Zeki Öznaçar yazdı…
Kıbrıs meselesine ilişkin çözüm arayışlarının uzun yıllardır Rum tarafının uzlaşmazlığı nedeniyle sonuçsuz kalması ve sürecin kronik biçimde ilerleyememesi sorunun yalnızca bir atmosfer meselesi olmadığını; daha derin bir nedenselliğe işaret ettiğini düşündürmektedir. Bu nedenle Rum uzlaşmazlığını oluşturan motivasyonların ve bunlar karşısında yapılabileceklerin Türk tarafınca irdelenmesi son derece kritik bir meseledir. Bu yazı da bu anlamda bir sorgulama niteliğindedir.
Bu bağlamda, yarım asırdan fazladır devam eden çözüm arayışlarında yaşananlara bakılırsa Rum tarafının;
1- Kıbrıs Türkleriyle eşit statüde olmak istemediği,
2- 1974 Barış Harekatına kadar Kıbrıs Türklerine yönelik yaptıkları soykırım girişimi ve katliamları bilinçli biçimde örtbas etmeye çalıştığı,
3- Açık delilleri olan bu soykırım girişimi ve katliamları “iki toplumlu çatışma” düzeyine indirgemeye çalıştığı,
4- Kıbrıs Sorununu 1974’te başlamış bir sorunmuş gibi lanse ederek Türkiye’yi sorunun sebebi ve suçlusu ilan etmeye çalıştığı anlaşılmaktadır.
Rum tarafının bu tutumu, süreklilik arz eden ve sistematik bir mesaiyle devam ettiği, yani güçlü bir devlet politikası şeklinde olduğu görülmektedir. Rum tarafının bu devlet politikasını somutlaştıracak olursak da; iki temel unsurdan ya da iki temel çabadan söz edebiliriz. Bunlar:
1-Soykırım girişimi ile katliamların örtbas edilmesi ve tüm bu gerçeklerin tersyüz edilerek Kıbrıs sorununu Rum kurgusuna endeksli bir zemine yerleştirmek.
(Rum tarafının kurgusuna göre; Kıbrıs sorunu 1974’te başlamıştır, öncesinde Rumların herhangi bir kabahati yoktur ve Türkiye’nin müdahalesiyle Rumlar mağdur edilmiştir. Hatta son yıllarda daha ileri giden ve Türkiye’nin adada kalmaya devam ederek Kıbrıs Türklerini de mağdur ettiği yönünde çeşitli propaganda ve algı yönetimi faaliyetlerinin yürütüldüğü görülmektedir.)
2-Türklerin Rumlarla eşit statüde olmasının engellenmesi.
Rum tarafının devlet politikası halinde yürüttüğü bu çabaların nedensiz olmadığı; aksine muhtemelen sırasıyla şu iki unsura dayandığı değerlendirilebilir:
1-Rumlar, kendileri için güvenli olan kurgusal zeminden çıkılması durumunda 1974 ve öncesinde yaşananlara ilişkin suçlanma, sorumluluk ve ceza/yaptırım riski ile karşı karşıya kalacaktır. Gerçeklerin konuşulmaya başlanması, bireysel ve kurumsal sorumluluk alanlarını ve uluslararası hukuk çerçevesinde hesap verme ihtimalini beraberinde getirecektir. Bu da süregelen cezasızlık pratiğinin sonlanması demektir. Diğer taraftan, kurgusal zeminin kaybedilmesi, Rum tarafının uzun süredir uluslararası alanda sürdürdüğü ve pek çok kazanım elde ettiği tek taraflı mağduriyet anlatısını da tehlikeye atacaktır.
2-Kıbrıs Türklerinin eşit statüde olduğu herhangi bir çözüm, Rum milli kimlik yapısı ile ciddi şekilde çatışıyor olabilir. Çünkü; Kıbrıs Türklerini bir gecede yok etme amacıyla oluşturulmuş Akritas planı, soykırım girişimi, katliamlar, Kilisenin belirgin Türk karşıtı tutumu, hafızalarda yer etmiş ve zaman zaman tekrar eden ‘’en iyi Türk ölü Türktür’’ söylemi, TV’de yapılan katliam itiraflarında tarif edilen hisler, basına yansıyan resmi ordu törenlerinde söylenen marşlar ve sloganlar, çok sık yaşanan ırkçı saldırılar, bayrak yakma vb. olaylar herkesçe bilinmektedir. Yapılan probaganda faaliyetlerinde her ne kadar da bu tür şeyler her iki tarafta da var denilerek bir eşitleme çabasına gidilse de durumun öyle olmadığı görülmektedir. Tüm bunlar düşünüldüğünde Kıbrıs Türklerinin Rumlar tarafından nasıl görüldüğü ve mevcut Rum milli kimliğinin Kıbrıs Türklerinin eşit statüde olduğu ortak bir gelecek fikrine uygun olup olmadığı, böyle bir duruma adapte olup olamayacağı yönünde ciddi soru işaretleri oluşmaktadır.
Bu iki unsur birlikte ele alındığında, Rum tarafının çözüm sürecinde sergilediği ısrarlı maksimalist tutumlar da daha çok anlam kazanabilir.
Rum tarafının oluşturduğu kurgusal zemine en baştan itibaren Türk tarafınca neden ilkesel olarak karşı çıkılmadığını bilmiyoruz. Ve ne yazık ki yıllardır yürütülen müzakerelerin Rum kurgusuna uygun bi zeminde ilerlediği görülmektedir. Bir anlamda bu sineye çekme durumu müzakere etmeyi kolaylaştırmış olsa da, gerçeklikten kopuk kurgusal bir zeminde yürütülen müzakerelerin gerçek dünya şartlarında işe yaramadığı, aksine çözümün önündeki engellerden biri haline geldiği açıktır.
Peki ne yapılabilir? Bu kurgusal zeminden kurtulmak mümkün müdür?
Gerçeklik zeminine dönmek için yapılabilecek şeylerden belki de en önemlisi 1974 ve öncesine yönelik -şimdiye kadar sineye çekilmiş ve mahkemeye taşınmamış olan- Kıbrıs Türklerini yok etme girişimi ve katliamları -yani gerçekelerin kendisini-, delilleri ile birlikte mahkemeye taşımak, konuyu uluslararası toplumun bilgisine getirmek ve kamuoyunda etraflıca konuşulmasını sağlamaktır.
Hukuki bir süreç, mevcut durum ve pozisyonların niteliğini siyasal pazarlık konusu olmaktan çıkararak, nesnel bir çerçeveye çekme potansiyeline sahiptir. Bunun da çözüm sürecinin kurgusal alanını daraltarak, tarafları ve dünya kamuoyunu gerçekler üzerinden konuşmaya zorlayacağı düşünülebilir. Bir mahkeme süreci ile gerçeklerin gündeme gelmesi çözümün karşıtı olarak değil –ne yazık ki Rum kurgusal anlatısı ve probagandası bu yöndedir-, çözüm tartışmalarını gerçeklik zeminine çekerek çözümün önündeki engeli kaldırabilecek kritik bir araç olarak da değerlendirilebilir. Gerçeklik zeminine taşınmış bir ‘’Kıbrıs sorunu’’, beklentilerin daha gerçekçi biçimde yönetilmesini sağlayacağı gibi, tarafların pozisyonlarını da daha tutarlı ve savunulabilir hale getirecektir.
Bu kapsamda atılacak hukuki ve kurumsal bir adımın, Kıbrıs Türk halkı nezdinde de güçlü bir karşılık üretmesi beklenir. Geçmişte maruz kalınan katliamlar, varoluşsal tehlikeler ve hak ihlallerinin devlet eliyle sahiplenilerek hukuki zemine taşınması, toplumda uzun süredir birikmiş olan çaresizlik ve görünmezlik duygusunu kırarak; kolektif özsaygıyı ve özne olma bilincini güçlendirecektir. ‘’Suçlunun cezasızlığı’’ algısının zayıflamasıyla birlikte, devletin halkını sahipleniciliğini, devletle kurulan psikolojik bağı ve toplumsal aidiyet duygusunu da pekiştirecektir.
Söz konusu girişimin uluslararası alanda da olumlu ve stratejik etkiler üretme potansiyeli bulunmaktadır. Devlet eliyle böyle bir sürecin başlatılması; Kıbrıs Türk tarafını, söylem üreten değil, uluslararası hukuk mekanizmalarını kullanan, hesap verebilirlik ve hukukun üstünlüğünü talep eden rasyonel bir aktör konumuna taşıyacaktır. Bu durum, mevcut tek taraflı mağduriyet anlatısının sorgulanmasını kolaylaştırabilecek; uluslararası kamuoyunda meselenin tarihsel ve hukuki boyutlarıyla yeniden ele alınmasına zemin hazırlayabilecek; müzakere sürecinde uzun süredir var olan algısal asimetriyi dengeleyerek Türk tarafının pozisyonunu daha meşru ve savunulabilir hâle getirebilecektir.
Sonuç olarak, Kıbrıs meselesinde yaşanan tıkanıklığın aşılabilmesi için Rum tarafının uzlaşmaz tutumunun derinlemesine irdelenmesi gerekmektedir. Bu tutumun arkasındaki tarihsel, siyasal ve psikolojik motivasyonlar ortaya konulmadan yürütülen çözüm arayışlarının kalıcı sonuç üretmesi beklenmemelidir. Bu çerçevede, geçmişte yaşananlara ilişkin hukuki süreçlerin başlatılması, uluslararası hukuk mekanizmalarının işletilmesi ve konunun daha geniş bir tartışma zeminine taşınması, hem mevcut anlatıların sorgulanmasını sağlayacak hem de çözüm sürecini daha gerçekçi ve dengeli bir zemine çekebilecek bir potansiyele sahip olabilir.