Barış Tekin yazdı…
Sermayenin dünya tarihindeki belirleyici rolünü ele almak için hikayeyi büyük değişimin başladığı yıllara, 15. ve 16. yüzyıllara kadar geri götürmek gerekir. Bu yıllar aynı zamanda büyük kolonizasyonun (sömürgeciliğin) ve kıtaların keşfinin başladığı yıllardır. İspanyol ve Portekizli denizcilerin Amerika kıtasını keşfi ardından İngiliz ve Fransızların da dahil olmasıyla Amerika’da bulunan İnka, Maya, Aztek toplumlarının sömürü süreci başladı. Bu toplumlara ait olan tüm altın, gümüş gibi değerli madenler Kıta Avrupasına taşınmış ve Amerikan yerlileri büyük bir soykırıma tabi tutulmuştur. Bu büyük yağma yarışına dahil olan İngiltere, Ümit Burnu üzerinden Baharat Yolunun başladığı Hindistan’a ve Doğunun zenginliklerine de göz dikti. İngilizler Hindistan’da kurduğu East India Company (Doğu Hindistan Kumpanyası) isimli şirket sayesinde tekstil alanında büyük karlar elde etmeye başladı ve İngiltere kumaş üretiminde dünyada öncü oldu. Ağır şartlar altında çalışmaya mecbur bırakılan Hint köylüleri ise İngilizlerin ağır vergileri altında ezildi. Özellikle ticareti karlı olan afyon, pamuk, çay gibi ürünler İngilizlerce Hint köylülere zorla ekilip biçtirildi. İngiltere’ye büyük gelirler kazandıran kumaş üretimi için kurulan atölyelerde Hintlilerin emeği sömürüldü. Aynı şekilde Portekiz’in ve Hollanda’nın Doğu Asya’da kurduğu kolonilerdeki doğunun zenginlikleri sömürülüp Kıta Avrupasına taşındı. Çin ve Avusturalya Kıtası da ilerleyen zamanlarda benzer şekilde büyük sömürüye maruz kaldı. Afrika kıtası da Asya ile aynı kaderi paylaştı. İngilizler, Fransızlar, Hollandalılar, Belçikalılar, Almanlar ve İtalyanlar tarafından tüm Afrika kıtası sömürüldü. Değerli madenlerin yağmalanması, kitlesel katliamlar ve kıtalararası köle ticareti birbirini izledi. Öyle ki İngilizler Kuzey Amerika’daki tarım plantasyonlarında çalıştırmak üzere milyonlarca Afrikalıyı gemilerle Amerika’ya götürdü. Bu kölelerden birçoğu uzun okyanus yolculuklarında öldü, hayatta kalanlar ise ölesiye çalıştırıldı.
Hikayenin bizi ilgilendiren kısmı ise üç kıtaya yayılmış Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünün başlangıcının bu yıllara denk gelmesidir. Her ne kadar üç kıtada hüküm sürse de Osmanlı kara gücüne dayanan bir devletti. Denizlerdeki gücü ise Akdeniz ve Karadeniz ile sınırlıydı. 16 yy’a kadar Osmanlı Devleti, İpek yolu ve Baharat yollarının kontrolünü elinde tutuyordu. Ticaretin kalbi ise adeta Doğuda atıyordu. Batı ise çoğu alanda Doğunun gerisinde kalmış ve sefalet içerisindeydi. Ancak bu yoksunluk Batılı ülkeleri okyanusları aşmaya zorladı. Okyanuslara dayanıklı gemilerle yeni kıtalar keşfedildi, ateşli silahların yaygınlaşmasıyla sömürgecilik faaliyetleri hız kazandı. İpek ve Baharat yolları yön değiştirdi, dünya ticareti bu yüzyıldan itibaren okyanuslar üzerinden akmaya başladı. Osmanlı’nın ve Doğu’nun yıldızı ise bu yıllarda sönmeye başladı. Amerika’nın, Afrika’nın ve Asya kıtasının tüm zenginlikleri Avrupalılar tarafından ele geçirildi. Kolonilerdeki nüfusun köleleştirilmesiyle emek sömürüsü üzerinden büyük bir sermaye birikimi yaratıldı. İşte bu sermaye birikiminden en çok yararlanan ülke ise dünyanın hemen her yerinde koloni ağı kuran İngiltere oldu.
Sanayi Devriminin ilk olarak İngiltere’de ortaya çıkması da tesadüf değildir. 18 yüzyıla gelindiğinde mal ticaretiyle gelişen sermaye birikimi ve ticari kapitalizm ilk olarak İngiltere’de sınai kapitalizme doğru evrilmeye başladı. Buharlı makinelerin icadıyla birlikte seri üretimin ve sanayinin başlaması Batı ile Doğu arasında yüzyıllar boyunca kapanmayacak bir teknolojik farkı ortaya çıkardı. Sanayileşme yarışına diğer Avrupa ülkeleri de katıldı. Hız kazanan sanayileşme yarışıyla birlikte hammadde ve petrole duyulan ihtiyaç doğal kaynaklardan pay kapma yarışını öne çıkardı ve 20. yüzyıl 1. ve 2. Dünya Paylaşım Savaşlarına sahne oldu. Bundan sonraki yıllarda sömüren ve sömürülen ülke arasındaki ilişki erken sanayileşen-geç sanayileşen ve borca dayalı bağımlılık şeklinde devam etti.
Osmanlı ise 17. yüzyıldan itibaren ticari pazarlarını ve denizler üzerindeki hakimiyetini kaybetti. Savaşları finanse edecek gelirlerden yoksun olduğu için giderek borçlanmaya başladı. 1838 yılına gelindiğinde Baltalimanı Antlaşması ile İngilizlere verilen gümrük muafiyetleri ve imtiyazları Osmanlı’nın mali açıdan çöküşünü hızlandırdı. Yusuf Akçura’nın Siyaset ve İktisat isimli kitabında sözünü ettiği gibi sanayileşmiş ve seri üretime geçmiş Avrupa mallarının akınına uğrayan Osmanlı coğrafyasındaki esnaf ve zanaatkarlar büyük gelir kayıplarına uğradı ve dışarıdan gelen mallarla rekabet edemeyen birçoğu iş yerini kapatmak zorunda kaldı. Yine Akçura’nın deyimiyle deve kervanlarıyla yapılan ticaret artık demiryollarıyla yapılır hale gelmişti, yelkenli gemilerle yapılan ticaret ise buharlı gemilerle çok büyük ivme kazanmıştı. Mesleğini kendi dükkanında icra eden zanaatkarın yerini büyük sermayedar almış, işsiz kalan ustalar, kalfalar ve zanaatkarlar büyük sermayedarların kurduğu fabrikalarda geçimlik işçi haline gelmiştir.
Doğan Avcıoğlu, Avrupa dışında kalan dünyadaki diğer ülkeler gibi Türkiye’nin de geri kalmadığını, emperyalizm tarafından sömürülerek gelişme vasıtalarından geri bıraktırıldığını söylemektedir. Avcıoğlu Türkiye’nin Düzeni kitabında bu durumu şu şekilde özetlemektedir:
“Bu düzen atalarımızdan kalma bir düzen midir? Hayır. Bu düzen, Batı emperyalizminin, Japonya hariç, bütün Avrupa dışı toplumlarda, derece farklarıyla yarattığı kökü dışarıda bir sömürge ve talan düzenidir. Bütün sömürgelerin ortak manzarası şudur: Ön planda parlak ışıklı Avrupa mahalleleri ile ihracat ve ithalatın toplandığı bir iki büyük liman şehri vardır. Geride prekapitalist düzenin ilkel şartları içinde derebeyi, toprak ağası ve tefeci tüccarıyla tarıma ve köylünün sefaletine dayanan bütün bu ülke yatmaktadır. Kapitalist gelişme, Batı’da evrim ya da devrim yoluyla prekapitalist düzeni ve bu düzenin egemen sınıflarını ortadan silerken, kapitalizmin dünya egemenliğine yönelmiş üst biçimi olan emperyalizm, hegemonyasını kurduğu bütün Avrupa dışı ülkelerde, kendi ihtiyaçlarına uygun bir toplumsal yapı yaratmış, fakat gerilik unsurlarını yaşatmış, hatta onları çıkarları gereği güçlendirmiştir.”
“Tarım ve madencilik alanlarında Avrupa pazarının ihtiyaç duyduğu hammadde ve gıda maddeleri üretimi bir ölçüde geliştirmiştir. Yalnız bu gelişme derebeyi, ağa, tefeci tahakkümünü değiştirmiş değildir. Gelişme, prekapitalist düzenin egemen sınıflarını güçlendirecek biçimde, köylünün daha fazla sömürülmesi pahasına gerçekleştirilmiştir. Artan sömürü, Avrupa sermayesi ve bu sermaye hizmetine giren yerli azınlık arasında paylaşılmıştır. Birkaç liman şehrinin Avrupai görüntülü mahallelerindeki lüks ve israf kaynağını bu ortak sömürüden almaktadır. İstanbul, İzmir ve hatta Zonguldak’ta Avrupa mahalleleri kurulmuştur. Yabancılar kadar, kompradorlaşmış yerli unsurların da yaşadığı bu mahalleler, ilkel sömürü şartları içinde köylü kitlelerinin alın teriyle gerçekleştirdikleri hammadde ve gıda ihracatından sağlanan olanakları, Avrupa’dan gelen lüks ithalatla tüketmişlerdir. Pamuk, tütün, tiftik, fındık, üzüm vb. ihraç edilmekte ve bundan emperyalizmin yerli ortaklarına düşen pay, Avrupai mahallelerde, Avrupa tüketim maddeleriyle, Avrupai bir yaşayış için harcanmaktadır.”
Ticari kapitalizmden sınai kapitalizme, sanayi kapitalizminden ise finans kapitale doğru evrilen sermaye hem ülkemizde hem de dünya genelinde kurduğu borca dayalı bağımlılık ilişkisiyle sömürüsünü daha ileri ve sistematik bir boyuta taşımıştır. Osmanlı’nın son yüzyılında kurulan İngiliz ve Fransız sermayeli Ottoman Bank ve yabancı sermayeyle kurulan ardılları paradan para kazanmayı ve vurgunculuğu bankacılık faaliyetleri üzerinden yasal bir hale getirmiştir. Borçlara karşılık yabancı şirketlere verilen imtiyazlar ve hazine garantili ihaleler Osmanlı’nın çöküş döneminde olduğu gibi günümüzde de vakayı adiyeden bir hale gelmiştir. Borçların ödenemez noktaya geldiği 1881 tarihinde Düyun-u Umumiye idaresi kurulmuş ve Osmanlı’nın vergi gelirleri yabancı bankaların yönetimine teslim edilmiştir. Bununla da kalmamış 1883 yılında kurulan Tütün Rejisi ile ülkenin en çok gelir getiren tarım ürününden biri olan tütüne de yabancılar el koymuştur. Türk çiftçisi ve köylüsü ise kölelik şartlarına maruz kalmış, ekinini yabancılara istedikleri fiyattan vermediğinde kolluk gücüyle malına el konulmuştur. Tuz işletmeleri de yabancı bankaların kontrol ettiği Düyun-u Umumiye denetimine verilmiştir. Hazinesi boşalan ve Aşar gibi vergi gelirlerine el konulan devlet, daha fazla borçlanabilmek için yabancı bankaların iştiraki olan şirketlere son derece karlı ve hazine garantili demiryolu ihaleleri vererek yabancıların daha da zenginleşmesine göz yummuştur. Bu şirketlere demiryollarını inşa etmesi için km başı yüksek garanti ücretleri de taahhüt edilmiş, bahse konu demiryollarının düz bir hat üzerinde olduğu yerlerde şirketler çoğu zaman yolları dolambaçlı şekilde uzatmış ve bu sayede daha yüksek kazançlar elde etmiştir.
Cumhuriyetin ilanıyla birlikte yabancılara verilen tüm imtiyazlar ortadan kaldırılmış ve Türkiye Atatürk’ün tam bağımsızlık ilkesi etrafında sanayileşmenin ilk örneklerini devlet öncülüğünde hayata geçirmiştir. Dış ticaretini eksiden artıya geçirmiş ve kesintisiz 15 yıl boyunca dış ticaret fazlası vermiştir. Ancak Atatürk’ün vefatından sonra Batı hegemonyasını tahkim eden kurumlardan Imf ve Dünya Bankası’na üye olunmuş ve ardından iktisadi bağımsızlık kaybedilmiştir. İktisadi yönden bağımlı hale gelen ülke ekonomisi hegemon Batıya siyasi tavizler vermek zorunda kalmış ve içine çekildiği borç sarmalından o gün bugündür çıkamamıştır. Çıkış yolu bellidir: Tam Bağımsızlık ve Kemalizm.
Son olarak emperyalizme karşı önderlik edip kazandığı Kurtuluş Savaşı ve kurduğu tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti ile dünyada sömürülen ve ezilen tüm uluslara örnek olan Büyük Atatürk’ün şu sözüyle bitirelim:
“En büyük düşman, düşmanların düşmanı; ne filan ne de falan milletler; bilakis bu, adeta her tarafı kaplamış bir saltanat halinde, bütün dünyaya hâkim olan Kapitalizm afeti ve onun çocuğu Emperyalizmdir.”
(Mustafa Kemal Paşa, Temmuz 1920, Hakimiyet-i Milliye)
