Fatih Şahintürk yazdı…
Osmanlı devleti son döneminde en tartışılan padişahlardan biri Sultan 2’nci Abdülhamid Han’dır.
Çeyrek asrı aşan saltanat süresinde Abdülhamid’in petrol politikası nedense pek incelenmemiştir. Abdülhamid’in petrol politikasına istinaden gelişen miras meselesi de Osmanlı hanedan mensuplarının uzun yıllar mücadele ettiği temel sorunlardan biri olmuş ancak bir sonuç alınamamıştır.
Bu yazıda bu sorunun tarihi hakkında elde ettiğim bilgileri paylaşacağım…
1789 Fransız İhtilali ve 1848 Sanayi devrimiyle birlikte batılı devletler petrolün muharrik gücünü keşfetmiş, buhar gücüyle çalışan motor teknolojisinden petrol gücüyle çalışan motor teknolojisine geçmişlerdi.
Hem devlet olarak hem münferit olarak Ortadoğu petrollerinin peşine düşen bu emperyal güçlerin hedefinde Bakü petrol havzası, Hicaz Yarımadası petrol havzası, Musul Kerkük (Irak) Petrol havzası ve Suriye petrol havzası olmak üzere 4 büyük petrol yatağı vardı.
Özellikle İngiltere arkeolog, gazeteci, seyyah, derviş kılığında bu coğrafyaya gönderdiği casuslarla bölgede petrol rezervi arıyor ve her türlü nüfuzunu kullanarak devletlerin elinden petrol ve maden arama, tarama, çıkarma, işletme, taşıma ve satma imtiyazını ele geçirmeye çalışıyordu…
Osmanlı devleti de Tanzimat döneminden itibaren batılı devletlerin bu çalışmalarından ve projelerinden haberdardı ve gelişmeleri takip ediyordu.
Sultan 2’nci Abdülhamid ise taht’a çıktığı 1876 yılından kısa süre sonra kurduğu Yıldız Hafiye Teşkilatı’na bağlı casusları sayesinde batılı devletlerin Ortadoğu’daki petrol mücadelesini çok yakından takip etmeye başladı ve emperyal güçlerin bu projelerini sabote etmek amacıyla padişahın şahsi hazinesi olan Hazine-i Hassa’dan ödeyerek Ortadoğu bölgesinden toprak satın almaya başladı.
Sultan 2’nci Abdülhamid, iktidarda kaldığı 1876-1909 yılları arasında Musul, Bağdat, Basra, Halep, Beyrut ve Kudüs’ten olmak üzere yaklaşık 56 milyon dönüm toprağı satın alarak özel mülkiyeti haline getirdi.
Abdülhamid’in en çok önem verdiği bölge Musul’du, sadece Musul’dan 17 milyon dönüm toprağı satın aldı. Abdülhamid’in Beyrut, Halep, Kudüs, Bağdat ve Basra’dan satın aldığı toprak miktarı ise toplam 26 milyon dönüm kadardı…
Abdülhamid bununla da yetinmedi, 1889, 1898 ve 1902 yıllarında yayınladığı 3 irade ile bu bölgelerdeki her türlü maden ve petrol arama imtiyazının da Hazine-i Hassa’ya ait olduğunu açıkladı.
Bu dönemde Hazine-i Hassa’nın başındaki isim de Abdülhamid’in güvendiği isimlerden Maliye Nazırı Agop Paşa’ydı. Daha sonra Mikail Paşa ve Ohannes Paşa Hazine-i Hassa Nazırı oldu.
1902 yılında Bağdat Hicaz Demiryolu Hattı Projesi’nin ihalesi de Almanlara verildi. Döyçe Bank’ın finanse edeceği bu projede Almanlar Demiryolu Hattı’nın geçeceği güzergâhın her iki tarafındaki 20 kilometrelik alanda petrol ve maden arama imtiyazını şart koşarak Ortadoğu petrol mücadelesine müdahil olmayı denemiş olsalar da Abdülhamid buna izin vermedi. Zaten kısa süre sonra Almanlar, ihale için gerekli yükümlülükleri yerine getirmeyince Abdülhamid bu ihaleyi iptal ederek projeyi hayata geçirecek olan Anadolu Demiryolu Kumpanyası şirketini feshetti.
24 Temmuz 1908 tarihinde 2’nci Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle birlikte önce Abdülhamid’in Musul ve Kerkük’te satın aldığı bu topraklar kamulaştırılarak hazineye devredildi.
27 Nisan 1909’da Abdülhamid’in taht’ından indirilmesinden sonra ise Abdülhamid’e ait Hazine-i Hassa’ya ait bütün topraklar hazineye devredildi.
Osmanlı devletinde bu gelişmelerin yaşanması üzerine İngilizler Musul ve Kerkük petrol havzasını ele geçirmek için harekete geçti. “Mister Yüzde 5” unvanlı Salust Gülbenkyan’ın arabuluculuğuyla 1912 yılında Osmanlı devleti sınırları içerisinde her türlü maden ve petrol arama faaliyeti için Turkish Petroleum Company (TPC) şirketi kuruldu.
1’nci Dünya Savaşı’nın sona ermesine sayılı günler kala 3 Temmuz 1918 tarihinde Sultan Mehmed Reşad’ın hayatını kaybedip yerine biraderi Sultan Vahdettin’in taht’a çıkması her şeyi altüst etti.
İttihatçılardan nefret eden Sultan Vahdettin, taht’a çıktıktan kısa süre sonra İTC iktidarı döneminde Abdülhamid’e ait Hazine-i Hassa hakkında verilen kararları iptal eden bir irade yayınladı ve Abdülhamid’e ait toprakların Hazine-i Hassa’ya devredildiğini açıkladı.
Ardından Abdülhamid’in varisleri, bu toprakların kendilerine verilmesi için harekete geçti ve Abdülhamid’in o dönem 8 eş ve 15 çocuk olmak üzere 23 yasal varisi tespit edildi.
Ancak Abdülhamid varislerinin bu girişimi kısa sürdü çünkü İstanbul Hükümetinin 10 Ağustos 1920 tarihinde imzaladığı Sevr Antlaşması, Suriye’de bir Fransız manda yönetimini ve Irak’ta İngiliz manda yönetimini öngörüyordu ve Sevr Antlaşması’na göre bu devletlerin sınırları içerisinde kalan Abdülhamid’den kalan topraklar o devletin tasarrufuna geçiyordu. Yani Abdülhamid’in varisleri, Abdülhamid’den kalan toprakların mülkiyetini elde etmek için İngiltere ve Fransa ile anlaşmak zorundaydı…
İngiltere ve Fransa ise 1’nci Dünya Savaşı nedeniyle ara verdiği petrol arama tarama çıkarma işletme çalışmalarına ise savaştan sonra TPC şirketiyle devam ediyordu. Haliyle bu toprakların Osmanlı Hanedan mensuplarına iade edilmesi bu devletin işine gelmiyordu.
Abdülhamid varislerinin bu sorunu çözmesi için başvurduğu kişi ise Osmanlı Hanedanı’nın dişçibaşısı olan Sami Gürnzberg’ti. Hanedan mensupları, Gürnzberg’in İbranı asıllı olması nedeniyle uluslararası çevrelerde daha etkin lobi faaliyeti yapabileceğine inanıyordu.
Sami Gürnzberg de bu sorunu çözmek için çok ilginç bir isimden, Atatürk’ün Samsun’a çıkışında vize veren İngiliz İstihbarat subayı John Bennett’ten yardım istedi.
Bennett, kendi hayat hikâyesini anlattığı “Tanık” adlı kitabında Atatürk’ün Samsun’a çıkış olayını ve Gürnzberg ile tanışmasını şu sözlerle anlatıyor;
Bir gün, istemeden kaderin aracı oldum. 15 Mayıs günü Yunan güçleri İzmir’e girmiş ve beklenmedik bir direnişle karşılaşmıştı. Sultan [Mehmet Vahdettin], Türk ordusunun çatışmadan uzak durmasını garantilemek için Gelibolu kahramanı General Mustafa Kemal yönetiminde bir heyet göndermek üzere, İtilaf Devletleri Yüksek Komiserliği’yle anlaşmıştı.
8 Haziran’da, ilginç bir tesadüf eseri yirmi ikinci doğum günümde bir Türk subay odama gelip, Mustafa Kemal ve heyeti için vize istedi. Listeyi okuduğumda, Türk Ordusu’nun en etkin otuz beş generalinin ve kurmay albayının adını tanıdım. Vizeleri vermek hoşuma gitmedi. Binbaşı Van M. her zamanki gibi özel işleriyle meşguldü. Listeyi Merkez Karargâhı’na götürüp talimat istemeye karar verdim. Kurmay subaya, bunun barış heyetinden ziyade savaş heyetine benzediğini söyledim. İngiliz Yüksek Komiserliği olayı görüşene kadar beklemem söylendi. Yaklaşık bir saat sonra çağırıldım; gidip vizeleri vermem söylendi. “Sultan,” dediler, “Mustafa Kemal Paşa’ya tamamen güvenmektedir.”
Beş hafta sonra Mustafa Kemal Paşa, Sultan tarafından kanun kaçağı ilan edildi. Yunanlılara savaş ilan etmişti ve tam da benim Anadolu’ya göndermem emredilen kurmay subayların yardımıyla Türk ordusundan kalanları toparlamaktaydı. Bu olay benim üst düzey siyasetle ilk buluşmam, aynı zamanda büyüklerin bilgeliğinin yaşattığı hayal kırıklığımın başlangıcıydı.
(Tanık, Bir Arayışın Hikâyesi, John Bennett, sayfa 28)
Ertesi gün korkunç bir diş ağrısıyla uyandım. Sultan’ın özel dişçisi Sami Gunsberg Bey’i tavsiye ettiler. Evimizden birkaç dakikalık mesafedeki dairesine gittim. Duvarlarında dostları Sami Gunsberg Bey’e ithaf edilmiş bolca sultan, prens, paşa fotoğrafı asılı imparatorluk tarzında döşeli üç salon, sıra bekleyen bir kalabalıkla doluydu.
Sami Bey, bekleyen kalabalığı görmezden gelerek beni çağırıp dişçi koltuğuna oturttu. Ağzıma bir bakışta, “Berbat bir apse olmuş, en kolay yolu hemen kazımak, ancak acı verir,” dedi. Beni neyin beklediğini bilmeden ve cehaletin verdiği cesaretle, yapmasını söyledim. Herhangi bir anestezi ya da benzeri bir saçmalığa gerek görmeden dişimi deldi. Neredeyse kırk yıl sonra yazarken bile hatıranın acısıyla ürperiyorum. Binlerce ölümün vereceği acı, yaşadığım o acının yoğunluğunu anlatmaya yetmez. Allahtan kısa sürdü ve gerçek bir sanatkârın ellerinde olduğumu anladım. Beni ayrıntılı olarak muayene etmekte ısrar etti; Fransa’da yaralandığımda ön dişlerimden birini kaybettiğimden beri dişlerimi tamamen ihmal etmiştim; yapılacak çok iş vardı.
O zaman, siyasetle ilgili biri için dişçiliğin müthiş bir silah olabileceğini anladım. Sandalyesine, ağzım açık bir biçimde beni bağladıktan sonra, on on beş dakika en çok ilgi duyduğu hobisinden, Osmanlı Sarayı’na yapılan haksızlıklardan bahsetti. Osmanlı soyundan gelen prenslere olan sadakati bütündü. Daha sonra öğrendim ki dişçi olarak kazandığı onca para, ayrım gözetmeksizin, şu ya da bu prense, prensese gidiyormuş.
Jön Türklerin yasadışı yollarla el koyduğu büyük zenginliklerin hikâyelerini anlattı. Tek başına Yüksek Dini Mahkeme’de bir dava açtığını, mahkemenin bu el koymanın geçersiz olduğuna karar verdiğini anlattı. Musul petrol bölgesinden hararetle bahsetti. Esrarengiz bir öngörüyle, Sultan, petrol kıtlığı büyük milletlerin hırsını uyandırmadan çok önce, Irak ve Arabistan kumlarının altında sınırsız bir servetin yattığını görmüştü. Bu hâzineyi torunlarına saklamak istemiş; kendi parasıyla araştırmalar yaptırmış ve adlarına büyük imtiyazlar satın almıştı.
Sami sonra bana büyük planından bahsetti. Saltanat Ailesi beni tanıyor ve bana güveniyordu; onları, bana Barış Konferansında İngiliz devletinin karşısında, kendi çıkarlarını temsil edecek bir vekâletname vermek üzere ikna edebileceğinden emindi. Konferans Sevr Antlaşması’nı gözden geçirmek üzere toplanacaktı. Zavallı hastaları o süslü salonlarda beklerken, sanırım iki saat kadar o dişçi sandalyesinde oturdum.
(Tanık, Bir Arayışın Hikayesi, John Bennett, sayfa 76-77)
Böylece Sami Gürnzberg ve John Bennett, Osmanlı Hanedan mensuplarının Abdülhamid’den kalan mirasına sahip olmak için uluslararası düzeyde harekete geçti.
John Bennett Aralık 1921 tarihinde ABD’de 150 milyon dolar sermayeli Sultan Abdül Hamid Estates Inc isimli bir şirket kurdu. Bennett’in planına göre varisler yasal haklarını bu şirkete devredecekler, karşılığında bu şirketin hisse senetlerini alacaklardı. Bennett’in komisyonu ise % 10 olacaktı. Sami Gürnzberg ise % 33 oranında şirkete ortak olacaktı.
Gürnzberg ve Bennett’in çabalarıyla 23 varisten 19’unun vekâleti alındı.
5 Haziran 1922 tarihinde ise yine ABD’de 5 milyon dolar sermayeli The Ottoman Imperial Estates Inc şirketi kuruldu.
1 Kasım 1922 tarihinde Saltanatın Kaldırılması ve ardından Milli Mücadele’nin başarıya ulaşıp Lozan Konferansı’nın düzenlenmesi ve son olarak 3 Mart 1924 tarihinde Hilafetin ilga edilmesi, Abdülhamid’in miras meselesini tekrar alt üst etti.
Lozan Antlaşması’nda Sevr Antlaşması’nda olduğu gibi, Misak-ı Milli sınırları dışında kalan topraklardan feragat edilmesiyle Sultan 2’nci Abdülhamid’in Türkiye sınırları dışında kalan toprakları üzerinde hanedan mensupları tüm yasal hakkını kaybetmiş oldu.
Misak-ı Milli sınırları içerisinde kalan Musul ve Kerkük ise 1926 yılında İmzalanan Ankara Antlaşması’yla da Irak Krallığı’na bırakıldı. Buna karşılık, Türkiye’ye 25 yıl boyunca Musul ve Kerkük petrollerinden elde edilen gelirden her ay 10 kadar pay verilmesi kararlaştırıldı.
Üstelik 1922’den itibaren Sultan Vahdettin ve ailesinin, 1924’ten itibaren Abdülmecid ve ailesinin sınır dışı edilmesiyle tüm Osmanlı hanedan mensuplarının malvarlığı da mevcut soruna eklenmiş oldu.
3 Mart 1924 tarihinde Hilafetin kaldırılması ve Osmanlı hanedan mensuplarının sınır dışı edilmesi kararının alınmasıyla birlikte hanedan mensupları, sahibi olduğu tüm emlak ve eşyaları müzayedelerde değerinin çok altında satmak zorunda kaldılar.
Bu müzayedelerde Osmanlı hanedan mensuplarına ait eşyaları satın alan isimlerden biri de Osmanlı Hanedanının dişçibaşısı Sami Gürnzberg’ti.
Sami Gürnzberg, bu aşamada sınır dışı edilen diğer Osmanlı Hanedan mensuplarının vekâletlerini almak için de girişimde bulundu ancak sonuç çıkmadı. Çünkü o dönemde San Remo’da yaşayan Vahdettin “Osmanlı Hanedan Reisi” olarak hareket ederken Paris’te yaşayan Abdülmecid de “Osmanlı Hanedan Reisi” olarak hareket ediyordu. Yani Osmanlı Hanedanı içinde yaşanan Aziziler Mecidiler rekabeti yurtdışında da devam ediyor, Osmanlı Hanedan mensupları tek çatı altında bir araya gelemiyordu.
1926 yılında Vahdettin’in hayatını kaybetmesiyle Abdülmecid, Osmanlı Hanedan Reisi oldu.
Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından sonra taraflar arasındaki muhalif meselelerin çözülmesi için Muhtelit Hakem Mahkemeleri kuruldu. Abdülhamid’in varisleri de bu mahkemelere başvurup Abdülhamid’in Suriye, Irak, Filistin ve Yunanistan’da kalan gayrimenkulleri için yasal süreç başlattı ancak bu girişimlerden de bir sonuç çıkmadı.
Bu arada dünya petrol tröstleri, 1928 yılında bir araya gelerek petrol rezervlerini yeniden tanzim ederek paylaştılar. Bu amaçla Irak Petrol Havzası için TPC şirketi feshedilerek yerine Iraq Petroleum Company (IPC) şirketi kuruldu.
IPC şirketinin yeni hisse dağılımı şöyleydi;
Anglo Persian Oil Company % 23,75
Royal Shell Grubu % 23,75
Fransa % 23,75
Standart Oil of New Jersey (Esso – ABD) % 11,875
Standart Oil of New York (Socony – ABD) % 11,875
Salust Gülbenkyan % 5
Bu arada Emniyet Genel Müdürlüğü, John Bennett’i izlemeye aldı. Bennett için “Abdülhamid’in veresesi bahanesiyle iş çeviren istihbaratçı” notu düşüldü.
Abdülhamid’in varisleri, Hakem Mahkemeleri’nin yetkisizlik kararından sonra Abdülhamid’in sınır dışında kalan topraklarını değerinin altında satarak veya kiralayarak gelir elde yoluna gittiler.
Sultan 2’nci Abdülhamid Kudüs bölgesinden de yaklaşık 200 bin dönüm toprağı satın almıştı ve varisleri yıllar sonra bu toprakları Siyonist örgütlere kiralayarak gelir elde etmeyi amaçladı… Hatta bu sorun çözüldüğü takdirde bazı toprakların mülkiyetinin Siyonist örgütlere hibe edilmesini bile taahhüt ettiler ancak bu girişimlerde sonuçsuz kaldı.
Aslında Abdülhamid’in varisleri, açtıkları herhangi bir davanın lehine sonuçlanması halinde bu kararın diğer davalara emsal teşkil etmesinden umut ediyordu ancak açtıkları bütün davalar aleyhine sonuçlanınca bir ilerleme sağlayamıyorlardı.
1948 yılında Filistin manda yönetimi sona erip İsrail devleti kurulunca Abdülhamid’in Filistin bölgesindeki sahip olduğu toprakların mülkiyeti de İsrail hükümetine geçti ve buradan da sonuç çıkmadı.
Abdülhamid’in varislerinin, bu hukuk girişimleri başarısız olunca Sultan 2’nci Abdülhamid’in yurtdışındaki kalan toprakları üzerindeki hak taleplerinden vazgeçtiler.
Cumhuriyetin ilanının 10’ncu yılında bir genel af kanunu kabul edilince Osmanlı Hanedan mensupları Türkiye sınırları içerisinde kalan gayrimenkullerinin kendilerine iade edilmesi için yeni bir dava açtılar ve bu davayı kazandılar ancak Yargıtay bu kararı bozarak aleyhte bir karar verdi.
1946 yılında mahkeme Sultan Vahdettin ve ailesine ait gayrimenkulün millete intikal ettiğini, Sultan Sultan 2’nci Abdülhamid’e ait gayrimenkulün ise varislere devredilebileceğine hükmetti.
Bunun üzerine Abdülhamid’in çocuklarının yasal varisi durumunda olan Sami Gürnzberg, Osmanlı Hanedan mensuplarının yurtdışında olmasını fırsat bilerek bu gayrimenkullerden bazılarını kız kardeşi Lilly Gürnzberg üzerine yaparak bu mülklerin sahibi oldu ancak kısa süre sonra hükümet devreye girdi ve 18 Nisan 1949 ile 2 Mayıs 1949 tarihlerinde çıkardığı 2 yasayla padişahlar adına kayıtlı tüm tapuların millete intikal ettiğine karar verdi.
Böylece Abdülhamid’in varislerinin, Abdülhamid’in sınır dışında kalan topraklarının üzerindeki hak taleplerinin kaybedilmesinden sonra diğer hanedan mensuplarının Türkiye’de kalan gayrimenkulleri üzerindeki hak talepleri de kaybedildi ve Abdülhamid’in kendi döneminde Ortadoğu bölgesinden satın aldığı 56 milyon dönüm toprak bu şekilde elden çıktı…
İnsan hain olurda bu kadarı fazla şu abdülhamid osmanlının yüz karası vatansızın biri
Bize tarih diye bildiğin yalanlar dünyası okutuluyor kesinlikle.
Eski milli eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in Sultan Abdülhamid isimli kitabını okumanızı öneririm.