İtibarın ölçüsü!

Ahmet Müfit yazdı...

İtibarın ölçüsü!

1980 Özal/Evren darbesi sonrası yaşanan ekonomik ve siyasi deformasyonun -devletin deformasyonu olarak tanımlamak da mümkün- en önemli, en yıkıcı sonuçlarından birisi, toplumsal değer yargılarımızda yaşanan alt üst oluş oldu. Dürüstlük, güvenilirlik, yasalara/kurallara, başkalarının haklarına/yaşamlarına saygılı olmak, bilgili, kültürlü olmak gibi bazı değerler, değer olmaktan çıkarken, bazı değerlerin içi boşaltıldı, zamanın ruhuna uygun olarak yeniden dolduruldu, yeniden tanımlandı.

İçi boşaltılıp, yeniden içerik yüklenen/anlamlandırılan kavramlardan birisi de “itibar”.

Geçmişte; dürüstlük, güvenilirlik, geniş bir kültüre sahip olmak gibi maddi karşılığı olmayan, olsa da çok da fazla önemsenmeyen “değer yargılarının” sonucu olarak kazanılan ya da kaybedilen “itibar”, günümüzde ağırlıklı olarak kaba güç, maddi imkan ya da yönetme erkini elinde tutma amaçlı olarak yapılanmış bir ağın (network) parçası olma karşılığında elde edilebiliyor. Günümüz popüler dizilerine baktığınızda işadamı, mafya, siyasetçi üçgeninde yaşanan hikayelerin başı çekiyor olması, Zeki Alasya-Metin Akpınar filmlerinde olduğu gibi gariban ama onurlu –bu günün jargonuyla “ezik”- karakterlerin günümüzde pek de rağbet görmüyor olması tesadüf değil anlayacağınız.

Değişim yalnızca dizilerde gerçekleşmiyor, diziler, 24 Ocak ve 12 Eylül 1980 değişen/değişmeye zorlanan toplum yapımızı, toplumsal ilişkilerimizi birebir yansıtıyor aslında. Sorun dizilerde gördüğümüz karakterlerin aslında bizler olduğunu henüz içselleştirememiş/kabul edemiyor olmamız.

Yazık ki, değişim ya da çürüme yalnızca bireyler bazında da gerçekleşmedi/gerçekleşmiyor. Toplumsal ilişkiler, yapılar, örgütler, siyasi partiler en önemli olarak da devletin yapısında deformasyona neden oldu/oluyor. İnsanların, Anayasa dahil kuralların uygulayıcısı ve denetleyicisi olan yani toplumsal yapıyı dengede tutacak örgütlere, kamu kurumlarına, yargıya en önemli olarak da siyaset kurumuna olan saygısı hızla erozyona uğruyor.

Sağcısıyla solcusuyla siyasetçilerin, külliyen sermaye kesiminin “Büyük devlet adamı” diyerek saygıda kusur etmedikleri, hasretle andıkları Turgut Özal’ın, “Anayasayı bir kez delmekle bir şey olmaz” ve “benim memurum işini bilir” sözleriyle başlayan, sıradanlaştırılan, 40 küsur yıllık sürecinin sonucu olarak, toplumsal yapı ve kurumlar iki yönlü olarak tahrip olmuş durumda.

Genel olarak devlet yapısı ve özel olarak siyaset kurumu bir yanıyla, ucuz emek olarak vatandaşını küresel sermayeye peşkeş çekerek, yurt dışından para/sermaye dilenerek, hukukunu yabancı sermayenin/para satıcılarının talepleri doğrultusunda düzenleyerek ulusal olma niteliğinden hızla uzaklaşır, “küreselleşirken”, diğer yandan her türlü çıkarcılık ve kayırmacılığın kurumsallaştığı ucube bir mekanizmaya dönüşmüş durumda.

90’lı yıllardan bu yana hesabı sorulmayan Susurluk Skandalı aktörlerinin, kendisini işadamı olarak tanımlayan mafya babalarının ve iktidarıyla, muhalefetiyle halen yönetim kademesinde olan siyasetçilerin öznesi olduğu bir çürüme söz konusu.

Küresel finans ve emperyalist devletler ile ülke içerisindeki taşeron siyasetçilerin işbirliği içerisinde ve “reform” adı altında pazarlanan, anlaşmanın doğrudan taraflarının kazanıp, anlaşmanın edilgen öznesi/hedefi olan ulusun, ulus devletin kaybettiği bir “kazan-kazan-kaybet” operasyonu.

Vatandaşına tepeden bakmayan, vatandaşın hizmetkarı olan, engel çıkaran değil, çözüm bulan devlet yaratma sloganıyla çıkılan yolun sonunda, gerek devlet gerekse siyaset her türlü kural tanımazlığın odağı haline getirilmiş durumda. İçi boşaltılmış, güçler ayrılığı ilkesini her ölçekte yok sayan çağdışı bir “demokrasi” söylemiyle siyaset kurumu ve siyasetçi, her türlü idari ve yargısal denetimden azade bir şekilde rant ve çıkar dağıtımının merkezine yerleştiği otokratik yapıların, demokrasinin kaleleri olarak savunulduğu bir çarpıtma, genel geçer bir doğru olarak topluma kabul ettirilmiş durumda.

Merkezde Cumhurbaşkanı’nın tek adamlığından haklı olarak şikayet eden muhalefetin, kendi partisinden seçilmiş olan belediye başkanlarının, tek adam yönetimlerini görmezden geliyor olması, aynı merkezi idarede olduğu gibi bürokrasiyi ayak bağı görerek hukuku zorlama konusunda baskı altına alıyor olması, halka açık olarak oynanan siyaset oyununun iktidarıyla muhalefetiyle ne denli iki yüzlü olarak oynandığını ortaya koyuyor.

Sorun,  içeride her ölçekte iktidarların devamına olanak sağlayan bu tutumun, uluslar arası ilişkiler açısından en önemli sonucunun ulusal itibarsızlık olarak ortaya çıkıyor olması.

Bir yandan, sermaye/para girişinin sürmesini için “reform” adı altında her dediklerini yapıyor, yapmadığınızda havuç mu sopa mı denilerek tehdit ediliyor, üstüne üstlük bırakın itibar kazanmayı var olan itibarınızı da yitiriyorsunuz.

Niçin böyle düşündüğümü anlatabilmek için, öncelikle, günümüz itibarıyla bir çok kişinin hayal dahi edemeyeceği bir şeyi, 9 Temmuz 1980 tarihine kadar, Almanya dahil Avrupa Konseyi üyesi ülkelerinin, bu ülkelere seyahatlerinde Türk vatandaşlarından vize talep etmediğini, 1980 Temmuz ayında vize serbestisinin yasa dışı göçün önünü açtığı gerekçesiyle bu uygulamanın Almanya’nın tek taraflı bir kararıyla kaldırdığını, ekonomik bağımsızlığınızdan, bunun sonucu olarak siyasi bağımsızlığınızdan vazgeçtiğiniz ölçüde, bu uygulamanın diğer Avrupa ülkelerini de kapsayacak şekilde hızla yaygınlaştığını hatırlatmak isterim.

Bu durum, Gümrük birliği üyesi olup, dış ticaretimizi fiilen ve büyük oranda AB yöneticilerinin kararlarına emanet ettiğimizde, AB üyelik görüşmeleri başladığında da değişmedi. Tam tersine, devlet ciddiyetinden uzaklaşıldığı, Hukuk Reformunun konusu ya da Barolar Birliği seçiminin “yönlendiricisi” olarak, avukatlara Yeşil Pasaport verildiği ölçüde saygınlığımız azalmaya devam etti.

Konuyla ilgili olarak son yaşanan olay, uzun süredir pandemi gerekçesi ile Türklere vize randevusu vermeyen Almanya’nın, “Gri” ve “Yeşil” pasaportla seyahate de kısıtlama/denetim getirme kararı almış olması.

Şüphesiz ki, geçmişte olduğu gibi, söz konusu kararı da, Almanya’nın ülkemize karşı düşmanca tavrının göstergesi olduğunu söyleyebilir, bu durumu ülkemizin yükselen gücüne karşı oluşan bir nevi hazımsızlık/çekememezlik olarak niteleyebilir, rahatlayabilirsiniz.

Ben bu görüşte değilim. Yani, vize konusunda 1980 Temmuzundan bu güne yaşananların -çıkar odaklı siyaset, çıkar dağıtım aracı haline getirilmiş devlet yapısının-, içeride siyaseten varoluşun -itibarın diyemeyeceğim- devamını sağlasa da, dışarıda ulusal itibarın kolayca geri gelmeyecek şekilde yitirilmesine yol açtığını düşünüyorum.

https://www.dw.com/tr/t%C3%BCrkiyenin-vizesiz-avrupa-ser%C3%BCveni/a-17280737

https://www.veryansintv.com/gri-pasaport-krizi-sonrasi-almanyadan-turkiye-karari