Mustafa Özgür Sancar yazdı…
7 Mart’ı 8 Mart’a bağlayan gece iki düşünce belirdi kafamda… Bir tanesi İbrahim Balaban’ın resmettiği Anadolu kadınları, bir diğeri de avcı toplayıcı dönemde kadının rolü… O ânda anladım… tarihî hafızamda, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü için bu ikisinden daha etkili pek az imgelem olabilirdi.
Emek ve Kadın birbirine çok yakışan iki kavram… emeği ve üreteni içerdiği için bu kadar seviyorum Kadınlar Gününü.
YAŞLI DÜNYA, KADININ ONTOLOJİK VARLIĞI
Dünya için çok kısa bir zaman aralığı olan (Bilim adamlarına göre dünyamız 4.54 milyar yıl yaşında) ne var ki insanlık için hayli uzun olan bir sürenin, 50 bin senenin düşündürdüğü bir sorudur kadının ontolojik ve manevi varlığı…
İnsanlığın başlangıç dönemindeki avcılık ve toplayıcılık dönemi zorunlu bir biçimde eril olan ile dişilin dayanışmasını gerektirmişti. Bu kendi doğal sürecinde gelişen son derece uyumlu bir bütünlüktü; çünkü başka türlü hayatta kalma şansı yoktu.
İLKEL KOMÜNAL TOPLUM, KENDİLİĞİNDEN MÜKEMMELLEŞME
Henüz yerleşik düzen ve tarım toplumu için 40 bin yıl beklemesi gereken insanlık, avcılık ve toplayıcılık döneminde, ilkel komünal düzenin gerektirdiği doğal iş bölümünü gerçekleştirmiş, kadınlar besin değeri yüksek olan bitki kökleri ve meyveleri toplarken, erkekler neslin devamını sağlayacak olan proteinin peşindeydi. Uzun ve ölümcül av seferlerine giden erkek, avladığı hayvanlar sayesinde, besin zincirinin çok önemli bir aşamasını oluşturan proteini kabilesine sunuyordu.
Protein her bir kabile üyesinin beden ve akıl sağlığının düzenli biçimde işlemesini sağlıyor ve böylece ilkel kabile toplumu hayatta kalabiliyordu. Uzun av seferleri nedeniyle uzakta kalan erkeklerin yokluğunda, kadınlar topladıkları bitki kökü ve meyvelerle kabilenin açlık sorununu gideriyorlardı. Yaşlılar ise toplayıcılık yapan kadınların yokluğunda kabiledeki çocuklara sahip çıkıyorlardı. İşte ilkel kabile toplumu içindeki doğal dayanışma, böylece kendiliğinden mükemmelleşiyor, kadın kabilenin doğal yöneteni oluyordu.
TARIM TOPLUMU, KAPİTALİZM VE EGEMENLİK
Yaşamda birlik güzellik ve bütünleşmeyi de getirmişti.
Sonrası… malumunuz, tarım toplumuyla daha çok ürün sahibi olan, daha güçlü, hatta ayrıcalıklı olmaya başladı. Kendiliğinden mükemmelleşme, yerini sınıflaşmaya başlayan toplum yapısına bıraktı. Güçlüler, aynı zamanda otorite sahibi olandı. Yönetme erki ve topluma sahip olma iddiasındaydı. Güçlü, güçsüz, egemen – tabî ilişkisini doğurdu kadın ile erkek arasındaki büyülü birlik, belki bizim için daha uzak gelecek olarak gözüken zamanlara kadar bozuldu. Çünkü ilkel komünal toplumun getirdiği doğal eşitlik, kadın erkek, mülk sahibi-mülksüz ve güçlü-zayıf arasındaki derin eşitsizliğe dönüşmüştü. Büyük burjuva devrimleri, Aydınlanma sonrası Avrupa modernizmi kadın hakları konusunda bazı kazanımlar sağlasa da kadın ve erkek arasında gerçekçi bir eşitlik ve büyülü bir birlikten bahsedemeyiz.
Belki kendi küçük dünyamızda, bir olabiliriz, yani kadın ve erkeğin bir olduğu küçük dünyalar yaratabiliriz; fakat kapitalizm devam ettiği sürece bir toplumsal eşitlikten, kadın ve erkeğin tam ve eşit birlikteliğinden bahsedemeyiz. Kendi içerisinde, sınıflar ve uluslar arasında eşitsizlik üreterek varlığını sürdüren bir sistemin kadın ve erkeği eşit yapması mümkün olamaz.
Tam da bu nedenle emek ile kadının yan yana anılıyor olması, 8 Mart’ın emek ile birleşmesi bir değiştirici güç oluşturuyor; çünkü emek değiştirme istencidir, dünya ve kendini değiştirme, iyiye, eşit olana gitme iradesidir.
Tıpkı İbrahim Balaban’ın Anadolu Kadınları’nda olduğu gibi… Balaban’ın emekçi kadınları bize dünyayı değiştirebileceğimiz gerçeğini gösterir.
BÜYÜLÜ GERÇEKLİK, EMEK VE DOĞA
Kadınları anlatır resimlerinde; resimde anlatmak da ne oluyor demeyin; sözkonusu Balaban’ın resmi ise büyülü bir gerçekçilikle anlatır her şeyi… çizgi ve renklerden oluşan bir biçimcilik değil onun resmi, yaşanmışlığın mükemmel bir tasviridir ya da bir hikâyedir; derin ve duyarlı… Derin ve duyarlı kadınlar, emekçi kadınlar; olanca ezilmişliklerine karşın hayatı hüzünle değil; mutlulukla kucaklarlar.
Harman yerinde, tarlada, toprakta çabalamaktan olsa gerek, büyük el ve ayakları vardır bu kadınların. Çalışırlar, doğururlar, taşırlar, pişirirler; bakana umutsuzluk değil, sevinç ve umut verirler.
Güçlü, başı dik Anadolu kadınıdır Balaban’ın tasvir ettiği… Her gün hayatı emeğiyle yeniden üretir Anadolu kadını; onun büyük el ve ayakları kaba saba olmanın bir tezahürü değil; aksine doğanın bahşettiği bir estetiktir; bir diyalektiktir, insan-doğa ilişkisini anlatır. Santimetrik ölçüler değildir söz konusu olan, emek-doğa etkileşiminde şekillenen bir kimliktir.
Bir uyanış gerçekleştirir imgeleminizde… Bildiğiniz, fakat çoğu zaman idrak düzeyine çıkaramadığınız bir gerçeğe uyanırsınız: Kadın ve Emeğin Dönüştürücü Gücü.
Onurlu Anadolu kadını yoksulluk içinde bile mutluluğun varolabileceğini anlatıyor; emeğin dönüştürücü gücü, yaşamın emekle güzelleşeceği gerçeği tam da bu kadınlarda anlamını buluyor.
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun!
Yazınızı çok beğendim. Teşekkür ederim.
Son paragraftaki cümlenizi ,“ Onurlu Anadolu kadını yoksulluk içinde bile mutluluğun varolabileceğini anlatıyor; “
Okuduktan sonra aklıma İoanna Kuçiradi’nin “ Önce insanlık sonra mutluluk” söylemi geldi.