Kadans

Jale Ak yazdı...

Kadans

Memlekette olup bitenleri şu sıra bisikletteki yüksek kadansa benzetiyorum. Hep gerilim, hep yüksek performans, hep bir yokuş yukarı ve sert vitesle zincir kırma eğilimlerinde görüyorum maazallah. Hem de iktidarıyla muhalefetiyle. Hazır örneği bisikletten vermişken sayın iktidar ve muhterem muhalefet sanki tandem bisiklete binmişler. Öndeki bir veriyor kadans ayarını, takım eşi aynı performansla uçuyor. Tandemler yarışıyor. Aynı dinin aynı mezhebinin başka başka yollarının takdimi tebliği ve en asil duyguların savunuculuğu için yarışıyorlar. Bu ulvi ve yüksek hissiyatlarından zerrece kuşkumuz yok tabii ki. Hani bizim endişemiz zincir kırılmasın, yolda kalmasınlar/kalmayalım gibisinden.

Performans bu, bir açıldı mı tutamazsın artar da artar. Bunun da adı “zirve”dir. Zirvenin de zirvesi, limitsiz bir atılım. Zaten ne diyordu modern olimpiyatların kurucusu Pierre de Coubertin? “Daima en hızlı, en yükseğe, en uzağa” En en en derken, dediğinin saçmalığını kendi de anladı ve sporcuların da can taşıdığını, insan bedenini sınırsızca zorlamanın ölümlere yol açtığını görüp, üzüntüsünden inzivada geçirdi ömrünün son demlerini. Nihayetinde yüz metre 1 saniyede mi koşulacaktı? Yüksek rekoru Everest mi olacaktı yani? Uzun atlamada ekvator mu dönülecekti? Her şey bir yere kadardı. Çünkü insan bu işte ne kadar da zirve sporcusu olsa, son yıllarda farklar hep milimetrik.

Ama bizim siyasete bir bakıyoruz, hiç öyle mi? Bir kere asla milimetrik değil bizde rekorlar. Hatta milimle santimle metreyle ölçülemez. Fersah fersah böyle. Vallahi Coubertin sağ olsa kesin bizim büyüklerimizi, kanaat önderlerimizi kıskanır ve bu klasmanda dünya çapında bir organizasyona imzasını atardı. Biz Türk Milleti olarak ne şanslı ne mübarek bir milletiz ki, hissiyat kadansında da birinciliği kimselere bırakmadık. Peygamberliğe kadar götürdük işleri.

Voltaire (François M. Arouet)’in Candide eserini okuyanlar çoktur ama okumayanlar için çok kısa, Candide kahramanımızdır iyimser kahraman. Arkadaşlarıyla dünyayı gezer. Ama bir olumsuz bir de kötümser karakter vardır üç kişiler. Fransa’da tutuklanırlar, Portekiz’de öyle olur, şurda böyle olur bir türlü bir tutunamamakla sürüklenen hikâyenin sonunda kahramanımız Candide Türklerin yurduna gelir ve burada bir dervişle tanışır. Derviş ona “Bahçemizi yetiştirelim” deyince Candide hayatın anlamını bulur.

Hikâyedeki açarımız bahçemizi yetiştirelim mottosu sublimasyonun dibidir tabii. Emek, insanı her tür kötü alışkanlıktan uzak tutar minvalinde bir öğreti ve içersinde pek çok ironi ve didaktik öğreti vardır. E haliyle öyle olacak 18.yy neticede.

Bu hikâyeyi düşününce “heh” diyorum “tam bizim siyasilerimiz ve dini kanaat önderlerimiz gibi.”

“Bizim şimdiki güncel dervişlerimiz de bahçelerini yetiştiriyor” diyorum. Tabii toprak erozyona uğruyor fıtratı gereği, o yüzden şimdiki bahçeler okyanustaki gemiler, hasat, pudra şekeri. Olsun. Volteire de yaşasa görse ve yeniden yazsa, Candide’i yine de Türk dervişlerine emanet ederdi. Hele yeni peygamberimizden haberi olsa kim bilir o da Coubertine gibi nasıl hislenirdi. Zaten dünya bizi boşuna kıskanmıyor. Kadans çok, limit yok!

***

Ama Volteire filan dedim ya, aklıma onun Bababec adlı kısa hikayesi de düşmedi değil.

Neden diye sormayın, Bababec işte. O hiç bizim gösterişli din tebliğcilerimiz gibi değil, bmw’si, gösterişli cübbeleri, gemileri, bin apartman dairesi filan yok. Bilakis. Anadan üryan çivilerin üstüne oturmuş boynuna kapkalın zincirleri vurmuş, ööyle, saatlerce ermenin, göğün otuz beşinci katına yükselmenin bilinciyle esriyor. Evet, örneği Hindistan’da geçen bir hikâyeden vermiş olabilirim. Diyeceksiniz ki yahu burası Türkiye, sen ne Hindistan’ı zırvalıyorsun?” Aaa öyle demeyin bizim peygamber iddiasındaki dervişimiz, “Ben” diyor, “seçilmişim İrfan Abi” diyor. “Bu seçilmiş insanlardan, Budistlerde de var, Musevilerde de.” Yani işte sırf bu yüzden Bababec’ten verdim örneği. O da Brahman. Gymnosophistler, Janguisler hep aynı öğretinin kademeleri. Kitapları Shasta, Asya’nın en eski kitabı Zend’den bile eski…

Bababec adlı hikâyede Omri karakteri, üreten çalışan, komşuluk ilişkilerinde aile ilişkilerinde arkadaşlık ilişkilerinde on numara bir adam. Çocuklarına da çok iyi davranıyor hatta, kafalarını okşuyor vurmuyor diyeyim. Tatlı dilli güler yüzlü bir adam. Ama böyle olmasına karşın Bababec ona öldüğünde göğün ancak on dokuzuncu katına kadar çıkabileceğini, çünkü hayatında bir kez bile derisine çivi batırmadığı için bundan fazlasına zırnık yükselemeyeceğini söylüyor.

Neyse, Omri, allem eder kellem eder, bizim Bababec’i “normal” şartlarda yaşamaya ikna edip evine getirir. Bababec banyosunu yapar tertemiz giysiler giyip güzel kokular sürünür. Halinden memnundur. Ama günler geçtikçe bir de bakar ki önünde kuyruklar olan, sırf kendisinden iki çift feyizli lâf işitmek için akın akın huzuruna koşan insanlar bir anda puf diye uçup gitmiştir etrafından. Zenginleşince saygınlığını yitirmiştir halk nezdinde yani kısaca. Ama Bababec böylesi bir önemsizliği kendine yediremez ve derhal üstündeki elbiseleri çıkarır, zincirlerini dolar boynuna ve çivilerinin üzerine geçer oturur yeniden. Ve eski saygınlığını kazanır.

Bizim buralardaysa durum bunun tam tersi işte niyeyse artık?

Bizim dervişler, âlimler siyaset ve kanaat önderleri nedense zenginleştikçe onlara saygı artıyor. Ne kadar az çalışıyorlarsa o kadar hürmet görüyorlar, ne kadar pahalı saatleri, yüzükleri, arabaları ve kaç bin apartman daireleri varsa, hep ama hep doğru orantılı olarak artıyor kitleleri, gelen gidenleri. “Bahçelerini yetiştiriyorlar” acaba ondan mı? İhaleler, gemiler, pudra şekerleri…

Artık bahçemizde bunlar yetişiyor çünkü. Başka ürünler var mı benim kulağıma çalınan hasatlar bunlar. Domates biber ekelim desek öyle bir bahçemiz de kalmadı artık. Zira seralarımız yaylalarımız ormanlarımız yandı gitti. Ama olsun, son model dervişlerimiz âlimlerimiz ve hatta yepyeni peygamberimiz bile var.

Tek sorunları kadans işte. Onun ayarı da, bir tuttu mu var ya, ohoo uçarız  cümleten.