Emekli Tuğgeneral Erdoğan Baykal yazdı…
Carter Doktrini özet olarak: 23 Ocak 1980’de Başkan Jimmy Carter tarafından ilan edilen ve ABD’nin Basra Körfezi bölgesindeki çıkarlarını (özellikle petrol) korumak için gerekirse askeri güç kullanacağını belirten bir dış politika ilkesidir. Bu doktrin, ABD’nin Orta Doğu’daki askeri müdahaleleri ve giriştiği savaşların da temelini oluşturmuştur. Bu doktrin kapsamında; ABD’nin bölgedeki askeri varlığı artırılmış, 1 Mart 1980 tarihinde Hızlı Konuşlandırma Gücü (RDJTF) oluşturulmuş ve daha sonra bu yapı 1 Ocak 1983 tarihinde CENTCOM’a dönüştürülmüştür.
Bir taraftan ABD, NATO’yu Hürmüz Boğazının kontrolü kapsamında kullanabilmek için girişimlerde bulunurken, diğer taraftan ABD ile İran arasında Pakistan aracılığıyla kalıcı bir barış anlaşması için görüşmeler sürmektedir. Bu kapsamda ABD Başkanı Donald Trump, NATO üyelerinden Hürmüz Boğazı’nın güvenliğini sağlamak için acil plan talep etmekte ve NATO’yu bölgede yeni bir askeri/politik misyona zorlamaktadır.
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, 09 Nisan 2026 tarihinde Washington’da yapılan görüşmelerin ardından yaptığı açıklamada ise “İttifak’ın Hürmüz Boğazı’na yönelik olası bir misyona katkı sağlayabileceğini” belirterek Trump’ın taleplerini önemli NATO ülkelerine iletmiştir.
NATO Ülkeleri arasında İngiltere ve Almanya gibi bazı NATO üyeleri, bunun doğrudan “NATO’nun savaşı” olmadığını belirterek temkinli yaklaşmalarına rağmen İspanya ise NATO’nun Hürmüz Boğazı’na müdahale ihtimaline itiraz etmiştir. NATO’nun Hürmüz’de doğrudan görev alması gündemde olsa da üye ülkeler arasındaki fikir ayrılıkları ve İran ile doğrudan bir sıcak çatışma riski, İttifak’ın bu konudaki olumlu bir karar alması ihtimalini zayıflatmaktadır.
Şayet kalıcı bir anlaşma olmaz ise Trump, NATO üyelerinin tamamı katılmasa bile bir kısmından oluşturulacak kuvvet ve yönetim modeli ile Hürmüz Boğazının kontrolünü hedefleyebilir. Trump’ın bu senaryoyu gündemde tutma ihtimali kuvvetle muhtemeldir. Ancak Trump’ın bu konudaki ısrar ve talepleri; NATO ülkeleri içerisinde kırılma, NATO’nun varlığını sorgulama, huzursuzluk ve ayrışmalara neden olabilir.
Bu durumun önüne geçmek için Trump son çare olarak, gönüllü NATO üyelerinin oluşturacağı bir uluslararası konsorsiyumla, NATO şemsiyesi dışında Hürmüz Boğazının yönetimi ve kontrolü konusunu gündeme getirebilir.
Öte yandan Hürmüz Boğazı 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi kapsamında “uluslararası boğaz” statüsündedir ve “transit geçiş” hakkı ile ticari gemilerin kesintisiz geçişine izin verilmesi gerekir. İran savaş öncesinde bu statüye uymuş ve ticari gemilerin transit geçişlerinde önemli bir problem yaşanmamıştır. Ancak savaş dolayısıyla İran, 1982 sözleşmesine taraf olmadığı gerekçesiyle boğazda daha sıkı bir kontrol iddiasında bulunmaktadır. Pakistan’da yapılan ateşkes görüşmeleri öncesinde İran tarafından yapılan açıklamalarda, boğazı açmak için savaş tazminatı ve yeni bir geçiş statüsü (gelir paylaşımı) şartı öne sürülmüştür.
ABD ve İran’ın bu maksimalist yaklaşımlarından ziyade, kalıcı ateşkes ve barış görüşmelerinin sürdüğü bu dönemde aklıselim, Hürmüz Boğazının 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi kapsamındaki mevcut “uluslararası boğaz” statüsünün sürdürülmesi yönünde olmalıdır.