Muhsin Türkseven yazdı…
İran’ı yakından takip edenler bilir: Bu ülkede protesto istisna değil, neredeyse döngüdür. 2009’da siyaset, 2018’de ekonomi, 2022’de ise toplumsal hayat sokağa taştı. Her beş yılda bir İran halkı itirazını yükseltti, rejim bastırdı, denge yeniden kuruldu.
2025’in son haftalarında başlayan yeni protesto ve sokak hareketleriyle yayılan olaylar, bu döngünün sıradan bir halkası değil. Çünkü bu kez mesele sadece ekmek değil, sadece siyaset de değil. Bu kez rejimin ideolojik omurgası tartışılıyor.
Buna bir de jeopolitik çöküntü eklendi. Hizbullah’ın zayıflaması, Esad rejiminin sahneden çekilmesi, Reisi’nin ölümü ve İsrail ile yaşanan doğrudan çatışma… Üstelik bu çatışmada İran, alışık olduğu “caydırıcı” görüntüyü veremedi. İsrail, İran’ın üst düzey askeri ve güvenlik kadrolarını hedef alırken; Tahran’ın verdiği karşılık, “bölgesel caydırıcılık” iddiasıyla örtüşmedi. Bu durum, rejimin kendi iç dengelerinde dahi yüksek sesli sorgulamalara yol açtı.
Tam da bu noktada İran yönetimi dikkat çekici bir yön değişikliğine gitti. İstihbarat ve ordu yeniden yapılandırılırken, ideolojik söylem de revize edildi. İslami sloganların yanına İranist vurgular eklendi. Sasani Şahı Şapur’un heykelinin dikilmesi, devrim sonrası İran için radikal bir kırılmadır. Zira bu rejim, İslam öncesi Pers mirasına bugüne kadar mesafeli durmuş, hatta düşmanca yaklaşmıştı. Bugün ise rejim, meşrûiyetini sadece Şii ideolojiyle değil, İran milliyetçiliğiyle de tahkim etmeye çalışıyor.
Peki tüm bunlar olurken yılbaşına doğru neden yeni protestolar patlak verdi?
Çünkü İran ekonomisi artık sürdürülemez bir noktaya geldi. İran riyali son haftalarda dolar karşısında sert biçimde değer kaybetti. Bu düşüş, istatistiklerde değil, pazarda, kirada, mutfakta hissedildi. Protestolar esnafın kepenk kapatmasıyla başladı; ardından öğrenciler, işçiler ve kent yoksulları eklendi. Dikkat çekici olan şu: İran’da genelde hızlı başlayan ve hızla sönen sokak hareketlerinin aksine, bu süreç temkinli ama istikrarlı biçimde genişliyor. Yani alışılmışın tersine.
Bir diğer önemli detay: Protestoların ağırlık merkezi, Fars nüfusun yoğun olduğu vilayetlerdi. Türk, Kürt ve Beluç bölgeleri protestolara nispeten daha geç dahil oldu. Bu da meselenin etnik değil, merkezi rejimle Fars halkı (çekirdek toplum) arasındaki bağın zayıflaması üzerinden okunması gerektiğini gösteriyor.
Sokakta şiddet de eksik olmadı. Karakollar yakıldı, polislerle çatışmalar yaşandı, ölümler meydana geldi. Bu ortamda ABD’de yaşayan ve İsrail tarafından da açık biçimde desteklenen Prens Rıza Pehlevi’nin protestolara destek açıklaması, sürecin dış boyutunu daha görünür hâle getirdi. Trump’ın “siviller zarar görürse müdahale edilebilir” yönündeki açıklamaları ise İran üzerindeki baskının yalnızca iç dinamiklerle sınırlı kalmayacağını gösteriyor.
Peki bu protestolar İran rejimini devirir mi?
Kısa cevap: Hayır, hemen değil!
İran rejimi bu tür dalgalara karşı şerbetli! Yani tecrübeli. Birkaç karakolun yakılmasıyla, birkaç polisin ve protestocuların ölmesiyle bu yapı çökmüyor. Ancak uzun cevap daha kritik
Her protesto, rejimin kurumsal direncini biraz daha aşındırıyor. Ekonomik kriz derinleşiyor, ideolojik bağlar zayıflıyor, elit içi çatlaklar büyüyor. Üstelik bu kez muhalefetin kronik sorunu olan lider eksikliği, Pehlevi figürü etrafında kısmen gideriliyor. Bu, azımsanacak bir gelişme değil.
Asıl kritik senaryo, dış baskı ile iç huzursuzluğun eş zamanlı artmasıdır. İran güvenlik aygıtının aynı anda hem dış cephede hem de iç sokakta mücadele etmek zorunda kalması, rejim açısından ciddi bir risk doğurur.
Ve gelelim Türkiye’ye…
Türkiye, İran’daki gelişmeleri sadece “komşuda karışıklık” diye okuyamaz. İran’da yaşanacak bir istikrarsızlık; sınır güvenliğinden enerji hatlarına, mezhep dengelerinden bölgesel güç mimarisine kadar doğrudan Türkiye’yi etkiler.
Daha da önemlisi, İran’ın zayıflaması İsrail’in ve ABD’nin bölgede manevra alanını genişletir. Bu da Türkiye’nin stratejik çevresini daha kırılgan hâle getirir.
Ankara’nın bu süreçte ne İran rejiminin propagandasına kapılması ne de “rejim yıkılsın” beklentisine savrulması gerekir. Türkiye için esas mesele; kontrollü istikrarı, bölgesel dengeyi ve kendi milli menfaatlerini koruyacak soğukkanlı bir strateji geliştirmektir.
Hülasa
Görünen o ki İran, 2026’ya yalnızca takvim yaprağı çevirmeyecek. Yeni kırılmalar, yeni hesaplaşmalar ve yeni saflaşmalar kapıda. Türkiye ise bu fırtınayı tribünden izleme lüksüne sahip değil.
Ankara, bir yanda ABD ile dayatılan stratejik ortaklık söylemleri, diğer yanda çevre coğrafyamızda giderek pervasızlaşan İsrail hamaseti arasında sıkıştırılmak isteniyor. Üstelik bu baskı; kırılgan bir ekonomi, iç cephede çoğalan tartışma alanları ve güvenlik mimarisini zorlayan çoklu tehditlerle birlikte yürütülüyor. İran’da yaşanacak kontrolsüz bir zayıflama, Türkiye için fırsattan ziyade yeni risk alanları üretir; güç boşlukları ise daima Türkiye’nin aleyhine doldurulur.
Bu nedenle Ankara’nın yapması gereken; ne İran’daki sarsıntıya sevinmek ne de bölgesel yangınlara taraf olmaktır. Türkiye, kendi stratejik önceliklerini merkeze alan, iç cephede asgari bir milli dengeyi koruyan ve dış politikada soğukkanlı bir alan tutma stratejisi geliştirmek zorundadır. Aksi hâlde İran’daki fırtına dinerken, bedelini Türkiye öder.
iran, türkiye gibi kendi geri ve hain kafaliliginin kurbani……………….