Serkan Arslan yazdı…
Aklı kamusal alanda kullanıma açık hale getirmenin tek yolu, kolektif bilincin ön şartsız kabulü ile başlar
Antik Yunan döneminde iki meslek grubuna yalan söyle hakkı tanınmıştır. Bunlardan ilki hekimler, ikincisi ise politikacılardır. Siz ne kadar onların söylemlerine kulak verseniz de onlar bu haklarını sonuna kadar kullanmaya devam eder. Hayret etmediğiniz sürece söylenen yalanlara hayranlık duymaya devam edersiniz. Ya halk politikacılara ‘‘Doğruyu Söyleyeceksin’’ diye emir cümlesini kolektif bir şekilde söylerse? Örgütlenmiş bir topluma şeytan taşlatamazsınız. Yalanın ayıplandığı yerde şeytan ne gezer. Yaşama karşı memuriyetiniz itaat değildir.
Aklı olan öğrenmeyi seviyor, politikacılar ise öğretmeyi…
Sorular yasaklanabilir, cevaplar gizlenebilir ama merak duygusu yasaklanamaz. Sonuçlarıyla o kadar çok meşgul olduğumuz sorun var ki nedenleri sorgulamak için vaktimizi kaybediyoruz.
Politikacıların bu kadar etkin olduğu toplumlarda politikacılar suçlarını bölüştürmek ister. Bunun için okuyan değil dinleyen bir kitle her zaman onlar için daha caziptir. Bilerek oluşturulan suçluluk duygusuyla yapılan yanlışların toplumca beraber işlenmiş algısı yaratılır. Deprem, sel, yangın, ekonomik çöküş gibi milli yıkıntılar altında hep tanrı arayışı vardır. Bizi cezalandıranı ilahlaştırmak, o sucu işleyenin sorgulanmamasını sağlamak içindir.
Dikkat ederseniz bir toplumun başına gelen büyük felaketlerin ardından bilgilendirme mesajları yerine ibadet ve teslimiyet çağrısı yapılır. Tanrıya referans mektubu yazmakla görevlendirilen birey ritüelleri bir ödev olarak devam ettirme sorumluluğunu devam ettirirken düşünmek yerine teslimiyet içinde kendini sorumlu hisseder. Okunanın ayrıştırdığının farkında olan politikacılar dinlemenin birleştirici gücünü etkin bir şekilde yüzyıllardır kullanmaya devam eder. Kendi kitlesinin durumunu iyi analiz eden politikacı cehaletin bütün nimetleri kullanarak akıl yerine duyguları kullanır. Çünkü ilkel düşüncede duygular çabuk değişir ve ideolojik ve inançsal yapı hiç zarara uğramaz.
Toplum zamanla bu duruma alışkanlık gösterir ve felaketlerden kendine düşen payı kabullenerek hayret duygusunu kaybeder. Böylece doğru olanın yapılmasını isteyeceği politikacıyı unutarak kendine uygun gördüğü günahın bağışlanması için itaat etmesi gerektiğine inandırılır. Hayret duygusunu kaybettiği için aklını kullanmak için gerekli sorgulayıcı düşünceden uzaklaşmış olur.
İşte bu noktada cehalet hali gaflet haline dönüşür. Yani bilmediğini bilen cahil birey, neyi bilmediğini bile düşünmez. Bilmediğini bilmeyen gaflet haline evrilir. Böylece kamusal alanda aklın kullanımının yasaklanması için uygun koşulları siyasal ortamda oluşmuş olur.
Son aşaması ise eylemsizlik yasası ile gerçekleşir. Toplum bilinci tamamen ortadan kalkan birey onu etkileyen bir eylem, duygu, düşünce yoksa hareketsizliğine devam eder.