1. Haberler
  2. Analiz
  3. Kampüslerde kuşatma

Kampüslerde kuşatma

featured

Sefa Yürükel yazdı…

Direnişi bastıranlar yalnızca öğrencileri değil, üniversitenin kendisini de hedef alıyor.

AKADEMİK ÖZGÜRLÜKTEN GÜVENLİK DEVLETİNE-KAMPÜSLERİN DÖNÜŞÜMÜ

Batı üniversitelerinde 2024 Ekim’inden bu yana yaşanan gelişmeler, yalnızca öğrencilerin ya da belirli bir politik duruşun değil, bizzat üniversite kurumunun tarihsel ve toplumsal işlevinin sorgulanmasına neden oldu. ABD, Kanada ve Avrupa’daki birçok üniversite kampüsünde Filistin halkına destek amacıyla gerçekleştirilen barışçıl protestolar, kısa sürede orantısız güvenlik müdahaleleri, gözaltılar, uzaklaştırmalar ve sistematik baskılarla karşılaştı.

Bu müdahalelerin yarattığı tablo, yalnızca ifade özgürlüğünün ve öğrenci haklarının ihlali değil, aynı zamanda akademik özgürlüklerin ve üniversitenin kamusal sorumluluğunun da askıya alınması anlamına geliyor. Bir yanda Gazze’de süren büyük bir insanlık trajedisine karşı ses çıkarmaya çalışan gençler; öte yanda bu sesin duyulmaması için her türlü idari, polisiye ve medya aparatını devreye sokan üniversite yönetimleri, sponsor baskıları ve siyasi otoriteler bulunuyor.

Bu yeni baskı rejimi, üniversitelerin neoliberal dönüşümünün ve güvenlikçi paradigmalara teslim oluşunun bir yansıması olarak okunmalı. Üniversiteler artık düşüncenin değil; markanın, yatırımcının ve çıkar ilişkilerinin kurumsal platformlarına dönüşüyor. Bu durum, yalnızca Filistin meselesi etrafındaki tartışmalarla sınırlı değil, aynı zamanda üniversitenin ne olduğuna dair daha temel bir sorgulamayı da beraberinde getiriyor: Üniversite kime aittir? Öğrenci, akademisyen ve çalışanların mı; yoksa şirketlerin, bağışçıların ve devletin mi?

KAMPÜS DİRENİŞLERİ-SESSİZLİĞE KARŞI KOLEKTİF BİR ÇIĞLIK

Filistin’e yönelik saldırılara karşı yükselen öğrenci tepkisi, yalnızca etik bir duruşun değil, aynı zamanda üniversitenin asli değerlerinin-özgür düşünce, kamusal sorumluluk ve entelektüel özerklik-yeniden hatırlatılmasıdır. Columbia, NYU, UCLA, McGill, Oxford, Sciences Po ve daha birçok üniversitede kurulan çadır kamplar, yapılan oturma eylemleri, yürüyüşler ve forumlar; neoliberal akademinin bastırmaya çalıştığı hakikat söylemini kampüs zemininde yeniden canlandırdı.

Bu direnişin en dikkat çekici özelliklerinden biri, radikal bir barışçılık ve şeffaflık ilkesine dayanmasıydı. Öğrenciler, üniversitelerinin İsrail devletiyle olan ekonomik ve kurumsal bağlarının şeffaf biçimde açıklanmasını, bu bağların sonlandırılmasını ve üniversitelerin gerçek anlamda etik ve sorumlu kurumlar haline gelmesini talep ettiler.

Talepler ne kadar barışçıl ve meşruysa, müdahale de o denli orantısız ve baskıcı oldu. Columbia Üniversitesi’nde polis kampüse çağrıldı; öğrenciler çadırlardan zorla çıkarıldı, gözaltına alındı. UCLA’de protestocuların çadırları gece yarısı söküldü, kampüs “güvenlik” bahanesiyle halka kapatıldı. McGill Üniversitesi’nde barışçıl kamp kuran öğrencilere mahkeme tehdidiyle bildirimler gönderildi.

Bu tablo, bizlere üniversitelerin yalnızca düşünceye değil, dayanışmaya da tahammülsüz hale getirildiğini gösteriyor. Direniş yalnızca Gazze için değil, aynı zamanda üniversite fikri için de verilmekte: Fikri olanın mekânı olmaktan çıkan üniversite, artık sadece sermayenin çıkarlarını temsilen hareket eden bir “yönetim aygıtı”na dönüşüyor. Bu nedenle öğrencilerin direnişi, yalnızca bir politik tepki değil, üniversiteyi üniversite yapan değerlerin kolektif bir yeniden inşasıdır.

BASKININ KÜRESEL MİMARİSİ-ÜNİVERSİTENİN POLİSLEŞTİRİLMESİ VE DİSİPLİN REJİMİ

Filistin’e yönelik soykırıma karşı yükselen öğrenci tepkileri, dünya üniversitelerinde neredeyse aynı refleksle bastırıldı. Columbia’dan Oxford’a, McGill’den Sciences Po’ya kadar uzanan bu baskı zinciri; farklı coğrafyalarda, farklı dillerde ama aynı tekniği kullanarak konuştu: polisleştirme, kriminalizasyon, itibarsızlaştırma ve akademik disiplin kıskacı.

İlk olarak, kampüslerin polis gücüyle tahakküm altına alınması süreci dikkat çekici bir biçimde senkronize ilerledi. ABD’de Columbia ve UCLA örneklerinde, kampüs yönetimleri protestocuları hedef göstererek polise çağrı yaptı; öğrenciler şiddetle dağıtıldı, gözaltına alındı. Kanada’da McGill, Montreal polisiyle iş birliğine giderek benzer baskılara zemin hazırladı. Fransa’da Sciences Po, öğrencilerin içeride tartışma yürütmesini engellemek için üniversiteyi süresiz kapatma yoluna gitti. Bu, artık yalnızca kamusal değil, epistemik bir abluka halini aldı.

İkinci olarak, protestocular sistemli bir biçimde “anti-Semitik”, “şiddet yanlısı” ve “üniversitenin huzurunu bozan unsurlar” olarak kriminalize edildi. Bu söylem, medya eliyle yayıldı ve protestoların meşruiyetine gölge düşürmeye çalıştı. Asıl hedef, kampüslerin düşünce üretiminden çok yönetilebilirliğini önceleyen bir güvenlik anlatısına teslim edilmesiydi.

Üçüncü baskı katmanı ise akademisyenlerin susturulması ve öğrencilerle dayanışma gösteren öğretim üyelerine yönelik soruşturmalarla kendini gösterdi. Columbia Üniversitesi’nde Filistin’e destek açıklamaları yapan akademisyenler medya linçine uğradı; bazıları görevden alındı ya da soruşturmaya uğradı. Türkiye’deki örneklerinden aşina olduğumuz bu baskı formu, Batı üniversitelerinde artık olağanlaştı. Öğrenciyle birlikte düşünen akademisyen, artık “tehlikeli” görülüyor.

Son olarak, disiplin soruşturmaları ve okuldan uzaklaştırma kararları, öğrenci hareketini kırmak için kullanılan bir diğer sistemli araç haline geldi. Protestolara katılan öğrencilere soruşturmalar açıldı, burslar kesildi, kampüs erişimleri sınırlandı. Üniversite, kendi öğrencisine karşı adeta bir ceza yargısı gibi çalıştı.

Bu örneklerin her biri, yalnızca birer idari tepki değil; bir düşünce bastırma düzeninin parçası. Kampüsler artık fikirlerin değil, kontrolün mekânı haline getiriliyor. Ve bu dönüşüm, sadece Filistin için ayağa kalkanları değil, üniversitenin kendisini de hedef alıyor.

KAMPÜSTEN MEYDANA-TARİHSEL DİRENİŞ HATLARI VE ORTAK MÜCADELE HAFIZASI

Bugün Batı üniversitelerinde Filistin’le dayanışma için ayağa kalkan öğrencilerin başlattığı mücadele, elbette bir anda ortaya çıkmış değil. Bu direnişin hem küresel hem yerel düzeyde köklü bir mücadele silsilesine yaslandığını unutmamak gerek. Kampüslerden yükselen bu ses, yalnızca bugünün değil; 1968’in, 1980’lerin, 2010’ların ve Türkiye özelinde Gezi’den Boğaziçi’ne uzanan direnişlerin çağrısını da içinde taşıyor.

1968’de Paris’te, Berlin’de, Mexico City’de sokakları dolduran öğrenciler; yalnızca üniversite içi eşitsizliklere değil, emperyalizme, savaşlara, ırkçılığa karşı da ayağa kalktı. O gün Vietnam, bugün Gazze. O gün Amerika’nın savaşı, bugün yine Amerika’nın desteklediği soykırım. Bağlantı açık: Kampüs, dünya siyasetinin aynasıdır.

Türkiye üniversitelerinde de benzer bir tarihsel damar var. 1970’lerde anti-emperyalist mücadeleyle yoğrulan öğrenci hareketi, 1980 darbesiyle kesintiye uğrasa da 1990’lardan itibaren yeniden yükseldi. 2000’lerin başında YÖK karşıtı mücadelelerle, 2010’larda ODTÜ’de ağaç nöbetiyle, 2013’te Gezi’de, 2015’te Barış İçin Akademisyenler’in yanında durarak, 2021’de Boğaziçi’nde kayyım rejimine karşı direnişle kendini var etti. Bu süreklilik, öğrencilerin ve akademisyenlerin yalnızca politik değil, ahlaki bir hat kurduğunu gösteriyor: üniversitenin toplumsal sorumluluğu vardır, susmak mümkün değildir.

Bugün New York’taki bir öğrencinin sesiyle İstanbul’daki bir öğrencinin talebi arasında mesafe yoktur. Filistin için susmayan her üniversite, aslında kendi otonomisini, düşünsel özgürlüğünü ve kamusal sorumluluğunu da savunmaktadır. Columbia’da çadır kuran öğrenciyle, Cebeci’de “Hocalarımız yalnız değildir” diyen genç arasında aynı direniş dili konuşuluyor. İsimler farklı olabilir, ama mücadele aynı adaletsizliğe karşı.

İşte bu yüzden, baskı ve susturma çabası da küresel ölçekte eş zamanlıdır. Ama tarih, hep gösterdi: Baskılar direnişi durdurmaz, derinleştirir. Her polis müdahalesi, her disiplin soruşturması, her itibarsızlaştırma girişimi; üniversiteyi yeniden tanımlama kararlılığını daha da büyütür.

ÜNİVERSİTE KİMİN? – KAMUSALLIĞIN YENİDEN İNŞASI

Bugün dünyada ve Türkiye’de yükselen öğrenci direnişi yalnızca Filistin’le dayanışma değil; aynı zamanda üniversitenin ne olduğu, ne olması gerektiği ve kimin için var olduğu sorusunu da merkezine alıyor. Çünkü mesele sadece Gazze değil – mesele hakikatin bastırıldığı, akademinin susturulduğu, üniversitenin piyasaya, baskıya ve çıkar ilişkilerine teslim edildiği bir düzenle hesaplaşma meselesi.

Columbia Üniversitesi’nde çadırlarla kurulan “Özgür Filistin Kampüsü”, Boğaziçi’nde rektörlük binası önünde tutulan nöbetler, Cebeci’de her sabah yoklama verir gibi gelen öğrenciler… Bunların hepsi sadece eylem değil – aynı zamanda üniversiteye dair alternatif bir tahayyülün ifadesi. Bu direnişler diyor ki: Üniversite bir şirket değil, otoritenin uzantısı değil, polisin işgal ettiği bir alan hiç değil. Üniversite bir mücadele alanı, kamusal düşüncenin üretildiği bir ortak zemin, farklılıkların bir arada var olabildiği bir özgürlük mekânı olmalı.

Bugün bir üniversite öğrencisi Filistin’deki soykırıma sessiz kalmıyorsa, sadece etik bir pozisyon almıyor; aynı zamanda üniversiteyi yeniden kuruyor. Çünkü üniversite dediğimiz şey, sadece binalardan, laboratuvarlardan, sınav sistemlerinden ibaret değil. Üniversite, düşüncenin eyleme dönüştüğü yerdir. Ve bu eylem, sadece akademik değil; politik, etik ve kolektif bir anlam taşır.

İşte bu yüzden yöneticiler, devlet yetkilileri, medya ve sermaye temsilcileri bu öğrenci hareketlerinden bu kadar rahatsız. Çünkü bu hareketler yalnızca bir politikaya değil, bütünüyle mevcut düzenin bilgi üretim rejimine, itaat kültürüne, anti-demokratik yapısına karşı çıkıyor. Çünkü bu mücadeleler bize şunu hatırlatıyor: Üniversiteyi sadece savunmak değil, onu yeniden inşa etmek de bizim işimizdir.

Ve bu yeniden inşa süreci, yalnızca öğrencilerle değil; akademisyenlerin, idari personelin, mezunların, hatta toplumun tüm kesimlerinin katılımıyla mümkündür. Çünkü üniversite, kamunun malıdır – bir iktidar aparatına dönüşmesine izin verilemez.

UMUDU ÖRGÜTLEMEK – YENİ KUŞAK, YENİ ÜNİVERSİTE

Baskı, sansür ve zorbalık arttıkça, üniversitelerde yükselen sesler sadece bir karşı çıkış değil, aynı zamanda bir yeniden başlama iradesi taşıyor. Bugün Columbia’da çadır kuran öğrenciyle, Cebeci’de gözaltına alınan genç arasında sadece politik bir dayanışma değil, tarihsel bir bağ, kolektif bir hafıza ve ortak bir gelecek tahayyülü var. Bu, yeni bir üniversite neslinin ortaya çıkışına işaret ediyor.

Bu kuşak, “normali” reddediyor. Normal olanın; savaşın, soykırımın, cinsiyetçiliğin, ırkçılığın, baskının, polis şiddetinin olduğu bir düzende, “normale dönmeyi” değil, bu düzeni dönüştürmeyi talep ediyor. Artık mesele yalnızca bilgi edinmek değil; bilgiyi nasıl, kimin için, ne amaçla ve hangi araçlarla ürettiğimizi de sorgulamak.

Bu yüzden bu kuşak, “tarafsızlık” maskesi takmış akademik konformizmi kabul etmiyor. Bu yüzden bu kuşak, diplomanın değil, onurun, sözün ve direnişin daha kıymetli olduğunu biliyor. Bu yüzden bu kuşak, kampüsleri sadece öğrenme değil, dayanışma ve dönüşüm alanı olarak yeniden tanımlıyor.

Ve bu umudu örgütlemek; sadece duygusal bir motivasyon değil, politik bir sorumluluk. Umut, edilgen bir beklenti değil; birlikte kurulan, birlikte savunulan, birlikte büyütülen bir mücadele pratiği.

Yeni üniversite tahayyülü, işte bu pratiğin içinden doğuyor:

• Polis değil, öğrenci kolektifleri;

• Kayyım değil, seçilmiş yönetimler;

• Piyasa değil, kamu yararı;

• Sessizlik değil, söz hakkı;

• Silo değil, dayanışma.

Bugün Filistin için ayağa kalkanlar, aslında dünya için, hayat için, hakikat için ayağa kalkıyor. Bu ayağa kalkış, sadece bir protesto değil, bir davet:

Gelin, birlikte kurmaya başlayalımdır.

BASTIRILAMAYAN SES-DİRENİŞİN TARİHSEL GÜCÜ

Her baskı döneminin bize öğrettiği bir şey varsa o da şudur:

Susturulmak istenen sesler, tarihsel olarak daha gür çıkar.

Bugün dünyanın dört bir yanındaki üniversitelerde yaşananlar, yalnızca birer güncel olay değil; bir tarihin devamı ve geleceğin önsözü.

1930’larda Nazizme karşı akademik direnişi,

1968’de Vietnam Savaşı’na karşı Paris’te, Berkeley’de yükselen öğrenci hareketlerini,

1980’lerde Güney Afrika’daki apartheid rejimine karşı akademik boykotları hatırlayalım.

Hepsi “üniversite” denilen yerin, yalnızca bilgi üretim mekânı değil; adalet, özgürlük ve hakikat için bir mücadele alanı olduğunu göstermişti.

Bugün de aynısı oluyor.

Columbia’dan Harvard’a, İstanbul’dan Ankara’ya, Johannesburg’tan Berlin’e kadar yükselen ses, bu kez Filistin için atıyor nabzını. Ama aynı zamanda bir üniversitenin ne olduğunu, ne olması gerektiğini de yeniden hatırlatıyor:

• Üniversite, polisle değil öğrencisiyle kurulur.

• Üniversite, iktidarın değil, hakikatin yanında durur.

• Üniversite, piyasanın değil, toplumun ihtiyaçlarına cevap verir.

• Üniversite, sessizlikle değil, sözle yaşar.

Bugün rektörler, hükümetler, şirketler bu sesi bastırmak istiyor olabilir. Ama tarih hep şunu gösterdi:
Hakikatin karşısında duranlar değil, onun uğruna bedel ödeyenler yazılır tarihe.

Bu nedenle Columbia’da gözaltına alınan öğrencilerin çadırları da, Cebeci’de sürüklenen gençlerin sloganları da, yalnızca bugünü değil, yarını yazıyor.

Çünkü bu bir çağrıdır:

Daha eşit, daha özgür, daha adil bir üniversite için;

daha insanca bir yaşam için;

bu düzeni reddedip, hep birlikte yeniden kurmak için.

Ve evet, bu ses bastırılamaz.

Çünkü bu ses artık yalnızca birkaç öğrencinin değil;

yüz yıllık bir direnişin,

tüm ezilenlerin,

ve henüz doğmamış kuşakların sesidir.

SON SÖZ: ŞİMDİ SIRA BİZDE

Bu sadece bir dayanışma değil.

Bu bir yüzleşme.

Bu, üniversiteyi yeniden hatırlama ve onu yeniden kurma mücadelesi.

Zulüm karşısında susan üniversite, üniversite değildir.

Baskıya boyun eğen akademi, bilimin değil iktidarın hizmetindedir.

Bugün Filistin halkının sesi olmak, aynı zamanda üniversitenin sesini korumaktır.

Bugün öğrencilerin yanında durmak, yarının özgür düşüncesine sahip çıkmaktır.

Bu nedenle:

Her yerde, her kampüste, her sınıfta;

bu mücadeleyi büyütmek, bu sesi bastırtmamak bizim görevimizdir.

Çünkü üniversiteyi savunmak,

sadece bir kurumun değil,

hakikatin, adaletin ve geleceğin tarafında olmaktır.

Ve bu taraf belli.

Bastırılamayanların,

susmayanların,

vazgeçmeyenlerin tarafı.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!