Av. Ayça Sezer Naz yazdı…
Yine önümüze bitmez bir Anayasa tartışması açıldı.
Sanki memleketin tüm sorunları bir Anayasa metni ile varoldu ve yine o metin ile her şey düzelecek.
Bir düşünür şöyle diyor: ‘Vatandaşlar mı Devlet için vardır, yoksa Devlet mi vatandaşlar için?’
Şimdi soruyu tersine çevirelim.
‘Hukukun üstünlüğü; kişilerin hukuk kurallarına uymasını mı ifade eder, yoksa Devletin hukuk kurallarına göre yönetilmesini mi?’
Bu soruları neden sordum, izah edeyim.
Örneğin bir Anayasa yaptınız.
İlk maddesi; ‘…Devletin ve kurumlarının bu Anayasa’ da yazan her şeyi yapma yetkisi vardır’ şeklinde olsun.
Bu ilk maddeden sonra içini nasıl doldurursanız doldurun; ister insan haklarına aykırı, ister ırkçı, ister dinci, totaliter, ayrımcı, sınıflandırıcı olsun, sizin coğrafyanızın hukuku artık o olacaktır.
Size; ‘siz artık hukuk devleti değilsiniz’ denemeyecektir.
Çünkü kurallarınız size bir hukuk getirmiştir.
Buradaki tuzağı fark ediyor musunuz?
İşte bugün Türkiye’de böyle bir tuzağın içine çekilmekteyiz.
Bize bir metin sunacaklar. İçine; sivil anayasa, toplumsal mutabakat, demokrasi ile taçlanmış hukuk, her neyse bir şeyler koyacaklar. İşte o şeylerin hepsi sizi manipüle etmek için olacak. Aslında önemli olanın onlar değil, kurduğunuz hukuk düzeninin referansları olduğunu sizden gizleyecekler.
Anayasa olsun ya da olmasın; insanın olduğu her yerde bir düzen ve düzenin olduğu her yerde zaten bir hukuk vardır. Mesele bu hukuki düzenin dayanakları, ilkeleri yani referanslarıdır. Bu referanslar sayesinde kurduğunuz hukuk düzeni ya adil olacaktır ya da adil olmayacaktır.
O halde mesele referanslarınızın ADİL olana yakınlığı ile de ilişkilidir.
Bir hukukçu sıfatıyla şunu tamamen söyleyebilirim ki; ben hukuktan her zaman adalet bekleyenlerden değilim. Çünkü öyle olmadığını anlayacak kadar çok dava gördüm. Ve hukukun şekil değiştirdiğini ancak adaletin daima sabit kaldığını da gördüm.
O halde; ‘hukuk eşittir adalet’ önermesi tamamen gerçek dışı bir önermedir.
Sorunların çözümü; hukuk kurallarının, hükümetlerin veya Anayasa metinlerinin değiştirmesi değildir. Önemli olan kuruluş ilkelerinizi yani referanslarınızı korumaktır.
Örneklemek gerekirse, İran dibimizde bir devlettir. Anayasal anlamda referansı din ve inançtır. Üstelik mezhebe dayalı bir referanstır bu. İran uluslararası literatürde; cumhuriyet kelimesinin geçtiği bir isme sahiptir. Yani bir cumhuriyettir.
İngiltere çok uzağımızda bir okyanus ülkesidir. Anayasası yoktur. Medeni anlamda son derece iğreti bir kavram olan meşruti monarşi ile yönetilir(!)
Birçok Orta ve Güney Amerika ülkesinde (Venezuela, Peru, Kolombiya vs.) askerlerin ya da kendisini sonradan asker ilan eden otoritelerin Başkanlık sistemleri hüküm sürmektedir. Hiçbiri bu sistemin ilk örneği olan Amerika Birleşik Devletleriyle benzerlik göstermemektedirler.
İşte bu benzersizliğin sebebi, sistem referanslarında gizlidir. Yani gerçek kahramanlarımız onlardır.
İşte Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ilk 4 maddesi dediğimiz şey; tam olarak bu ilkelere (referanslara) değinmektedir.
Bu anlamda Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın referans noktaları tam olarak ilk 4 maddede belirtilmiştir.
Bu referansların ilki 1. Madde yani ‘cumhuriyet’ olmaktır.
Ama nasıl bir cumhuriyet?
Zira yukarıda da belirttiğimiz gibi İran da bir cumhuriyettir.
O halde 2. Madde referanslarına bakacağız.
İkinci madde de; ‘İnsan haklarına saygı, Atatürk milliyetçiliği, demokrasi, laiklik ve sosyal devlet’ referansları verilmiştir.
3. madde devletin tarihi ve manevi simge ve sembollerine atıf yaparken; 4. madde, bu ilkelerin (referansların) değiştirilmesinin hukuken imkânsızlığını sağlayan maddedir.
Şimdi tüm bu Anayasa tartışmaları arasında bizim Gazi Meclis’e bir göz gezdiriyorum. Kaç milletvekilinin bu tanımlamaları yapabileceğini de açıkçası merak etmiyor değilim.
Bir avuç, cumhuriyeti kendi iç dinamik ve ilkeleri ile anlamış kişi de, CHP’ nin sözde hesaplaşma modeli sayesinde tasfiye edilmiş veya etkisizleştirilmiş.
Ne çıkacak doğrusu tedirgin ancak korkuyla kazanılmayacağını bilecek kadar da gerçekçiyim.
Sevgiyle kalın.