Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin imzasıyla 81 ile gönderilen yazıda “okullarda ramazan boyunca etkinlik” düzenlenmesi talimatı verilmişti.
Programlara göre okullarda ortak iftar sofraları kurulması, oruç tutan öğrenciler için tutulan oruçların sayıldığı karneler hazırlanması, dini içerikli sunumlar hazırlanması ve öğrencilerin camiye götürülmesi planlanmıştı.
Genelgede, yapılacak faaliyetler şöyle sıralanmıştı:
İFTAR SOFRASINDAN DUA EDERKEN FOTOĞRAF İSTENDİ
Genelge sonrası okul öncesi, ilkokul ve ortaokul öğrencileri için üç ayrı kılavuz hazırlandı. Tüm okullara gönderilen etkinlik kılavuzuyla, çocuklar Ramazan’da aileleriyle birlikte iftar sofrasında dua ederken fotoğraf çektirip okula getirecek. “Lütfen beni de sahura kaldırın” başlıklı kapı süsü hazırlanacak. Ana okulu öğrencileri camiye götürülecek.
Etkinlikler arasında boş kutularla Ramazan davulu yapılıp mani okunması da yer alıyor. Çocuklara “İftar nedir, sahur nedir, Ramazan davulu, topu nedir” gibi bulmacalar sorulacak.
Sözcü’den Deniz Ayhan’ın haberine göre öğrenciler evlerindeki iftara kimlerin katıldığını tek tek yazacak. Ortaokul öğrencileri en sevdiği Ramazan yemeğinin tarifini öğrenecek. Öğrencilere bir çerçeve de verilecek, ailesiyle Ramazan’da çektirdiği bir fotoğraf bu çerçeveye konacak. Ramazan Gazetesi de çıkarılacak.
TEKİN’DEN GENELGE SAVUNMASI
Bakan Tekin, okullara gönderilen Ramazan genelgesine ilişkin açıklamalarda bulundu.
Tekin, “Muhalefeti önce okuma yazma öğrenmeye davet ediyorum. Sanırım cehalet bulaşıcı bir hastalık… Okumadan, anlamadan, niyet okuyuculuk yaparak eleştiri yapmayı siyaset zanneden bir kitle var. Laikliğin ne demek olduğunu, nasıl anlaşılması gerektiğini, uluslararası örneklerden de Türkiye örneklerinden de hareketle hepsine tek tek anlatmaya, açıklamaya açığım. Tanımladıkları şey, bir dayatma. Laiklik öyle bir şey değil. Bu, bir. Biz metnimizde de metnin ekinde okullara gönderdiğimiz örnek etkinlikler listesinde de anayasaya aykırı tek bir ifade yok. Bir kere bunu bu şekilde sunmanın dediğim gibi cehaletten başka hiçbir açıklaması yok.”
Eleştirilerin elle tutulur hiçbir tarafı olmadığını öne süren Bakan Tekin, “Mesela okullarımızda Noel ağaçları süslenirken bu kişilerin sesinin çıkmasını beklerdim. Bunu eleştirmelerini beklerdim. Bizim kültürümüze Noel nereye oturuyor? Bunu söylemelerini beklerdim” dedi.
OKULLAR SÜSLENDİ
Bu kapsamda, ramazan ayının ilk sahuru öncesi yurt genelindeki okullarda ramazan süslemeleri yapıldı.

Öğrenciler hazırlattırılan görseller, fenerler, ayet ve hadislerin yer aldığı panolar ile geleneksel ramazan süslemeleri, okulların çeşitli noktalarına asıldı.
Etkinliklerde başına fes takılan öğrencilerin “davulcu” kostümü giydiği görüldü.
EĞİTİM-İŞ TEPKİ GÖSTERMİŞTİ
Eğitim ve Bilim İşgörenleri Sendikası (EĞİTİM-İŞ) tarafından önceki gün yapılan açıklamada, Tekin imzasıyla gönderilen yazıya tepki gösterilmişti.
Açıklamada şu ifadelere yer verilmişti:
“Milli Eğitim Bakanlığı’nın okul öncesinden liseye kadar tüm kademelerinde Ramazan Ayı boyunca dini etkinlikler düzenleme kararı, açıkça Anayasaya, Milli Eğitim Temel Kanuna, Eğitim Bilimine ve Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesine aykırıdır.
Anayasanın başlangıç metninde “Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu” belirtilmiştir. Buna göre bireyin maddi ve manevi varlığı dokunulmazdır. Devlet bireyin doğuştan gelen bu hakkını kullanabilmesi için insan haklarını, sosyal adalet ve eşitliği, milli kültür ve hukuk düzenini içeren bir çerçeve sunar. Yani Devlet hiçbir şekilde bireyin manevi varlığına müdahale edemez.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın bir din devletinde bile örneğine az rastlanacak biçimde inananların kendisine ait bir alana müdahale ettiğini ve bu konularda da kararlı olduğunu görmekteyiz.
‘AÇIKÇA ANAYASANIN İLGASI’
Anayasamızın 24. Maddesi “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir” diyerek dini inanç ve kanaatlerin bireyselliğini güvence altına almıştır. Yine 42. Maddesinde de eğitim-öğretimin içeriğinin sınırları çizilmiştir: “Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır…”
Milli Eğitim Bakanlığı’nın yürürlükteki Anayasaya göre okullarımıza Ramazan ayı boyunca yapılmasını istediği etkinlikleri emir ve telkinde bulunması açıkça Anayasanın ilgasından başka bir şey değildir.
Yine Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesinin 2. Maddesinin 2. Fıkrası “Taraf Devletler, çocuğun ana–babasının, yasal vasilerinin veya ailesinin öteki üyelerinin durumları, faaliyetleri, açıklanan düşünceleri veya inançları nedeniyle her türlü ayırıma veya cezaya tâbi tutulmasına karşı etkili biçimde korunması için gerekli tüm uygun önlemi alırlar” hükmünü içermektedir.
‘ETİKETLENME VE DIŞLANMA ZEMİNİDİR’
Aynı inanca sahip insanların bile aynı inanç düzeyinde olması beklenmez. Dahası bu ülkede farklı inançtan ya da herhangi bir inancı benimsemeyen yurttaşlar da vardır. Çoğunluğun dini pratiğini “birleştirici değer” olarak sunmak, farklı olanı görünmez kılma riski taşır. Bu pedagojik açıdan etiketleme ve dışlanma zeminidir. Çocuk çoğunluk normuna uymuyorsa kendini eksik, yanlış ya da kenarda hissedebilir. Devlet okulu kimseyi sessizleştiren, baskılayan ya da ayrıştıran bir alan olamaz.
Etkinlik adı altında aile katılımı, gözlem formları ve raporlama süreçleri de ayrıca sorunludur. Eğitim sistemi, çocukların ya da ailelerin dini pratiklerini ölçen, sınıflandıran ya da kayıt altına alan bir mekanizma değildir. Bu tür uygulamalar ayrımcılık ve baskı algısı yaratma potansiyeli taşır.
PEDAGOJİK RİSKLERE DİKKAT ÇEKİLDİ
Çocukların psikososyal gelişimi açısından bakıldığında da riskler açıktır. İlk yaşlardan itibaren çoğunluk davranışının norm olarak sunulması, aidiyet baskısı oluşturabilir. Eğitim ortamı, çocukların kendilerini özgür ve güvende hissedeceği bir alan olmalıdır; inanç temelli yönlendirme alanı değil.
Bir diğer önemli boyut ise eğitimdeki gerçek sorunların üzerinin örtülmesidir. Bugün öğretmenler yoksulluk sınırının altında maaşla yaşamaya çalışmaktadır. Yüz binlerce atanmayan öğretmen vardır. Okullarda çocuklara ücretsiz bir öğün yemek hâlâ sağlanamamaktadır. Eğitimde nitelik sorunu büyürken dini içerikli etkinliklerin politika başlığı haline getirilmesi kabul edilemez. Rehberlerde hurmalı, pideli, misafirli Ramazan sofraları anlatılmaktadır. Ancak yoksulluğun olduğu yerde romantik sofra anlatısı pedagojik bir gerçeklik değildir. Bir çocuğa “misafirli iftar sofrası” tasviri yaptırırken o sofrayı kuramayan aileyi de düşünmek gerekir. Eğitim politikası sosyal gerçeklikten kopamaz.
‘ÖĞRENCİLER AKRANLARI TARAFINDAN DIŞLANMA RİSKİYLE KARŞI KARŞIYA KALABİLİR’
Bu tür uygulamaların bir diğer önemli boyutu akran ilişkileridir. Okul ortamında çoğunluğun dini pratiğinin teşvik edilmesi, farklı tercihlere sahip öğrenciler üzerinde baskı oluşturabilir. Oruç tutmayan, farklı inanca sahip olan ya da herhangi bir dini pratiğe katılmak istemeyen öğrenciler, akranları tarafından sorgulanma, etiketlenme ya da dışlanma riskiyle karşı karşıya kalabilir.
Bu durum akran zorbalığını besleyebilecek bir zemin oluşturur. Çocuklar arasında “kim tutuyor, kim tutmuyor”, “kim etkinliğe katılıyor, kim katılmıyor” gibi ayrıştırıcı kategoriler oluşması pedagojik açıdan son derece sakıncalıdır. Okul, farklılıkların görünmezleştirildiği değil, güvenle bir arada yaşanabildiği bir alan olmalıdır.
Özellikle pansiyonlu okullarda bu uygulamaların daha hassas sonuçlar doğurma ihtimali bulunmaktadır. Pansiyonlarda kalan öğrenciler için yemek düzeni, beslenme saatleri ve ortak yaşam kuralları zaten belirli bir disiplin çerçevesinde yürütülmektedir. Ramazan temalı düzenlemelerin, oruç tutmayan öğrencilerin yemek saatleri ve erişimi konusunda sorun yaratmaması için önlemler alınmadığı takdirde, sosyal baskı oluşabilir.
Oruç tutmayan öğrencilerin yemek yemekten çekinmesi ya da akran baskısıyla karşılaşması ihtimali göz ardı edilmemelidir. Eğitim kurumu hiçbir öğrenciyi inanç pratiği üzerinden dolaylı bir tercihe zorlayan bir atmosfere sürüklememelidir.
Bir diğer önemli husus da etkinlikler kapsamında “sohbet”, “buluşma”, “manevi destek” gibi başlıklarla okullara kimlerin davet edileceğidir. Okul, her türlü dış müdahaleye açık bir alan değil; bilimsel eğitim ilkeleri doğrultusunda yönetilen kamusal bir kurumdur. Eğitim ortamında yapılacak her etkinlik; çocuk hakları, pedagojik uygunluk ve anayasal çerçeve açısından değerlendirilmek zorundadır.
Okul okuldur. Eğitimin nasıl olacağı hem Anayasa’da hem bilimsel ve pedagojik ilkelerde bellidir. Kamusal eğitim dini ajandayla şekillendirilemez.
DAVA AÇILACAK
Eğitim-İş olarak, Milli Eğitim Bakanlığı’nın kamusal eğitimin laik ve bilimsel niteliğini ortadan kaldıran bu uygulamasına karşı hukuki süreci başlatacağız. Anayasa’nın laiklik ilkesine ve eğitimin bilimsel esaslarına aykırı olan bu düzenlemeye karşı dava açacak; yargı yoluyla denetimini sağlayacağız.
Ayrıca sendikamız, üye öğretmenlerinin mesleki etik, pedagojik ilke ve anayasal sorumlulukları doğrultusunda hareket etmesini esas almaktadır. Bu kapsamda, söz konusu uygulamaya katılım göstermeme yönünde bir eylem kararı alınacaktır.
Eğitim, hiçbir siyasi ya da dini ajandanın aracı haline getirilemez. Öğretmenlerimiz, çocukların inançları ya da inançsızlıkları üzerinden ayrıştırılmasına yol açabilecek uygulamaların parçası olmayacaktır. Kamusal eğitimin laik, bilimsel ve kapsayıcı yapısını korumak için hukuki ve demokratik mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz.”
Bu toplumun manevi değerlerine bu tepki neden. Bir cristmas etkinliği yapıldığında, yılbaşı ağacı süslendiğinde vb. etkinlikler yapıldığında daha mı medeni olunuyor. Milli ve manevi değerlerimizi illa ki terk mi etmemiz gerekiyor. Ramazan ayı etkinliklere tepki gösterenlere ben de tepki vermek istiyorum.