1. Haberler
  2. Analiz
  3. İbrahim Anlaşmaları, İsrail ve Erdoğan

İbrahim Anlaşmaları, İsrail ve Erdoğan

featured

Şükrü Göksoy yazdı…

​Küresel hegemonya, kendi varlığını ve çıkarlarını sürdürmek adına Ortadoğu coğrafyasını tarihsel süreç boyunca sistematik olarak dizayn etmiştir. Libya, Mısır, Suriye ve Irak’ın yaşadığı istikrarsızlaşma ve parçalanma süreçleri, bu geniş kapsamlı bölgesel tasarımın ilk aşamalarıdır. Bugün ABD’de ikinci başkanlık dönemini sürdüren Donald Trump, iç kamuoyuna barış, istikrar ve refah vaat ederek iktidarını kurmuş olsa da, uluslararası ilişkiler sahnesinde tamamen farklı bir strateji yürütmektedir. Nitekim Ukrayna liderliğini Rusya karşısında tek taraflı bir teslimiyete zorlayarak çatışma zeminine itmiş, bu duruma güvenlik gerekçesiyle tepki gösteren Avrupa ülkelerini ise yaptırım ve baskı siyasetiyle kontrol altına almıştır.

​Aynı jeopolitik hamleler, bizzat Washington yönetimi tarafından Ortadoğu sahnesinde de sergilenmektedir. Trump yönetimi, bölgedeki aktörleri “Filistin barışı” retorikleriyle küresel bir uzlaşı masasına davet ederken, İsrail sahada askeri operasyonlarına ve genişlemeci politikalarına pervasızca devam etmiştir. Bölgesel dinamiklerin ve Körfez ülkelerinin bu arka plana rağmen diplomatik adımlarla Washington eksenine dizilmesi, sürecin zeminini oluşturmuştur. İşte bu diplomatik ve askeri kuşatmanın somutlaşmış adı İbrahim Anlaşmaları’dır. Bu anlaşmalar, küresel sistemin bölgedeki en güçlü askeri ve stratejik lejyonu olan İsrail’in mutlak hamiliğini pekiştirmek ve direnç odaklarından temizlenmiş bir siyasi alan yaratmak amacıyla masaya sürülmüştür.

​DİRENİŞ DUVARI VE ‘YENİ ROMA’NIN SAHADAKİ YENİLGİSİ

​Yeni Roma’nın güçlü lejyonu İsrail’in Filistin, Lübnan, Suriye ve Yemen’den sonraki büyük hedefi tarihsel süreçte İran olmuştur. Plan nettir: İran, İsrail’in bölgesel çıkarlarına göre terbiye edilmeli, gerekirse parçalanmalıdır. Bu doğrultuda Azerbaycan, İsrail’in tam kontrolüne sokulmuştur.

​Yeni Roma’nın sapkın imparatorunun buradaki esas hesabı, İran’ın içerisindeki etnik fay hatlarını tetiklemekti. Aras Nehri’nin güneyinde ve tüm İran coğrafyasında dağınık halde bulunan yoğun Türk varlığı, güneydeki Beluciler ve Zagros Dağları’nın çevresine yayılmış ayrılıkçı Kürt unsurlar bu savaşta ayrışacak, içeriden başkaldırarak İran’ı haritadan silecekti. Terör üreten bu yapay planla İran’ın tamamen parçalanması bekleniyordu.

​Ancak bu maya tutmadı. Evdeki kirli hesap sahaya uymadı; İran’daki tüm güçler ve unsurlar devletin etrafında kenetlendi, güçlü bir mukavemet gösterdi ve süreç uzadı. Sonuç olarak, Yeni Roma ve İsrail sahada net bir yenilgi aldı.

​Fakat Yeni Roma’nın sapkın imparatoru, bu yenilgiyi belli etmeden bölgeden çekilmek zorundaydı. Bunun yolu da Trump liderliğindeki Washington’ın İbrahim Anlaşmaları’nın kapsamını genişletmesinden ve yeni ortaklar bulmasından geçiyordu. Pakistan, daha önce de net bir tavırla bu kirli ortaklığa “asla” diyerek kapıyı kapattı. Ardından Suudiler ve Suriye kendi şartlarını ileri sürerek bu dayatmaya “hayır” dediler. Gözler, bu kuşatmanın en kritik halkasına, yani Türkiye’ye ve Erdoğan siyasetine çevrildi.

​İÇ SİYASETİN TERBİYESİ VE MAVİ VATAN TİYATROSU

​Türkiye ve Erdoğan siyaseti, bu kirli teslimiyet anlaşmalarına henüz net bir “Hayır” dememiş, adeta arka kapı diplomasisiyle uygun zamanı beklemeye koyulmuştur. Bu süreçte Türkiye’nin iç siyaseti de dışarıdaki bu tehlikeli teslimiyete zemin hazırlayacak şekilde dizayn edilmektedir. Ana muhalefet partisi (CHP) kayyumlar, belediyelere yönelik tehditler, mahkeme kararları ve siyasi baskılarla terbiye edilmeye çalışılırken, asıl amacın İbrahim Anlaşmaları’nı imzalama koşullarını olgunlaştırmak olduğu açıkça görülmektedir.

​Ukrayna krizi üzerinden kurulan hegemonik baskının bir benzeri Türkiye üzerinde de sınanmaktadır. Bu kirli ittifaka yaranma çabası, ülkenin en radikal milli doktrinlerinden bile vazgeçilmesi ya da bunların siyasi ranta alet edilmesi riskini doğurmuştur. Uzun zamandır rafa kaldırılan Mavi Vatan doktrini, planlı bir şekilde raftan indirilerek Efes Tatbikatı ile yeniden gündeme oturtulmuştur. Ancak bu hamle milli bir duruştan ziyade, ABD (Yeni Roma) kontrolünde yürütülen kirli bir operasyonun hazırlığıdır.

​Ege Denizi’nin adının “Adalar Denizi” olarak değiştirilmesiyle başlayan bu süreç, sahada kontrollü bir gerilime ve ardından Erdoğan’a içeride kaybettiği gücü yeniden enjekte edecek kurgulanmış bir güç gösterisine dönüştürülebilecektir. Plan nettir: Ege’de kontrollü bir başarı illüzyonu yaratılacak, Türk milleti sahte bir zafer sarhoşluğuyla uyutulurken, İbrahim Anlaşmaları bu hamaset gölgesinde gizlice imzalanacaktır. Nitekim bir yandan güç gösterisi yapılırken diğer yandan bu amorf politikanın dışa vurumu olarak Atatürk’ün “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” vecizesi bile bu yeni, ilkesiz dış politika adımlarına alet edilmek istenmektedir.

​SONUÇ: ERDOĞAN’IN İKBAL SİYASETİ VE MAKYAVELİST PRAGMATİZM

​Burada açık ve net bir hakikatle karşı karşıyayız: Karşımızda devletin bekasını, milletin geleceğini düşünen bir “büyük devlet adamı” yoktur. Erdoğan’a yönelik hiçbir “güzelleme” ya da devlet adamı muamelesi rasyonel değildir. Erdoğan, tamamen kendi iktidarı, koltuğu ve şahsi ikbali için pozisyon alan bir siyaset izlemektedir.

​Eğer devletin bekası, onun iktidardan gitmesine yol açacaksa, Erdoğan kendi gücünü korumak adına devleti bile zora sokmaktan, vatanın hayati bazı uzuvlarını kesip atmaktan çekinmeyecek bir pragmatizme sahiptir. Ege’de “kontrollü bir kazanım” tiyatrosu yaratılarak, içeride Erdoğan’ın milliyetçi retorikle güçlendirilmesi senaryosu kapıdadır. İç politikada güç devşirmek adına atılacak bu tarz riskli ve yapay gerilim stratejileri, Türkiye’nin bölgedeki jeopolitik güvenliğini ve askeri varlığını tehlikeli bir kumarın içine itme riski taşımaktadır. Ancak bu durum mevcut siyasi elitlerin umurunda bile olmayacaktır. Yeter ki Yeni Roma’nın güçlü lejyonu İsrail, Ortadoğu’da yeni ve büyük bir güce dönüşsün ve İbrahim Anlaşmaları imzalansın.

​Niccolò Machiavelli bugün yaşasaydı ve erdemden uzak, tamamen güce ve koltuğa tapan bu çarpık Trump-Erdoğan ilişkisini görseydi, kendi yazdığı “Prens” teorisinden utanır, bu oportünizm karşısında şapka çıkarırdı.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

1 Yorum

  1. Milletin durumu ile ilgilenen kimse kalmadı.. hslktan tümüyle kopmuş bir iktidar ,dağıtmış bir muhalefet var…

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!