İmran Han’ın gözden kaçan kritik konuşması…Pakistan'da ABD pişmanlığı

Pakistan Başbakanı İmran Han’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurul’da yaptığı konuşmada ülkesinde terörün kaynağına ilişkin verdiği ‘ABD’ mesajları gözlerden kaçtı. Han o konuşmasında Pakistan’daki terörün nasıl oluştuğunu örnekleriyle anlattı. ABD’nin bölgedeki İHA saldırılarından sonra terör örgütlerinin silahlarını Pakistan’a çevirdiğini vurgulayan Han, 'Kendimizi kullanılmış hissettik. Sıkıntı çekmemizin nedeni, Afganistan savaşında ABD – ve Koalisyon Güçleri’nin – müttefiği olmamızdır.' ifadelerini kullandı.

İmran Han’ın gözden kaçan kritik konuşması…Pakistan'da ABD pişmanlığı
İmran Han’ın gözden kaçan kritik konuşması…Pakistan'da ABD pişmanlığı

ERAY ÇELEBİ/ VERYANSIN TV

Pakistan Başbakanı İmran Han, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na 24 Eylül’de yaptığı konuşmayla hitap etmişti.

Han’ın açıklamaları Türkiye medyasında Keşmir ve Hindistan üzerinden yapılan açıklamalarla haberleştirildi. 80,000 Pakistanlının hayatını kaybetmesi ve 150 milyar dolarlık kayıpla sonuçlanan ağır terör bilançosunun nedenlerine ilişkin verilen mesajlar ise dikkatlerden kaçtı. 

İmran Han, Genel Kurul’daki konuşmasında bölgedeki terör örgütlerinin nasıl oluştuğuna ilişkin çarpıcı tespitler yaptı. 

‘KENDİMİZİ KULLANILMIŞ HİSSETTİK’

Sovyetler Birliği'nin Afganistan işgali döneminde ABD ile cihatçı grupları eğittiklerini anlatan Han, işgalin ardından bölgede hiç var olmayan mezhepçi militan gruplarla baş başa kaldıklarını vurguladı. Han “bunların en kötüsü şuydu ki, bir sene sonra ABD Pakistan’a yaptırımlar uyguladı.  Kendimizi kullanılmış hissettik.” dedi.

‘EĞİTTİKLERİMİZ SİLAHI PAKİSTAN’A ÇEVİRDİ’

11 Eylül saldırılarının ardından ise ABD’nin Afganistan’ı işgal ettiğini ve Pakistan’ın lojistik destek verdiğini hatırlatan Han, ardından Sovyet işgali döneminde eğittikleri militanların silahı Pakistan’a döndürdüğüne dikkat çekti:

“Şimdi bize işbirlikçiler diyorlardı.

Bize karşı Cihat ilan ettiler.  Sonra, Afganistan sınırındaki bütün kabileler kuşağı üzerinde – burası Pakistan’ın yarı otonom kabileler bölgesidir – ki burada bağımsızlığımızı ilan ettiğimizden beri Pakistan ordusu hiç bulunmamıştır – insanlar Afgan Talibanına karşı güçlü sempati hisleri duymaya başladılar, sadece kendi dinsel ideolojilerinden dolayı değil ama bölgede çok güçlü olan Peştun milliyetçiliğinden dolayı.  Sonra, Pakistan’da hala hepsi Peştun olan üç milyon Afgan mülteci vardır ve kamplarda yaşarlar.  Bunlardan 500,000’i en büyük mülteci kampında, 100,000’i diğer kamplarda yaşarlar.  Bunların hepsinin Afgan Talibanıyla yakınlığı ve sempatisi vardır.

Sonra ne oldu?  Onlar da Pakistan’a karşı döndüler.  Tarihte ilk kez, Pakistan’da militan bir Taliban örgütü oldu.  Ve sonra onlar da Pakistan Hükümetine saldırdılar. 

Ordumuz tarihimizde ilk defa kabile bölgelerine gittiğinde – bir ordu sivil bölgelere girdiğinde, istenmeyen sivil zaiyatlar olur – ve böylece sivil zaiyatlar oldu, bu da intikam almak isteyen militanların sayısını defalarca kez arttırdı.  Ama sadece bu olmadı.”  

İHA SALDIRILARI VE TERÖRÜN KAYNAĞI

Han Pakistan’da terörün oluşmasında ABD’nin İHA saldırılarının da etkili olduğunu anlattı: 

“Dünyanın bilmesi gerekir ki, Pakistan’da ABD tarafından 480 İHA saldırısı gerçekleştirildi.  Ve hepimiz biliyoruz ki, bu İHA saldırıları tam isabetli değildi.  Bunlar hedef aldıkları militanlara verdikleri zarardan çok sivil zaiyatlara neden oldular. 

O zaman, akrabaları öldürülen insanlar Pakistan’dan intikam almak istediler.  2004 ile 2014 arasında, Pakistan Devletine karşı saldırıda bulunan 50 farklı militan grubu vardı.  

‘HER YERDE BOMBALAR PATLIYORDU’

Burada bir noktada, bizim gibi insanlar endişe duymaya başladı, bunun üstesinden gelebilecek miyiz diye.  Pakistan’ın her yerinde bombalar patlıyordu.  Başkentimiz bir askeri kale gibiydi.  

Pakistan eğer dünyanın en disiplinli ordularından birine ve en iyi istihbarat servislerinden birisine sahip olmasaydı, bence başarısız olurduk.  

O halde, sonuca vardığımız şu anda, ABD kendisine yardım eden tercümanları ve diğer herkesi korumak için çok endişe ediyor. “

‘SIKINTI ÇEKMEMİZİN NEDENİ ABD İLE MÜTTEFİK OLMAMIZ’

Pakistan’ın yaşadığı “sıkıntı”yı ABD ile müttefik olmaya bağlayan Han, şöyle devam etti: 

“Bizim bu konuda çok sıkıntı çekmemizin nedeni, Afganistan savaşında ABD – ve Koalisyon Güçleri’nin – müttefiği olmamızdır.  Afgan topraklarından Pakistan’a gerçekleştirilen saldırılar oldu.  En azından bize övgü dolu birkaç kelime söylemeliydiler.  Ama övgü duymak yerine, Afganistan’da durum değiştiği için suçlandığımız zaman nasıl hissettiğimizi bir düşünün.  

‘…ABD’NİN HATA YAPTIĞI YERDİR’

2006’dan sonra, Afganistan’ı ve oranın tarihini anlayan herkes açıkça bildi ki Afganistan’da askeri bir çözüm yoktur.  Ben ABD’ye gittim, oradaki düşünce kuruluşlarıyla görüştüm, sonra Senator Biden, Senator John Kerry, Senator Harry Reid ile görüştüm – Onların hepsine askeri bir çözüm olmadığını ve siyasi çözümün bu konuda alınacak yol olduğunu söyledim.  Beni o zaman hiç kimse anlamadı.

Ama ne yazık ki, bir askeri çözüme gitmeye çalışmak ABD’nin hata yaptığı yerdir.  Ve eğer bugün dünya neden Taliban’ın tekrar iktidarı ele geçirdiğini bilmek istiyorsa, bunu sadece neden 300,000’lik güçlü ve donanımlı bir Afgan ordusunun – ki Afganların dünyadaki en cesur uluslardan birisi olduğunu hatırlayın – savaşmadan silahlarını bıraktıkları gerçeğinde aramalıdır.  

Bunun derin bir analizi yapıldığı anda, dünya neden Taliban’ın yeniden iktidara geldiğini ve bunun nedeninin Pakistan olmadığını anlayacaktır. “

Pakistan’ın Ankara Büyükelçiliği’nden ulaşılan metne göre İmrah Han’ın konuşmasının tamamı şöyle: 

İMRAN HAN'IN BM GENEL KURULU'NDAKİ KONUŞMASI

"Sayın Başkan,

76. Genel Kurulun başkanlığını kabul ettiğiniz için sizi tebrik ederim.

Aynı zamanda sizden önceki başkan olan Sn. Volkan Bozkır’a da Kovid-19 pandemisinin zor koşulları altında olmasına rağmen genel kurulu beceriyle yönettiği için elde ettiği önemli başarılar dolayısıyla şükranlarımı ifade etmek isterim. 

Sayın Başkan,

Dünyamız üç yönlü bir tehdit altındadır, Kovid-19, buna eşlik eden ekonomik kriz ve iklim değişikliğinin getirdiği tehditler. 

Bu virüs ülkeler ve halklar arasında ayrım yapmıyor.  Belirsiz hava koşullarından kaynaklanan felaketler de aynı şekilde davranıyor. 

Bugün karşı karşıya olduğumuz bu ortak tehditler bize sadece uluslararası sistemin kırılganlığını göstermekle kalmıyor ama aynı zamanda insanlığın birlik olması gerektiğinin de altını çiziyor. 

Yüce Allah’ın da yardımıyla, Pakistan Kovid pandemisiyle başa çıkmakta şimdiye kadar başarılı olmuştur.  Bizim hassas bir şekilde planladığımız “akıllı kapatmalar” stratejimiz birçok yaşamın ve ailenin kurtulmasına yardımcı olmuş ve ekonomimizin neredeyse aynı seviyede kalmasını sağlamıştır.  Bizim Ehsaas sosyal koruma programımız aracılığıyla 15 milyondan fazla aile bu tehlikeyi başarıyla atlatmıştır. 

Sayın Başkan,

İklim değişikliği gezegenimizin bu gün karşı karşıya olduğu başlıca varoluşsal tehditlerden birisidir. 

Pakistan’ın küresel salınımlardaki katkısı ihmal edilebilecek bir düzeydedir.  Dahası, biz dünyadaki iklim değişikliğinin etkilerine en fazla maruz kalan 10 ülkeden birisiyiz. 

Küresel sorumluluklarımızın tamamen farkında olarak, bu oyunu değiştirebilecek olan çevresel programlar başlattık: tsunamiye karşı 10 milyar ağaç dikerek Pakistan’ı yeniden ağaçlandırmak; doğal habitatları korumak; yenilenebilir enerjiye geçmek; şehirlerimizde kirliliği bitirmek ve iklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlamak gibi. 

Üç yanlı kovid pandemisi, ekonomik bozulma ve iklimsel aciliyet krizini aşmak için, aşağıdakileri de içeren kapsamlı bir stratejiye ihtiyacımız vardır:

Birincisi, eşit derecede aşı olma hakkı; herkes, her yerde Kovid’e karşı mümkün olan en kısa zamanda aşı olabilmelidir;

İkincisi, gelişmekte olan ülkelere uygun finansman sağlanmalıdır.  Bu borçların kapsamlı şekilde yeniden yapılandırılması, genişletilmiş ODA, henüz kullanılmamış olan SDR’lerin yeniden dağıtılması ve SDR’lerin daha büyük bir kısmının gelişmekte olan ülkelere tahsis edilmesi ve son olarak da iklimsel finansmanın sağlanması anlamına gelir ve

Üçüncüsü, yoksulluğu yok edecek olan, yeni işlerin yaratılmasını sağlayacak, sürdürülebilir altyapı getirecek ve tabii ki dijital bölünme arasında köprü kuracak olan açık yatırım stratejileri uygulamalıyız. 

Şunu öneriyorum ki, Genel Sekreterlik Sürdürülebilir Gelişme Hedefleri’nin (SDG’ler) uygulanmasını gözden geçirmek ve hızlandırmak için 2025’te bir SDG zirvesini başlatmalıdır. 

Sayın Başkan,

Dünyanın henüz gelişmekte olan bölümünün yozlaşmış elitler tarafından yağmalanması nedeniyle, zengin ve fakir ülkeler arasındaki uçurum bir tehlike alarmı verecek biçimde artmaktadır. 

Bu platform aracılığıyla, dünyanın dikkatini gelişmekte olan ülkelerden dışarıya akan yasadışı finansman belasına çekmeye çalışıyorum. 

Genel Sekreterliğin Yüksek Düzeyde Finansal Güvenilirlik, Şeffaflık ve Bütünleşiklik Paneli (FACTI), dünyadaki “finansal cennet” sayılan yerlerde tutulan 7 trilyon dolar gibi şaşırtıcı bir miktarda çalıntı varlığın bulunduğunu hesaplamıştır. 

Bu organize hırsızlık ve varlıkların yasadışı transferi gelişmekte olan ülkeler üzerinde belirgin bir etki oluşturmaktadır.  Onların zaten kıt olan kaynaklarını tüketmekte, özellikle aklanan kara para doviz kuru üzerinde baskı yarattıkça fakirlik düzeyini belirginleştirmekte ve paranın değer kaybetmesine neden olmaktadır.  Şu andaki seviyede, FACTI’nin tahmin ettiği üzere gelişmekte olan dünyadan her yıl bir trilyon dolar dışarıya aktıkça, daha zengin ülkelere toplu bir ekonomik mülteci akını başlayacaktır. 

Doğu Hindistan Şirketi Hindistan’a ne yaptıysa, sahtekâr yönetici elitler de gelişmekte olan dünyaya aynısını yapmaktadır – buradaki serveti yağmalamakta ve batı başkentlerine ve denizaşırı vergi cennetlerine transfer etmektedir. 

Ve Sayın Başkan, çalınan varlıklarını gelişmiş ülkelerden geri almak fakir ülkeler için imkânsızdır.  Zengin ülkeler bu yanlış biçimde aldıkları serveti geri vermek için hiçbir teşvik çıkarmazlar veya zorunlulukları yoktur ve bu yanlış biçimde alınmış olan servet gelişmekte olan dünyada yaşayan kitlelere aittir.  Şunu öngörebiliyorum ki, çok da uzak olmayan bir zamanda öyle bir an gelecektir ki, zengin ülkeler bu fakir ülkelerden gelen ekonomik göçmenleri uzak tutmak için duvarlar inşa etmek zorunda kalacaktır. 

Korkarım ki, bu fakirlikler denizinde bulunan birkaç “zengin ada” da küresel bir felakete dönüşecektir, tıpkı iklim değişikliği gibi. 

Genel Kurul bu derinden rahatsız edici ve ahlaki olarak kabul edilemez durumu ele almak için anlamlı adımlar atmalıdır.  Bu “vergi cenneti” yerleri belirlemek ve teşhir etmek ve Kabul edilemez finansal akışları durdurmak ve tersine çevirmek için kapsamlı bir yasal çerçeve geliştirmek bu çok kötü ekonomik adaletsizliği durdurmak için alınacak en kritik eylemlerdir. 

Ve asgari olarak, Genel Sekreterliğin FACTI panelinin önerileri tam olarak uygulanmalıdır.

Sayın Başkan,

İslamofobi kendisine karşı toplu olarak savaşmamız gereken diğer korkunç bir olgudur.

9/11 terörist saldırılarının sonrasında, bazı çevreler tarafından İslam terörizmle özdeşleştirilmiştir.  Bu aşırı sağcı, yabancı düşmanı ve radikal milliyetçilerin ve terörist grupların Müslümanları hedef alma eğilimlerini arttırmıştır. 

BM Küresel Terörizm Karşıtı Stratejisi ortaya çıkan bu tehditleri fark etmiştir.  Umuyoruz ki, Genel Sekreterin raporunda İslamofobikler ve aşırı sağcı aşırılar tarafından yaratılan bu yeni terörizm tehditlerine odaklanılmıştır. 

Genel Sekretere İslamofobinin yükselişine karşı küresel bir diyalog süreci yürütmesi için çağrıda bulunuyorum.  Bizim bu konudaki paralel çabalarımız da aynı zamanda inançlar arası uyumu teşvik etmelidir ve devam etmelidir. 

Sayın Başkan,

İslamofobinin en kötü ve en rahatsız edici biçimi şimdi Hindistan’da hakimdir.  Faşist RSS-BJP rejimi tarafından yayılan nefret dolu “Hindutva” ideolojisi, Hindistan’daki 200 milyonluk Müslüman topluluğuna karşı bir korku ve şiddet dalgası yaymıştır.  İnek eti yiyenleri linç etmek, sıklıkla yapılan katliamlar ki bir tanesi geçen sene Yeni Delhi’de yapıldı, Hindistan’da Müslümanları dışlamak için çıkarılan ayrımcı vatandaşlık kanunları ve Hindistan’daki camileri yok etmek ve ülkedeki Müslüman mirasını ve tarihini ortadan kaldırmak için yürütülen bir kampanyanın hepsi bu suç teşkilatının birer parçalarıdır. 

Yeni Delhi aynı zamanda utanmazca Cammu ve Keşmir anlaşmazlığının “son çözümü” olarak nitelendirdiği bir yola girmiştir.  Bunun için aşağıdakileri yapmıştır:

– 5 Ağustos 2019’dan beri İşgal Altındaki Cammu ve Keşmir’de bir dizi yasadışı ve tek yanlı önlem;

– 900,000 kişilik bir işgal gücüyle bir terör egemenliği başlatmıştır;

– kıdemli Keşmirli liderleri hapsetmiştir;

– medya ve internet üzerinde bir kısıtlama başlatmıştır;

– barışçıl protestoları zalimce bastırmıştır;

– 13,000 genç Keşmirliyi kaçırmış ve yüzlercesine işkence etmiştir;

– “sahte karşı karşıya gelmelerle” yüzlerce Keşmirliye yargısız infaz uygulamıştır ve

– mahallelerin tümünü ve köyleri yok ederek toplu cezalar vermiştir. 

Hindistan Güçleri tarafından İşgal Altındaki Cammu ve Keşmir’de işlenen korkunç ve sistematik insan hakları ihlalleri üzerine detaylı bir dosya hazırladık ve sunduk. 

Bu baskıya işgal altındaki bölgenin demografik yapısını değiştirmek ve bölgeyi Müslüman çoğunluktan Müslüman azınlığa dönüştürmek için gösterilen yasadışı çabalar eşlik etmektedir. 

Hindistan’ın eylemleri BM Güvenlik Konseyinin Cammu ve Keşmir üzerine aldığı kararları ihlal etmektedir.  Bu kararlar açıkça belirtir ki, anlaşmazlıklı bölgenin “en son kimde kalacağına” BM gözetimi altında yapılacak serbest ve tarafsız bir plebisit aracılığıyla kendi halkı karar vermelidir. 

Hindistan’ın işgal Altındaki Cammu ve Keşmir’deki eylemleri aynı zamanda Ulsulararası İnsan Haklarını ve İnsani Kanunları da ihlal etmektedir ki buna 4. Cenevre konvansiyonu da dahildir ve bunlar “savaş suçu” ve “insanlığa karşı işlenmiş suç” sayılmaktadır. 

Şu çok talihsiz bir durumdur ki, dünyanın insan hakları ihlallerine karşı yaklaşımı eşit derecede davranmadan yoksundur ve hatta bu konuda seçicidir.  Jeopolitik değerlendirmeler veya şirket çıkarları veya ticari çıkarlar büyük güçleri “kendilerine bağlı” ülkelerin bu konudaki sapkınlıklarını göz ardı etmeye zorlamaktadır. 

Böyle çifte standartlar Hindistan söz konusu olduğunda en kötü şekilde göze batmaktadır, RSS-BJP rejiminin tam bir dokunulmazlıkla insan hakları ihlalleri yapmasına göz yumulmaktadır. 

Hint barbarlığının en son örneği, büyük Keşmirli lider Syed Ali Shah Geelani’nin naaşının kalıntılarının ailesinden zorla alınması ve kendi isteği doğrultusunda ve Müslüman geleneklerine göre kendisi için düzgün bir İslami cenaze töreninin yapılmasının reddedilmesidir. 

Herhangi bir yasal veya ahlaki yaptırım olmasını bir kenara bırakın, bu eylem insanlık onurunun en temel normlarına bile aykırıydı.  Bu Genel Kurula çağrıda bulunuyorum ve Syed Geelani’nin naaşından geri kalanların uygun İslami kurallara göre “şehitler mezarlığına” gömülmesi için çağrıda bulunuyorum. 

Sayın Başkan,

Pakistan tüm komşularıyla olduğu gibi Hindistan’la da barış istemektedir.  Ama Güney Asya’da kalıcı barış, Cammu ve Keşmir anlaşmazlığının ilgili Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarına ve Keşmir halkının isteklerine göre çözülmesine bağlıdır. 

Geçen Şubat ayında, Sınır Kontrol Hattında 2003 ateşkes anlaşmasını onayladık.  Ümidimiz bunun Yeni Delhi’nin stratejisini yeniden düşünmesine yol açmasıydı.  Ne yazık ki, BJP hükümeti Keşmir’deki baskılarını yeniden yoğunlaştırmıştır ve bu barbarca hareketlerle ortamı yeniden kızıştırmaya devam etmektedir. 

Burada Pakistan’la yeniden anlamlı ve çözüme yönelik bir bağlılık yaratma görevi Hindistan’a düşmektedir.  Ve bunun için aşağıdakileri yapmalıdır:

Birincisi, 5 Ağustos 2019’dan beri uygulamaya koyduğu tek yanlı ve yasadışı önlemleri geri almalıdır;

İkincisi, Keşmir halkına karşı uyguladığı baskıları ve insan hakları ihlallerini durdurmalıdır ve

Üçüncüsü, işgal altındaki bölgede yapmaya çalıştığı demografik değişiklikleri durdurmalı ve geri almalıdır. 

Pakistan ve Hindistan arasında diğer bir anlaşmazlığın doğmasından sakınmak da çok önemlidir.  Hindistan’ın askeri olarak büyümesi, gelişmiş nükleer silahlar üretmesi ve karşı tarafı etkisiz kılacak konvansiyonel silahlar satın alması iki ülke arasındaki karşılıklı saldırmazlığı yıpratabilir. 

Ve şimdi Sayın Başkan, Afganistan hakkında konuşmak istiyorum.  Afganistan’da şu andaki durum için Pakistan ABD’li politikacılar ve Avrupa’daki bazı politikacılar tarafından olayları bu noktaya getirdiği için suçlanmaktadır. 

Bu platformdan bakıldığında, onların hepsinin bilmesini istiyorum ki, 9/11 olayından sonra ABD’nin terörizmle savaşına katıldığımızdan beri Afganistan haricinde bundan en fazla çeken ülke Pakistan’dır. 

80,000 Pakistanlı öldü ve ekonomimizde 150 milyar dolarlık kayıp oldu.  3.5 milyon Pakistanlı iç göçe zorlandı.  Ve bu neden oldu?  1980’lerde, Pakistan Afganistan’ın işgaline karşı ön cephede savaşan bir ülkeydi.  Pakistan ve ABD Afganistan’ın kurtarılması için Mücahit gruplarını eğittiler.  Bu Mücahit grupları arasında El-Kaide ve dünyanın her tarafından çeşitli gruplar da vardı.  Mücahitler ve Afgan Mücahitler bulunmaktaydı.  Bunların hepsi kahraman sayılıyordu.

Cumhurbaşkanı Ronald Reagan hepsini 1983’te Beyaz Saray’a davet etmişti.  Ve bir haber raporuna göre, onları ABD’nin kurucu atalarıyla eşdeğer tutmuştu.  Onlar birer kahramandılar. 

1989’a gelince, Sovyetler ayrıldı ve ardından da Amerikalılar aynısını yaptı – Afganistan’ı terkettiler.  Pakistan 5 milyon Afgan mülteciyle baş başa kaldı.  Daha önce hiç varolmayan mezhepçi militan gruplarla baş başa kaldık.  Ama bunların en kötüsü şuydu ki, bir sene sonra ABD Pakistan’a yaptırımlar uyguladı.  Kendimizi kullanılmış hissettik. 

9/11 olayından hemen sonra, ABD Pakistan’a yeniden ihtiyaç duydu çünkü şimdi ABD’nin başını çektiği koalisyon Afganistan’ı işgal ediyordu ve onlara gereken bütün lojistik desteği verecek olan Pakistan olmasaydı bu gerçekleşemezdi. 

Bundan sonra ne mi oldu?

Bizim eğittiğimiz ve dış işgale karşı savaşmanın kutsal bir görev, kutsal bir savaş veya cihat olduğunu düşünen aynı Mücahitler bize karşı döndü.

Şimdi bize işbirlikçiler diyorlardı.

Bize karşı Cihat ilan ettiler.  Sonra, Afganistan sınırındaki bütün kabileler kuşağı üzerinde – burası Pakistan’ın yarı otonom kabileler bölgesidir – ki burada bağımsızlığımızı ilan ettiğimizden beri Pakistan ordusu hiç bulunmamıştır – insanlar Afgan Talibanına karşı güçlü sempati hisleri duymaya başladılar, sadece kendi dinsel ideolojilerinden dolayı değil ama bölgede çok güçlü olan Peştun milliyetçiliğinden dolayı.  Sonra, Pakistan’da hala hepsi Peştun olan üç milyon Afgan mülteci vardır ve kamplarda yaşarlar.  Bunlardan 500,000’i en büyük mülteci kampında, 100,000’i diğer kamplarda yaşarlar.  Bunların hepsinin Afgan Talibanıyla yakınlığı ve sempatisi vardır.

Sonra ne oldu?  Onlar da Pakistan’a karşı döndüler.  Tarihte ilk kez, Pakistan’da militan bir Taliban örgütü oldu.  Ve sonra onlar da Pakistan Hükümetine saldırdılar.  Ordumuz tarihimizde ilk defa kabile bölgelerine gittiğinde – bir ordu sivil bölgelere girdiğinde, istenmeyen sivil zaiyatlar olur – ve böylece sivil zaiyatlar oldu, bu da intikam almak isteyen militanların sayısını defalarca kez arttırdı.  Ama sadece bu olmadı.  Dünyanın bilmesi gerekir ki, Pakistan’da ABD tarafından 480 İHA saldırısı gerçekleştirildi.  Ve hepimiz biliyoruz ki, bu İHA saldırıları tam isabetli değildi.  Bunlar hedef aldıkları militanlara verdikleri zarardan çok sivil zaiyatlara neden oldular. 

O zaman, akrabaları öldürülen insanlar Pakistan’dan intikam almak istediler.  2004 ile 2014 arasında, Pakistan Devletine karşı saldırıda bulunan 50 farklı militan grubu vardı. 

Burada bir noktada, bizim gibi insanlar endişe duymaya başladı, bunun üstesinden gelebilecek miyiz diye.  Pakistan’ın her yerinde bombalar patlıyordu.  Başkentimiz bir askeri kale gibiydi. 

Pakistan eğer dünyanın en disiplinli ordularından birine ve en iyi istihbarat servislerinden birisine sahip olmasaydı, bence başarısız olurduk. 

O halde, sonuca vardığımız şu anda, ABD kendisine yardım eden tercümanları ve diğer herkesi korumak için çok endişe ediyor. 

Peki, bize ne oldu?

Bizim bu konuda çok sıkıntı çekmemizin nedeni, Afganistan savaşında ABD – ve Koalisyon Güçleri’nin – müttefiği olmamızdır.  Afgan topraklarından Pakistan’a gerçekleştirilen saldırılar oldu.  En azından bize övgü dolu birkaç kelime söylemeliydiler.  Ama övgü duymak yerine, Afganistan’da durum değiştiği için suçlandığımız zaman nasıl hissettiğimizi bir düşünün. 

2006’dan sonra, Afganistan’ı ve oranın tarihini anlayan herkes açıkça bildi ki Afganistan’da askeri bir çözüm yoktur.  Ben ABD’ye gittim, oradaki düşünce kuruluşlarıyla görüştüm, sonra Senator Biden, Senator John Kerry, Senator Harry Reid ile görüştüm – Onların hepsine askeri bir çözüm olmadığını ve siyasi çözümün bu konuda alınacak yol olduğunu söyledim.  Beni o zaman hiçkimse anlamadı.

Ama ne yazık ki, bir askeri çözüme gitmeye çalışmak ABD’nin hata yaptığı yerdir.  Ve eğer bugün dünya neden Taliban’ın tekrar iktidarı ele geçirdiğini bilmek istiyorsa, bunu sadece neden 300,000’lik güçlü ve donanımlı bir Afgan ordusunun – ki Afganların dünyadaki en cesur uluslardan birisi olduğunu hatırlayın – savaşmadan silahlarını bıraktıkları gerçeğinde aramalıdır. 

Bunun derin bir analizi yapıldığı anda, dünya neden Taliban’ın yeniden iktidara geldiğini ve bunun nedeninin Pakistan olmadığını anlayacaktır. 

Sayın Başkan,

Şimdi uluslararası topluluk önümüzdeki yol planının ne olduğunu düşünmelidir.  Alabileceğimiz iki yol vardır.  Eğer şimdi Afganistan’ı ihmal edersek, BM’ye göre Afganistan halkının yarısı zaten buna maruzdur ve önümüzdeki yıl Afganistan halkının %90’dan fazlası fakirlik sınırının altına düşecektir.  Önümüzde bizi bekleyen büyük bir insani kriz bulunmaktadır.  Ve bunun sadece Afganistan’ın komşuları üzerinde değil ama her yerde yansımaları olacaktır.  İstikrarsız, kaotik bir Afganistan yeniden uluslararası teröristler için güvenli bir liman olacaktır – işte ABD en başta Afganistan’a bunun için gelmişti.

O halde, gidecek tek bir yolumuz vardır.  Afganistan halkının iyiliği için şu andaki hükümeti güçlendirmek ve istikrar kazandırmak.

Taliban ne söz vermişti?

İnsan haklarına saygı duyacaklar.

Dahil edici bir hükümet kuracaklar.

Topraklarının teröristlerce kullanılmasına izin vermeyecekler.

Ve af ilan edecekler.

Eğer dünya topluluğu onları teşvik eder ve bu yolda yürümeleri için cesaretlendirirse, bu herkes için bir kazan-kazan durumu olacaktır.  Çünkü bu dört koşul Doha’daki ABD-Taliban diyalogunun konusuydu.  

Eğer dünya onları bu yönde gitmeleri için teşvik ederse, o zaman koalisyon güçlerinin Afganistan’daki yirmi yıllık varlığı hiçbir zaman boşa gitmemiş olacaktır.  Çünkü Afgan toprakları teröristlerce kullanılmayacaktır.

Sözlerimi bitirirken, Sayın Başkan, herkese bunun Afganistan için kritik bir zaman olduğunu hatırlatmak istiyorum. 

Zaman kaybedemeyiz.  Burada yardıma ihtiyaç vardır.  Burada insani yardım derhal verilmelidir.  Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri sağlam adımlar atmıştır.  Sizi uluslararası topluluğu harekete geçirmeye ve bu yönde gitmeye davet ediyorum. 

Teşekkürler. "