Av. Göksel Kırar yazdı…
Doksanlı yıllarda hayatımıza giren bu kışkırtıcı, fazlasıyla saldırgan, yönlendirildiği grubu zıvanadan çıkarmaya yönelik küfür/slogana çoğumuz spor müsabakalarından aşinayızdır. Özellikle futbol maçlarında stadyumlardan, oradan da canlı yayınlarla evlerimize kadar duymayan kalmamıştır bu tahrip gücü yüksek toplu sövgü sloganını.
Birçoğumuz da bu koroya farklı vesilelerle bizzat katılmışızdır.
Dünya üzerinde adıyla en tezat liglerden biri olan Türkiye Süper Futbol Ligi, yine çok konuşulacak yeni bir sezonla devam ederken –istisnasını hatırlayan var mı-, yeşil sahalardan spor salonlarının parkelerine kadar koro halinde söylenen bu sloganın yankılarını bekliyoruz yine. Tabii yayıncı kuruluşun can havliyle bize ulaşan sesi kısması ve spikerlerin komik bir telaşla tribündeki gerginlikten tamamen alakasız bilgiler vererek konuyu değiştirmeleri de bizi şaşırtmayacaktır.
Türkiye’nin içinde bulunduğu politik iklim, moda deyişle ‘kutuplaştırılan’ toplum, hepimizi uzun zamandır karşı tribünlere doğru sorgusuz sualsiz bir haykırışa zorluyor.
Gerginliğin zirve yaptığı anlarda, gözle görülen haksızlıklara, verilen yanlış kararlara, bilerek yapılan tahriklere karşı elinden bir şey gelmeyeceğini düşünen kitlelerin akıl ve ruh sağlığını korumak için sarıldığı bir terapi yöntemi oldu bu slogan: ‘Hepiniz o….pu çocuğusunuz.’
Rakip takım taraftarlarının aynı tribünlerde beraber maç izlediği nostaljik dönemleri hatırlatacak
değilim. Türkiye de dünya da bu naftalinli naifliğe veda edeli çok oldu.
Ne var ki futbolun sadece futbol olmadığını o kadar çok işittik ki, bugün bu söze inanmayanlar için Türkiye bir laboratuvar işlevi görüyor adeta. Futbolun baş döndürücü finansal gücü, yayın haklarından federasyon seçimlerine, kulüplerin yönetimlerinden hakem kurullarına, menajer ilişkilerinden spor medyasına kadar, yeşil sahalarda siyaset dışında kalacak yarım metrekarelik bir boşluk bırakmadı.
FETÖ gibi bir yapılanmanın, Fenerbahçe’ye sadece sportif kaygılarla ve renklerinden dolayı musallat olmadığını bugün herkes biliyor.
Gerçekliği şüpheli olsa bile, iktidarla iyi ilişkiler içinde olduğunu saklamayan, hatta sarayın desteği ile
göreve talip olduğu algısı yaratıp ‘avantaj’ sağlamaya çalışan adayların rekabetlerine şahit olduk yıllardır.
Televizyon ya da gazetede futbolu yorumlayacak isimlerin bu konudaki ehliyetlerini sorgulamayı bırakalı çok oldu, hangi gruba ya da holdinge yakın olduğunu tahmin etmek yeterli futbol izleyicisi için.
Federasyonun, hakemlerin ya da tahkim kurulunun oluşumu da, daha sezon başlarken kimin şampiyon olup hangi takımların ligden düşeceğine dair bahislerin konusu uzun zamandır.
Futbol da siyaset gibi dokunulmaz bir alan sunuyor yukarıdakilere. Yöneticisi olduğunuz kulübü batırmanızın, başarısız olmanızın bir bedeli yok. Menajerlere ne kadar komisyon gittiği ya da yapılan yanlış transferlerle kulübün parasının nerelere harcandığının izini kimse sürmez. Bütün bunlar kahvede, kantinde konuşulacak sohbete konu olur yalnızca.
Üstelik kulüp başkanı olmanın getirdiği reklamın çekiciliği de göz ardı edilecek gibi değildir. Fikret Orman ya da Faruk Süren hatta Ali Şen’in ismi hepimizin hafızasında değil mi hala? (Başkan olmanın getirdiği popülarite anlamında verilen örnekler bunlar, başka anlamda değil. Durup dururken davalarla uğraşmayalım, önümüz kış). Gün gelir, vakti zamanında yakalanmış bu şöhret, yeni bir maceraya atılırken başka bir iş için tedavüle sokulur; son TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu gibi.
Hata yaparsanız en fazla yerinizden olursunuz, koltuğunuzu başkasına devredersiniz ama asla hesap
vermezsiniz futbolda da. En yakın örnekleriyle bin bir türlü rezaletin yaşandığı geçen sezonun federasyon başkanı, başkanlığı yeniden kazanmayı kıl payıyla kaçırdı. Bugün artık o yok ama futbol keyfini kaçıran bütün yanlışlar cezasız kaldı. Asıl cezayı çekenin temiz futbol izlemek isteyen “taraftar” olduğunu saymazsak tabii.
Siyasette de böyle olmuştur; belediyeyi batıranın, hizmet parasını yandaşlarına peşkeş çekenlerin hesap verdiği görülmemiştir. Skandallarla anılan bakanların cezası en fazla koltuklarını “dava arkadaşlarına” devretmek olmadı mı Türkiye’de?
Bakanlığı, başkanlığı, yöneticiliği, hakemliği vs. bırakır ve köşenize çekilir adınızı unutturursunuz. Bu süre kısa olabilir, “lanet olası son bir iş” için ekip yeniden toplanıncaya kadar bazen.
Bu önermeyi biraz genişletirsek her sektörden kolayca örnek bulmamız mümkün. Türkiye gibi toplumsal hafızası çok zayıf bir ülkede unutulmak kolay olunca, utanmak için bir neden kalmıyor. Kimi zaman da kötü yöneticiliğin karşılığı size ödül olarak dönüyor.
Mevcut iktidarın uzun yıllara dayanan hâkimiyetinde Türkiye’de değişimi gözle görülen en büyük şeylerden biri bu oldu. Önceden hata yapana el çektirilirdi; bir süredir ödül veriliyor. Nasıl olsa arkasında kayıtsız şartsız destekleyen kitleler var artık; dünya yıkılsa da kendinden olanı karşı tarafa teslim etmeyecek tribünler kızgın ve kırgın.
Egemen Bağış Doğu Avrupa’nın en güzel şehirlerinden birinde yıllarca büyükelçilik yapabiliyor (Bu bir bayrak yarışıdır aslan yürekli Metin), nasıl olsa hatırlanacak bir şey kalmayacak geriye. Son birkaç seçim gecesinin dijital felaketi Onursal Adıgüzel belediye başkanı mesela, söylediklerinin hep tersi çıkan Bekir Ağırdır hala hiç yüzü kızarmadan sosyolojik ahkâm kesebiliyor bu ülkede, Sadullah Ergin Çankaya’dan aldığı oylarla meclise girdi son genel seçimde. Örnekleri kısa bir hafıza yoklamasından sonra köye kadar uzatıp duble yol yapabiliriz.
Futbol seyircisine, gerçekle ilgisi olmasa da daima onun hoşuna gidecek şeyler fısıldayan yöneticiler bir yerlerden fazlasıyla tanıdık. Gazete demeçleriyle birbirine gözdağı veren yöneticiler, taraftarlarından aldıkları alkışları kendi mahallelerinde kolayca dokunulmazlığa tahvil ediyorlar, tıpkı ucuz siyasetçiler gibi.
Siyasi parti temsilcilerinin, meclis genel kurulunda canlı yayında birbirlerine laf atıp gözlerini oymaya
çalışmalarından on beş dakika sonra yine meclis kulisinde bol kahkahalı sohbetlerine benziyor bu
kavgalar biraz.
Ali Koç’un bir eli cebindeki rahatlığı ya da seyircisi olmayan bir kulübün başındaki Göksel Gümüşdağ’ın
futbol dünyasında bu kadar sözünün geçmesi, Erden Timur’un iş dünyasındaki büyümesi gibi ‘ufak’
şeyler dikkatli futbol izleyicisinin radarında uzun zamandır.
Aslında futbol siyasetin hep ilgi alanındaydı. Siyaset de futbolun.
Mevcut cumhurbaşkanının ne kadar iyi futbol oynadığına, hatta siyasetçi olmasaydı mutlaka büyük takımlardan birinde oyuncu olacağına dair methiyeler okurduk bir zamanlar. Futbol dünyası ile kurduğu ilişkilerle, zamanın İstanbul Belediye Başkanı olarak, seçmenin kalbine giden yolun kafasını meşin yuvarlakla boşaltmak isteyen taraftardan geçtiğini anlayacak kadar dikkatliydi elbette.
Üstelik sandıkta randevulaşan Mesut Yılmaz örneğinden yeterli dersler de çıkarılmıştı bu süreçte.
Mevcut iktidar, bu oyunu ve oyunun içindeki dengeleri çok iyi kurdu. Tabii bunu kendi hâkimiyetini
kabul ettirme anlamında görüyoruz. Yoksa Türk futbolunun da, sporunun da geldiği yer ortada.
Siyaset ve futbol arasındaki ilişkinin sıcaklığı şu andaki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın da gözünden kaçacak değildi elbette. Samanyolu TV’de yaptığı Trabzonspor yorumculuğu arşivlerde duruyor. Tıpkı bordo mavi kravatla Fenerbahçe Divan Kurulu Başkanlığı’na seçilen Uğur Dündar’ı ziyaret etmesi gibi, arşivde hepsi.
Seyirci ya da seçmen ise bu ikili oyuna hep kızgınlıkla cevap verdi. Sokak röportajlarında bile kendini
ifade etmekten çok, kavgaya tutuşmaya ramak kalan insanları görüyoruz. Kalabalık biraz artsa, sayıca
biraz fazla olsanız, o küfürlü sloganı duymamak işten bile değil: “Hepiniz o…pu çocuğusunuz.”
***
Bu küfür sloganını ilk defa çocukluğumda işittim ben de. Babamın beni yanında götürdüğü Antakya Atatürk Stadyumu’ndaki Hatayspor’un komşu illerden biriyle oynadığı bir maçtı. (Evet, o zamanlar Anadolu’daki şehir stadyumlarının birçoğunun adı Atatürk’tü. Bazı ahmak liberallerin her yere Atatürk adının verilmesine karşı homurdandığı yıllardan, Atatürk isminin belli başlı yerlerden kaldırıldığı yıllara
gelmemiştik henüz.)
AKP iktidarının övünç kaynağı “inşaat”la kalkınma (ya da batırma) ile yenilenen ve son yapı
tekniklerinin rahatlığını sunan stadyumlardan değildi Antakya Atatürk Stadyumu. Eski ve küçüktü ama
bugünküler gibi ruhu ve seyircinin kendisi yok olmamıştı.
Kapalı tribünün rahatsız koltuklarında yerimizi aldığımızda bir çocuk olarak ilk yaptığım iş, etrafta dolaşan seyyar satıcıların bu yeni zamanların eğlencesine katkı için neler hazırladıklarına bakmak olurdu. Çeşitli ‘meşrubat’, çekirdek, köfte, açık tribündeyseniz başınızı o delici öğlen güneşinden korumak için yapılmış, bordo beyaz kâğıttan şapka, oturduğunuz yerde biraz daha rahat etmeniz için belki karton…
Açık tribünün davullu tezahüratları eşliğinde çekirdeğinizi çitlerken, sizin namınıza cenk edecek savaşçıların ciddiyetiyle ısınan futbolculara destek için bağıranları duyardınız. Tribündeki birinin oturduğu yerden birdenbire avazı çıktığı kadar bağırarak sahadakilere ilettiği esprili destek cümleleri eksik olmazdı. Bu sözler maç başlayınca hakeme, rakip futbolcuya, hatta kendi futbolcusuna sataşmaya, laf atmaya evrilir ve son olarak en güzel temennilerin fragmanı olurdu.
Sonra konuk takım tribünlerinden aniden stadyumdaki bütün sesleri bastıracak büyük bir tezahürat patlaması gelirdi. Azınlık olmanın getirdiği gurur ve fetih hissinin yarattığı adrenalin patlamasıyla biz buradayız derlerdi. Kısa bir şaşkınlıktan sonra, bu sefer bizim bulunduğumuz kapalı tribün de dahil olmak üzere, bütün stadyum hemen karşı tezahürata başlardı. Bu da, ev sahibinin “bizim bulunduğumuz yerde öyle kafanıza göre gazel okuyamazsınız” anlamında bir karşı ihtardı.
Hep bir ağızdan söylenen karşılıklı atışmalardan sonra, gerginlik arttığında, zirve tabii ki o milli sloganla yapılırdı: “Hepiniz o…pu çocuğusunuz.”
Bu sözlerin ilk olarak ev sahibinden mi yoksa rakip takım tribünlerinden mi geldiğinin hiçbir önemi yoktur; kim başlatmışsa, diğer tribünler de anında aynı şekilde karşılık vermeye başlardı.
Yani iki taraf da birbirlerini “O…pu çocuğu” olmakla itham etmekte sıkıntı görmezdi. Bugün görmediği gibi.
Tek bir kadının dahi olmadığı koca stadyumlarda, binlerce erkeğin, hayatlarında hiç görmedikleri kadınlar için yorumda bulunma hastalığı, işte o yıllarda dalga dalga tüm Türkiye’ye yayıldı. (Günümüzde kadınlar da bu büyük koronun bir parçası artık.)
Aslında kimse “O…pu çocuğu” değildi. En azından stadyumun tamamının böyle olması matematiğe
aykırıydı. Matematik yanılmaz, bugün de tribünlerden duyulan bu sloganın gerçeklikle bir ilgisi yok.
Sadece Türkiye’de seyirci kötü oyuna tepki vermeyi öğrenmedi henüz; kendi oyuncusu olduktan sonra bilerek zaman geçirene, sakatlanmış numarası yaparak kendini yere bırakana, kendi takımı lehine eyyama başlayan hakeme, yayın kalitesinin vasatlığından sorumlu yayıncı kuruluşa, taraftarın kolektif tepkisinden korkan federasyona, kulübü batıran yöneticiye nasıl tepki göstereceğini bilmiyor hala.
Tıpkı milyonlarca seçmenin, ülkesine dair hassasiyetlerini öğüten siyasilere, parti yöneticilerine, televizyondaki siyasi tartışmalarda yer alan manipülatörlere, bürokratik despotluğa, kafasını kuma gömen sanatçıya, çürümeye, tetikçilik yapan bir kısım medyaya nasıl tepki göstereceğini bilmemesi gibi.
Bugün sosyal medyadaki “troll” savaşlarından geleneksel medyada köşe tutanlara kadar herkes, kendi mahallesinden aldığı sonsuz bir krediyle karşı “cephe”ye yaylım ateşinde bulunmak zorunda hissediyor kendini.
İleri sürülen argümanın gerçekliğinin uzun bir süredir önemi yok, ait olduğumuz kabileye göre duymak istediğimizi birileri söylesin yeter; x(twitter), tiktok, instagram vs. farketmiyor.
Küfür ve alkış garanti.
Elli yıldır sıkıştırıldığımız laik-muhafazakâr, alevi-sünni, modern-taşralı, batılı-doğulu gibi ayrımları
aşmak için kullanan-kullanılan üzerine düşünmek zorundayız artık. Bunu sömüren-sömürülen diye
de çevirebiliriz aslında.
Birbirimizi anlamak için, karşı tribünlere küfür etmekle kaybettiğimiz zamanı, bize güzel oyun sunmayanlara, karda kışta, sıkışık düzende bizi ayakta diken ama kendileri sarmaş dolaş olanları
oyunun dışına çıkarmakla telafi edebiliriz.
Hayır, onlara küfür edelim demiyorum.
“Yönetim istifa”, “Hükümet istifa” diye ortak bir tutum almak yeterli olacaktır şimdilik.
Yazı çok mu karışık oldu? Deniz Zeyrek bir yerlerde hala yazıyor, açıp okursanız nabzınız normale
döner kolayca, üstelik televizyonda denk gelirseniz, ıhlamur içmenize bile gerek kalmaz.
Futbol gibi avam bir spordan sosyolojik tahlil mi yapılır diyorsanız, sekiz-on yıla tenisten, yüzmeden
yazarım, söz.
Bakmayın olimpiyatlarda sıfır çektiğimize, fişek gibi sporcularımız geliyor!
Not 1: İşini namusuyla yapan beden işçilerine hakaret niyetimiz yoktur.
Not 2: Not 1’de ironi yoktur.
Müthiş!
Hakemlere muhabbet tellallığı yapıldığını öğrendiğim gençlik yıllarından beri futbolu izlemem, takım tutmam.