmin ettim.”

Belli belirsiz gülüyor. Güldüğü zaman dudaklarının kenarında tam gömülmeyen gamzeler beliriyor. Gözleri ışıldıyor.

“Ben sizi göremiyorum ama eminim siz de çok güzelsinizdir. Canımı hiç yakmıyorsunuz iğne yaparken hem de daima naziksiniz, güzellik bundan başka nedir ki düşmüş bir muhtaç için.” diyor.

Nefesi giderek sıklaşmaya başladığı için konuşmayı kesip oksijenini açıyorum. “Muhacir, gideceği yer olmadan biteviye yürüyen hayalettir; adını bilmediği bir başka hayaletin ekmeğini yiyecektir.” Üç İstanbul’da Mithat Cemal Kuntay kahramanı Adnan’a yazdırdığı roman içindeki romanda muhaciri böyle tanımlıyordu. Emrah’ın kitaplara düşkünlüğü sayesinde epey kitap okunuyor bizim evde. Günlük hayatımın sunduğundan çok daha zengin olanaklar, hayaller sunduğu için kitap okumak boş zaman değerlendirmesinden ötede bir şey benim için. Okuduğum kitaplarda bulduğum güzel cümleleri bir yere not edip sonra da onları ezberliyorum. O cümlelerden biriydi bu da. Nöbete gelirken kitabımı unutmuşsam kendimi üniformamı unutmuş gibi suçlu hissediyorum nerdeyse. Hattâ Emrah ikinci üniversite olarak edebiyat okuyabileceğimi söylüyor, ama ben nöbetlerin yoğunluğu, Duru’ya vakit ayıramama kaygısı yüzünden bu fikre pek yanaşmıyorum. Gerçi Duru’ya sarılamıyorum bile bu aralar. Test yaptırıp sonuçlarım negatif geldiği günler kucaklaşma partisi yapıyoruz.

“Anneciğim kokunu özledim, koynunda yatayım bu akşam.” demiyor mu , ciğerimi söküyor. Allah’tan Emrah evden çalışıyor da bakıcının corona bulaştırırım korkusuyla bırakıp gitmesi o kadar etkilemedi. Kırıldım sadece. İki yıldır Duru’ya bakıyordu, çok da memnunduk birbirimizden de işte… İnsanlara da bir şey diyemiyorsun ki bu şartlarda, haklılar. Bir yıldır rem uykusuna dalamıyorum zaten, bir de Duru’yla yattığımız günler gecede elli kere sıçrayarak uyanıyorum. Kerpeten gibi yapışmış minik kollarını boynumdan koparıp atamıyorum. Test sonucum negatif de olsa ya test sonucu yanlışsa, ya çocuğuma bulaştırırsam tedirginliğiyle nerdeyse nefes almadan, başımı olabildiğince ondan uzakta tutmaya çalışarak yatıyorum. Bir de arkadaşlar arayıp evde çocuklarını zapt edemediklerinden, çok sıkıldıklarından, kafelere gitmek istediklerinden, evden çalışmak istemediklerinden bahsetmiyorlar mı, deli oluyorum. Sesim çıkmayınca, “Gerçi sizin işiniz de zor, hep ölümle burun burunasınız.” diyen anlayışlı halleri yok mu? Konuşmuyorum artık bu konuda, yorum bile yapmaya değmez. Benim çocuğumun bilinçaltında ne yaralar açılıyor, farkında değilim. O kadar sessizleşti ki, bırak zapt edememeyi, zıplasa, şımarsa diye yalvarır vaziyetteyim.

Bir yandan Gönül Hanım’ın oksijen satürasyonuna bakıp bir yandan aklımdan geçen cümleleri dans ettiriyorum. Gele gele benim ekmeğime gelmiş bir muhacir hayalet miydi yani bu kadın şimdi? Bu güzellik olsa olsa Helen’in hayaleti olurdu. Benim ekmeğim, ekmekten de kıymetliydi ona bakarsan, nefesti… O sıkışık halde bırakıp gitmeyi gönlüm elvermedi, biraz daha rahatlamasını bekledim. Elimi sımsıkı tutuyor, bırakmak istemiyordu zaten. Diğer hastalara bakıp geleceğime söz vererek yanından ayrıldım. Tedaviler, takipler bitip geri geldiğimde rengi biraz daha açılmış, pembe beyazlığı geri dönmüştü.

“Çok ses geldi, biri mi öldü yoksa?” dedi.

“Yok.” dedim, “Hasan amcayı tomografiye gönderdik.” Aslında yalandı söylediğim, Hasan amca yoğun bakıma çıkmıştı ve muhtemelen bir daha ordan dönmeyecekti ama, canını sıkmak istemedim.

“Beni camın önüne götürebilir misin rica etsem, gökyüzünü görmek istiyorum.” dedi. Gönül Hanım’dan gönlüme bir ateş düştü o dakika.

“Yatağınızı taşımak isterdim ama, orda oksijen teçhizatı yok.”

“O kadar değil, şöyle bir yıldızlara bakıp dönsek yeter.”

Yatağın kilitlerini açıp pencere önüne gittiğimizde akşamdan beri değiştiremediğim koruyucu giysilerimin altında sırılsıklam olmuş bedenimden terler artık yerlere damlıyordu. Pencereden ay ışığına ve şehrin uzaktan gelen ışıklarına batmış yıldızlar pek parlak görünmeseler de ordaydılar, biliyorduk.

Derin bir nefes alıp, “Şiir sever misiniz?” dedi.

En sevdiğim şairin Attilâ İlhan olduğunu söyleyince,

“Karanlığın insanı delirten bir ihtişamı vardır,

Yıldızlar, aydınlık fikirler gibi havada salkım salkım

Bu gece dağ başları kadar yalnızım.” dizelerini okurken gözleri yıldızlardan daha parlaktı. Sonra Amerika’da yaşayan kızını arayıp gözlerindeki aynı parlaklık, ses tonundaki insanlarla mesafesini ayarlayan sert akide şekeri takılı tınısı eşliğinde görüntülü konuştular.

Son kez odasına uğrayıp uyumasına yardımcı olacak ilaçlarını da tedavisinde kullanılan diğer ilaçlarla birlikte içirdim ve bir sıkıntı olursa başucundaki zile basmasının yeterli olacağını hatırlatarak artık bir dalgıç kıyafetine dönmüş giysilerimi değiştirmek için odama döndüm. Tam üstümü değiştirmiş, -soyunmak bie bir saat sürüyor-  Emrah’ı arayıp Duru’nun uyuduğunu öğrenince biraz ferahlamıştım ki, Gönül Hanım’ın alarmı çaldı. Koruyucu giysilerimi giymeye fırsat bulamadan sadece maskemi ve eldivenlerimi takıp koşarak odaya gittiğimde konuşamayacak kadar nefesinin kesildiğini gördüm. Nöbetçi doktor geldi, müdahaleler, ilaçlar…

Yoğun bakımdaki arkadaşlar, sabaha karşı fazla da direnmeden hayata veda ettiğini söylediler.

Odasındaki iyi bir terzinin elinden çıktığı belli olan 2 kat koton pijaması, sakız gibi bembeyaz, ütülü iki takım iç çamaşırı, kırmızı çerçeveli okuma gözlüğü ve yarım kalmış romanını bir poşete koyup valizine yerleştirdim. Yarım kalmış romanı şöyle bir karıştırıp altı çizili cümlelere baktım.

“Mücevher takmamıştı ama gözleri vardı.” cümlesini görünce gönlüme düşen cızırtı, yıldırım düşmüş gibi kalbimden kocaman bir parçayı yakıp geçti. Yine de şimdi bu dünyaya ait olmayan başka bir zamanın manzarasını izlediğini hayal ederek gülümsedim.

Sonucum pozitif çıktı. “Korumasız temasınız oldu mu?” diye soruyor doktor…