Kanayan kalpler çiçeği

Zekiye Yaldız yazdı...

Kanayan kalpler çiçeği

Çok bira içilmiş, çok işenmiş virane bir birahanenin tuvaletine girer gibi irkiltici keton kokusuyla karşılandım. Yüksek pencerelerin kirli perdeleri arasından samansı bir sarı ışık vuruyor, içerdeki her şeyi gölgeleyip başka bir şeye dönüştürüyordu. Yüksek tavanlı kocaman koridorda zaman dondurulmuş, bütününden koparılmış ve buraya tutsak edilmişti. Bu kadar geniş bir binanın bu kadar keskin bir idrar kokusuyla doldurulabilesi, yüzyıllarca idrar yapılıp hiç sabun kullanılmamasıyla mümkün olabilirdi ancak. Bin yedi yüzlü yıllarda Paris’te haşmetli bir binaya girmiştim sanki. Öyle anlatıyor kitaplar Ortaçağ Paris’ini; çok pis kokardı diyorlar. Yolda yürürken başlarına evlerin pencerelerinden dökülen lâzımlıklar isabet etmesin diye şapkayı, şemsiyeyi icad ettiklerini, pis kokudan bir an olsun kurtulabilmek için parfümü bulduklarını  anlatıyor romanlar. İşte öyle bir zaman dondurulup bu binaya hapsedilmiş sanki.

“Burada zihinsel özürlüler kalıyor.” dedi mihmandarımız. Mihmandarımız öylesine nahif, incecik ve sevecendi ki, binanın dehşetli kokusunu hafızamızdan silip atıyordu. Kendinden kızıl saçları, bembeyaz teni, okka burnu, kahve fincanı ağzı, ışıltılı gözleriyle saraylarda yaşayacak, portresi yapılacak bir prenses olacakken kötü üvey anne tarafından  büyü yaptırılmış da buraya sürülmüş gibi uyumsuzdu mekânın ruhuyla. Sevgi dolu kalplerimizle bir selam vermek istedik. Adının Murat olduğunu sonradan öğrendiğim dev çocuk, kocaman ellerini boynuma doladı. Sıkmaya başladı. Sarılıyordu belli ki. Ama sarılıp bırakmadı. Sıktıkça daha çok sıktı. Artık nefes alamıyordum. Bacaklarımla tepinmeye, imdat dilemeye çalışıyordum. Sesim çıkmıyordu. Çarpık dişlerini kafama geçirdi Murat. Mihmandarımız İpek öğretmenin hizmetli Mahmut’u yardıma çağırması ve Mahmut’un Murat’a “Bırak kızı!” diye çıkışması ve Murat’ın bu sesin yaptırımları konusunda tecrübeli olması kollarının arasından kurtulmamı sağladı.  Hızla ziyaretçi grubumuzun yanına kaçıp sığındım. Murat, ağzında kalan bir tutam saçımla dünyasına göre belki de sevgiyle ama benim için dehşetle bana bakıp güldü. Kim bilir kimlerin muradıydı…

 “Burası da fiziksel engellilerin kaldığı yer.” di. İpek öğretmenin sesi, adının tezahürü gibiydi; belli belirsiz bir okşayış gibi kulaklarımıza değiyor sonra sidik kokulu handa  tutunamayıp kendine uygun bir yer bulmak için  kayboluyordu. Songül, tekerlekli sandalyesinde oturmuş etamine bir yusufçuk kuşu işliyordu.  Ölgün bir ışıkta  bacaksız bir kızın kanatlı bir kuş işlemesi öyle dokunaklıydı ki… “Hoşgeldiniz!” dedi gülerek. Gülmek, hiçbir yüzde bu kadar yakışıklı olmamıştı. Burnundan  on derecelik açıyla dudaklarının kıyılarına inen çizgiler yanaklarına batıyor gamzeler yapıyordu. Güldüğünde gamzeler ve çizgiler birleşip güneş ışıkları gibi yüzünü aydınlatıyordu.

 “Burada, gördükleriniz karşısında biraz sarsılabilirsiniz.” diye uyardı İpek öğretmen. Sesi ipek gibi kayıp gittiğinden mi yoksa tatlı bir sesin kötü bir şeyi vurgulaması pek de inandırıcı gelmediğinden mi bilmiyorum, anlamamışım nasıl sarsılabileceğimi. Ta ki, Gülben’i görünceye kadar… Öylece yatıyordu. Komşu yatakta yatan Binnur gibi kolları yatağa bağlanmamıştı.  Gür, siyah kirpikleri perde olup gözlerini örttüğünde bir kazıdan hiçbir yeri kırılmadan çıkarılmış tarihi eser  gibi görünüyordu. Siyah saçları belli ki bir süre önce usturayla kazınmış, yeni yeni çimleniyordu. Biz girdiğimizde, kahverengi önlüklü, başında bonesi, yüzünde maskesi olan çatık kaşlı bir kadın Binnur’un çarşaflarını değiştiriyordu. Binnur’un kakalı bezinden gelen kokuyu engellemek içindi maskesi. Koku onu atlayıp bana doğru koştu. Burnuma gelen şey bir kokuysa bunu tarif edecek bir sözcük yok ki, nasıl anlatabilirim? Bozulmuş peynire gibi mi, içkiyi fazla kaçırmış bir ayyaşın kusmuğu gibi mi? Tavuk harasında kırılıp üç gündür orda kalmış bozuk bir yumurta gibi mi? Bilmiyorum, anlatamıyorum… Temizlenip paklanan Binnur, kollarından yeniden yatağın demirlerine bağlandı. Başka çare yoktu; saçını başını yoluyor, her yerini yara yapıyordu bağlanmazsa. Bazı sesler çıkarabiliyordu Binnur; meselâ çığlık atıyordu. Yirmi yaşındaydı. Doktorlar artık fazla ömrü kalmadığını söylüyordu.

Gülben kıpırtısız ve sessizdi. Sadece nefes alabiliyordu. Yemeği burnundan midesine uzanan nazogastrik sondayla sıvı olarak veriliyordu. Yemek dediğimiz çorba, komposto değildi elbette. Protein, vitamin dengesi sağlanmış beyaz bir tıbbi sıvıydı. “Bir trafik kazası sonucu böyle olmuş, bitkisel hayatta.” diye anlattı İpek öğretmen. Yirmi sekiz yaşındaymış aslında, göründüğü yaş on beş mi altmış beş mi tam anlayamıyor insan. Bir yaşı yok gibi. Sekiz yıldır bu halde sadece yatıyormuş. “Hissediyor bazen, geçen gün banyo yaptırdık, gözlerinden iki damla yaş geldi. Sanki teşekkür ediyordu.” dedi. Tam o sırada, Binnur’un boklu bezinden kalkan bir kara sinek kanatlarını açıp Gülben’in appacık yanağına kondu. Gülben yüzünü kırıştırdı. Sinek yerinden kıpırdamadı. Gülben sadece yüzünü kırıştırabiliyordu; sineği kovmak için ne elini oynatabiliyor ne de kıpırdayabiliyordu. Sinek halinden memnun gül yüze siyah bir ben gibi yapışmış gitmiyordu. Gözlerini açınca bütün yüzü kapkara göz oldu sanki. Gülben kıpırdamadan, sinek uçmadan öylece kaldılar.

Gördüğüm ilk ölüyü hatırladım işte yine: “Dalkıran ölmüş!” diye söylenti başladı. Söylentilerin yayılma hızı, fiziksel bir hesaplama yapılsa herhalde ışık hızıyla yakın bir formül çıkar ortaya. Üstüne feracesini geçiren kadınlar, kahvede pişpirik oynayan adamlar Dalkıran’ın evine koştular. -Herhalde biz son Kızılderili kabilelerinden biriydik. Adamın lâkabı, oduncu olduğu için  “Dalkıran” dı çünkü. “Subaşılar”ın evi çeşmenin başındaydı meselâ.- Sonra annem öldü, babam öldü, yüzlerce başka ölü gördüm; üç Kulhü bir Elham’la yüzlerce çene bağlayıp ölü yüzleri örttüm ama hiçbiri ilk ölü kadar etkilemedi beni. Çünkü, tahta sandığın içine konulmuş Dalkıran’ın dudağının kenarında donan kana bir sinek konmuştu. Yüzlerce insan eğilip sandığın içine baktı. İki metre upuzun yatıyordu ölü orda. Sarıydı yüzü. Dudakları, sandığa sığdırmak için göbeğinin üstünde birleştirilmiş elleri, tırnakları mosmordu. Önümde sık bir orman gibi bacakları uzanan büyüklerin arasından kafamı uzatıp ben de baktım. Bir an görebildim. “Çocuklar bakmasın!” diye bir yaygara koptu ve bizi kovdular ölünün başından. Koştum koştum, ne zaman korksam dallarının arasına saklandığım avludaki incir ağacına çıktım yine. Yüreğimdeki çarpıntı geçince eve girip kimse görmeden dudağımın kenarına siyah kalemle bir sinek resmi yaptım ve yatak odasındaki karyolanın altına saklandım. Ellerimi Dalkıran gibi göbeğimde birleştirip öylece yattım. Zamanla bu ölüm oyunu vazgeçilmezim oldu. Ne zaman evde yalnız kalsam yanağıma sinek resmi yapıp karyolanın altına siniyordum. Beş yaşından 45 yaşına kadar ölüm imgem hiç değişmedi. Çünkü  sineği görmüştüm ve bilinç altıma ömrümce  çıkmayacak bir ölüm imgesi gizlenmişti. Her ölümde, soğuk  bir taşın altında saklanan zehirli yılan gibi çıkıveren ölüm imgesi… Bu kez yaşayan, yani nefes almaya devam eden Gülben’e konmuştu sinek ve Gülben de  ölüydü bence. Hadi şimdi beni yeniden ikna etsin ölümün aslında yeni bir başlangıç olduğu, bir ışık olduğu, bedenden kurtulan ruhun özgürlüğüne kavuştuğu düşüncesi. O aşamaya gelinceye kadar deli danalar gibi kaçmam lâzım önce.

Otobüs Kızılay’a vardığında kirpiklerimden akan rimeller göz altı çukurlarımı karartmış, beni bir palyaçoya dönüştürmüştü. Yol boyu vücudumdaki bütün sıvılar, irini patlamış bir yaradan akar gibi gözlerimden akıp durdu. Şimdi nereye gitsem de sığınsam? Bir incir ağacı da yok ki kocaman yaprakları arasına saklanabileceğim… Sokaklar tanır beni, kaç yaramı iyileştirdiler bugüne kadar. Şurdan Yüksel’e girsem, Karanfil’i boydan boya turlasam, ordan Konur Sokak’a çıkıp tanıdık yüzler arasam. Bir ağacın dalları gibi düşündüm bu, beni her derdimde bağrına basıp sakinleştiren tanıdık sokakları. Karşıdan çıkıverse bu şehri güvenilir yapan, yazdıklarıyla bütün bu sokaklara anlam katan o yüz ve hemen anlasa halimden. Anlasa anlasa o anlar beni. Bilirim ki insan anlaşılmadığı sürece yapayalnızdır. Akın akın ordan oraya geçip duran bu insan seli bilmez, anlamaz  belki, ama insanın birbirine değen sıcaklığı, kalabalıkların neşesi, yaprakların birbirine değdiğinde çıkardığı hışırtılı ses gibi acıyı sese döndürür ve anlamsız gürültü yapıp dağıtır.  Kalabalıkların avutucu, eğleyici bir yanı olduğunu hep bilirim. Karışırsın aralarına ve hiçleşirsin. Yanından geçen yüzlerce kafanın içinde duran birbirine benzemez, bazen benzer binlerce dert, yara iç içe geçer, sonra insandan bağımsızlaşıp başka bir yere çeker gider. Keder sıradanlaşır, yatışır. Aniden geliveren ve elektrik çarpmış gibi  titretip kaybolan iç ürpermelerini, ruhlar aleminde aynı ağacın yaprakları olduğumuz  ruhdaşlarımızdan birinin düşüşü olarak imgeleyen şeyler de okumuştum. Bu bilgiyle ne zaman içim daralsa kendimi sokaklara atarak hayatta kaldım. Hızlı adımlarla, yanımdan geçenlere çarpa çarpa toz duman yürüdüm, yürüdüm…

Aşiyan’a mı gitsem yoksa? Etem abi, “Oooo, kimler gelmiş!” diye bayram çocuğuymuşum gibi  karşılasa. Sıcak bir çay verse de gözlerimden boşalan özüm yeniden dolsa. Raflardaki yüzlerce yıl önceden kalma kitaplardan yazarlarının sesini duysam. Elifler, vavlar çilehanede dervişler gibi kulağıma acı duymanın insan olmayla ilgisini fısıldasalar  belki avunurum. Ama yok, Etem abi Karşıyaka Mezarlığı’nda. Şükrü abi arasa ya da, “Yine bugün yaralandım/İndim etrafı dolandım/ Tatlı canımdan usandım/Niye doğdun sarı yıldız, mavi yıldız/Evler yakan yıldız” diye türkü söylese. Türküyü bahane edip “Niye doğdun Gülben?” diye ağlasam,  göz yaşlarım aka aka yaram temizlense … Şükrü abi de Gölbaşı Mezarlığı’nda…

Işık Dağı’na mı tırmansam? Vericiler sesimi alıp bütün şehre dağıtsa. Bütün mezarlıklardaki ölüler ve diriler duysa, “Ey şehrin uluları, Ey ‘Acı duymayan insanda hayır yoktur.’ diyen  Hacı Bayram Veli Hazretleri, bin mermi yemişim de parçalanıp ölememiş gibiyim. Beş yaşında ölmüş içimle kırk beş senedir yaşamaya çalışıyorum, beni öldürecek zehirli bir merhem yok mudur sözlerinde?” diye haykırsam…

Ruhumu Atatürk Bulvarı’nda arabaların altına mı atsam? Çiğneyip geçse üstünden binlerce lastik. Tekerlek icad olmadan önce neden acı duyardı insan ruhları acaba? Gözyaşları var mıydı ilk insanların? İnsanlar bir yerden bir yere bu kadar hızlı gidemeseydi ruhlar sıkıntıdan ölür müydü? Kabil Habil’i öldürüp toprağa gömmeseydi, ölüler toprağın üstünde durmaya devam etseydi yeryüzü sinek cenneti mi olurdu acaba?

İşte dağılıyorum, işte hafifliyor sancım. Başka şeyler düşünmeye başladım bile. Hareket eden insanlar, arabalar, yürüyen bacaklar, yürürken sallanan kollar, kimi asık, kimi gülen suratlar, parlayıp sönen reklam ışıkları, panolar, ışıltılı dükkânlar, kestaneci, kokoreççi, simitçi, işportacı Gülben’i sürükleyip götürdüler zihnimden. “Alçak insanoğlu her şeye alışır!” diyor ya Dostoyevski, işte alıştım yeni düzene. Gülben, annesinin elinden tutmuş giderken palyaçoya benzetmiş olacak, dönüp dönüp bana bakan, sonra gülümseyen  pembe montlu küçük kızın gülüşüne takılıp gitti. Artık, en yakın kafeye girip tuvaletinde yüzümü temizleme telaşındayım. Sıra sıra dizili birahanelerden birine girmiyorum. Çünkü tuvalete girince duyacağım koku beni Gülben’e yani ölüme götürecek, biliyorum. Ondan hızla kaçıyorum.

Güvenli incir ağacımın yerine koyduğum sokaklarda işim bitti. Sıra ritüeli tamamlamada. Işıkları kapatıyorum, doğada ötüşen uçuşan canlıları taklit eden bir müzik açıyor ve yoga matımı serip shavasana (Ölü duruşu) pozuna geçiyorum. Kollarım yanlara açık, ayaklarım mat genişliği kadar açık ve sağa sola devrilmiş, gözlerim kapalı, ağzım hafif aralı, dilim damağımdan ayrık, bütün kaslarımı tamamen gevşek bırakarak öylece yatıyorum. Kara sinekler, rengârenk kelebeklere dönüşüyor zihnimde. Binnur’un çığlıkları, güle dönüşen Songül’ün yanaklarına konmuş öten bülbül oluyor. İpek öğretmen, dut yapraklarını kemiren sevimli bir tırtıl şimdi. Murat, Spil Dağı’nda çılgınca koşan yılkı atlardan. Gülben, pembe bir kanayan kalpler çiçeği (şebboy). Beş yaşında bir ölüyü taklit ederek bulduğum duruşun, kırk beş yaşında yoganın hayatımızda giderek yaygınlaşmasıyla tekrar karşıma çıktığında meğer hayat için ne kadar gerekli bir duruş olduğunu öğrenmiş oldum. Meğer yaptığım, kan basıncını düzenleyen, nefes kontrolünü sağlayan, hafızayı güçlendiren, enerji geçişlerindeki tıkanıklıkları gideren, konsantrasyonu arttıran mucize gibi bir duruşmuş. Gülben’i kanayan kalpler çiçeği yaptı.

“Ahmet abi, güzelim/Bir mendil niye kanar/Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar/ Mendilimde kan sesleri.” Edip Cansever