Kadının adı Sakine

Zekiye Yaldız yazdı...

Kadının adı Sakine

Bütün gizemimin, sırrımın, kilitli çekmecelerimin tek tanığı Sakine. Buzdolabımdaki yiyeceklerden, giysi dolabımdaki giyeceklerden, halıların altına itilmiş tozdan, banyoya dökülmüş saç tellerimden, kitaplarımın arasında kuruttuğum sarı güllerden, teneke kutularda biriktirdiğim mektuplardan, yastığımın çukurunda biriken gözyaşlarımdan, ütüsüz gömleklerimden, boyasız ayakkabılarımdan, kirli çamaşırlarımdan, fondötenimden, rujumdan, bitmiş parfüm şişelerimden… Her şeyimden haberi var. İçinde çoğu zaman hüzün de olsa bir şeylerin olup bittiği  bu eve gelirken biliyorum ki, seviniyor. Çünkü ona güveniyorum. Öyle güveniyorum ki, yedek anahtarım bile onda. Sevmek, güvenmektir. Sevilmek daima sevindirir.

Başörtüsünün açıkta bıraktığı beyaz yüzünde her gördüğümde biraz daha derinleştiğine şahit olduğum çizgilerine aldırmayın, daha kırkında. Çukurlarına gömülmeye hazırmış gibi duran çipil gözleri, cömert olduğunu ancak, bunu anlatabilecek tatlı sözcükleri olmadığını anlatıyor. Geçen gün ayaklarım üşüyor diye patik örüp getirmiş. Güz hazırlıklarında yaptığı domates sostan, turşudan da getirmişti. Benim bu el emeği hediyelere gösterdiğim sevinç nidaları onu baştan çıkarıyor anladığım kadarıyla. Her hafta elinde küçük bir paketle gelemeye başladı. Çıkık elmacık kemiklerini dolduran yanakları kızarıyor teşekkür ettiğimde. Aslında mahçup biri değil. Çatır çatır konuşuyor. Hem eline, hem diline cinsinden.  “Alçacık boylu, kadife donlu” bir patlıcana benziyor. Kadınsı kıvrımları yok vücudunda. Bunu merak ediyorum; kadınlar dişiliklerinden vazgeçtiklerinde vücutları da şeklini değiştiriyor gibi geliyor bana. Bilimsel bir dayanağım elbette yok, sadece gözlem.

Pandemi’de en çok Sakine’yi özledim. Kararan derzlerin aralarını diş fırçasıyla ovmaya çalışırken, adım başı dökülen saçlarımı toplarken, camları bir türlü lekesiz silmeyi başaramıyorken, kan ter içinde halı silkelemeye uğraşırken sürekli Sakine’yi sayıkladım. O küçücük, yumuk elleriyle nasıl bir mucize yaratıp her yeri pırıl pırıl yapabildiğine hayret edip durdum. Koca günümü yediğim dip köşe temizlik yapma seanslarımın hiçbiri onun yaptığı gibi sonuçlanmadı.

Yasaklar bittiğinde gelmesi için nerdeyse yalvaracaktım. Sevinçle geldi. Çay içtik birlikte ve dinledim: “Adam dövüyor beni.” dedi…

Öyle bir an ki o an, başınızdan aşağı kaynar su dökülmüyor da kafanızda bir buz kütlesi kırılıyor sanki. Ama neden? Bir insan Sakine’yi nasıl dövebilir? Minnacık bir şey! Adamın elinin altında top gibi savruluşu geldi gözümün önüne, dağılışı. Onun dağılışını düşündükçe ben de dağılmaya başladım. Yumruklarım sıkılı dinliyordum artık:

“İçiyor, sonra hiç sebepsiz vurmaya başlıyor. ‘Perdeleri niye açıyorsun, karşıdaki adama mı bakıyorsun yoksa?’ deyip basıyor tokatı. Eskiden direnir, kendimi anlatmaya çalışırdım, baktım işe yaramıyor, artık hiç sesimi çıkarmıyorum. Öfkesi geçince özür dilemeye başlıyor, ağlıyor, affet diye yalvarmaya başlıyor.”

“Ne zamandır böyle?”

“İlk günden beri; yirmi sene oldu evleneli, ne zaman içse dövüyor, ağzına içmeyi bilmiyor.”

“Boşanmayı düşündün mü?”

“Yok, öldürür beni öyle bir şeye kalkışsam. Kaderim böyleymiş ne yapayım? Şimdilerde biraz duruldu. Çocuklar büyüdü de bana arka çıkıyorlar. Bir de televizyonlarda filan kadın cinayetleri, şiddet haberlerini görünce utanıyor. Ayaklarıma kapanıp ‘Hakkını helal et!’ diye yalvarıyor. Elinden kurtulmak için dilimin ucuyla ‘Helal olsun’ diyorum da kalbim çok kırık, affetmiyor içim.”

“Sen de ona vursan?”

“Amaan, o zaman iyice dellenir! Baba evine geri dönsem diye düşündüm başlarda, orda da rahat edemem ki, her gün yüzüme vururlar, dul kalmışa hiç iyi gözle bakılmaz bizde. Zaten gelin olurken babam, ‘Buraya artık cenazen gelir, geçin kocanla.’ dedi. Kimselere derdim şu diyemedim.”

“Ağlıyor musun dayak yediğinde? Nasıl tepki veriyorsun?”

“İlk zamanlar ağlıyordum, baktım daha da hiddetleniyor, artık dişimi sıkıyorum. Sesimi çıkarmazsam birkaç tokatla kurtuluyorum, karşılık verirsem tekme tokat girip duvardan duvara savuruyor. Güçlü kuvvetli adam, gücüm yetmez zaten.”

“Derdi ne?”

“Derdi, çalışmayı sevmiyor, sürekli evde yatmak istiyor, kahvede oyun oynuyor ama zengin olmak istiyor. Beni kıskanıyor. İş yaparken kollarım sıvalı kapıyı açtım bir keresinde, kıyamet koptu. Sucu gelmişti, altı üstü su bidonunu aldım, parasını verdim, ama ‘Sucuda gözün mü var senin, nasıl kollarını kapatmadan kapıyı açarsın?’ diye çıldırdı.”

“Psikopat. Doktora gitmesi lâzım.”

“Bana dayaktan çok o lâfları koyuyor zaten. Öldürse de kurtulsam diye düşünüyorum öyle zamanlarda.”

“İyi bari, çalışmana izin veriyor.”

“Para getirince sorun yok. Otobüste kaç bin erkek gördüğüm önemli olmuyor Allah’tan. Bana da iyi geldi çalışmak. Çalışırken her şeyi unutuyorum. Hele otobüse binmek öyle rahatlatıcı ki, sağa sola bakıyorsun, kafan dağılıyor. Evde kalınca düşün düşün deliriyor insan.”

“İtiraz et Sakine, bu kadar sakin olma, tut ellerini, vurdurma şu beyaz güller gibi yüzceğizine. Ne güzel kadınsın, farkında mısın?”

“Ne kadınlığı Zekiye Hanım, kadınlık kim ben kim? Nefret ediyorum zaten kadın olmaktan.”

 “Çok gevezelik ettim, işime bakayım artık. Şu senin pencerelerine bayılıyorum, perdeleri kapatmıyorsun ya, hep dışarıyı görebiliyor insan, içi açılıyor. Dur, camları sileyim de önce, iyice içimiz açılsın.”

En neşelisinden bir müzik açıp temizliğe başlıyoruz. O camları silerken ben kitapların tozunu alıyorum. Ellerine bakıyorum göz ucuyla; tombul, beyaz, minik, deterjanlarda beyazlayıp solmuş elleri… Sonra birer kahve  içiyoruz karşılıklı. Pederşahi bir düzende tutsak kalmış ruhunu salıvermek istiyorum yeni silinmiş pencereden dışarı. Bir kadın, karşı cinsten kaba biriyle yaşayacağına yalnız yaşayıp mutlu olmayı bilmeli. Zarif tavırlar takınmak zorunda olmadan da sevilebilmeli… Ben sigara yakıyorum bir de. “Sigara içen kadınlara imrenirim.” diyor. Sigara bir özgürleşme aracı sanki gözünde. Madam Bovary’yi hediye ediyorum. Fırsat bulursa okuyacağına söz veriyor.

“…Ve kadınlar/Bizim kadınlarımız/ Korkunç ve mübarek elleri/İnce, küçük çeneleri kocaman gözleriyle/ Anamız, avradımız, yarimiz/ Ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen/ Ve soframızdaki yeri/ Öküzümüzden sonra gelen…” Nazım Hikmet