Özsevi Eröz yazdı…
30’lu yaşlarıma yaklaştığımda beni bir hal aldı, bir kuş sevdası başladı. Ankara’da tek başıma parkları gezerek kuşları aramamdan, sabahları ezan vakti gün ağarırken kalkıp kuş sesi dinlememden, gelene gidene “Sen hayatında hiç ispinoz gördün mü? Ben serçe sanıyordum hepsini bu ufaklıkların” gibi öforik konuşmalarımdan, İtfaiye Meydanı’ndan üç kuruşa aldığım Rus dürbünümle Seğmenler senin, ODTÜ ormanı benim dolaşmalarımdan, ailem, bir sıkıntı hissetti ama herhalde benim sert mizacımdan, bir karakter meselesi haline getirdiğim kuş meselesini bu kadar kafaya takmamı eleştirirlerse kendime hakaret sayacağımı anlamış olmaları gerektiğinden, evet, ailem, yani “En çok görüştüğünüz on kişi sizi anlatır” dedikleri yakın çevrem bana hiç ses çıkarmadı. Yani aslında bu deliydi diye çok mu normalleştirmişlerdi de çok yakınlarındaki bir kişi bu kadar takıntılı davrandığında onlara da normal geliyordu, yoksa beni çok seviyorlardı da bu hareketlerim onlara sempatik, empatik, “oçin interestna”, “very interesting” geliyordu? Fakat, “Mutlu olsun” gibi, kendilerinin mutsuz olduklarını itiraf etmedikleri, ama benim üzerimden bunu ufaktan kabullendikleri bir durum içine mi sokmuştum herkesi? Bir ihtimal daha vardı ki, her kıtada bulunan yerleşik kuş sayısının erkek bireylerinde görülen renkler ve dişilerine yaptıkları danslar kadar doğal akışa uyan ve bu kuşların ismini bilmeyen akrabalarımızın sanki, onlara doğuştan verilmiş yetenekmiş gibi gelen mizacında, ortaya çıkan bu türden anomalileri bertaraf edebilme adaptasyonları… yok canım… Ben henüz o zaman bunları düşünmüyordum; düşündüğüm tek şey bir dernekten aldığım CD’den kuş seslerini dinlemekti, neden? Ya üzerimden bir kuş geçerse, “Tsi, tsi” diye öterse de ben onu tanıyamazsam ya bir yırtıcı kuş görürsem? Kanadının altından göreceğim için hangi yırtıcı, hangi bireyi, dişi mi, erkek mi, ergin mi, yavru mu, teleği nasıl, kanadı nasıl, gagası nasıl, hangi mevsim, hangi harita, kaç gün kışlar, kaç günde aşar, ahh bir görsem, bir görsem o Gökdoğan’ı!
Param yok, işim yok, tanıdığım yok, param yok, işim yok, eziliyorum, her şey bir yere kadar… Sınavlara giriyorum, mülakatlara gidiyorum, başka bir düzen kurulmuş, kanatlarım çıkmış, yuvadan uçacağım; şöyle kanatlarımı açıp ovalara, dağlara süzüleceğim, birtakım kişiler ovaları, dağları kendi üstlerine geçirmişler, biz? Biz kiraz kuşu olmuşuz.
Ortolan (kiraz kuşu) bunting yemeği, Fransız mutfağının gurme gözdesi yemeklerden, Roma İmparatorluğu’ndan beri var olduğu söyleniyor. Serçe büyüklüğündeki güzelim kiraz kuşunu yakalayıp tutsaklık altında yemekten içmekten kesilmesin, tutsak olduğunu anlamasın diye gözlerini kör ediyorlar. Bir ay kadar en nadide darılarla, meyvelerle besleyip iyice semirtiyorlar. Bir ay sonunda, canlı olarak konyağın içine atıp boğuyorlar. Sofraya getirdiklerinde ise yerken, bütün sofradakiler, tabaklarının üzerine eğilerek kafalarının üzerine bir örtü örtüyor çünkü kiraz kuşunun bütün olarak bir lokmada yenmesi gerek; yerken ortaya çıkacak görüntü ‘medeniyete’ uymayabilir (!) “Allah’tan korkularından, yerken görünmek istemedikleri için mi yapıyorlar?” diye düşünmek istiyor insan, hani biz böyle alıştırılmışız. Dağları lüpletip deryaları içerler, bir proje, bir örtü, uzaya astronot iş tamam. “Kiraz kuşu olmuşuz” dedim ama semirmeye dahi layık olamamışız. Sonra dedikleri “işsiz”, yani tırmalamamış, koparıp almamış, hayata gerektiği gibi asılmamış, yani her yıl göç edip Afrikaları, Avrupaları dolaşan şu el kadar kuşa bakıp boş yere ona saygı duymuş. Yapması gereken onu nasıl mideye indiririm diye türlü türlü, yenilikçi yollar icat etmekten ibaretti, bilemedi.
Her şey bir yere kadar, yurdumun kuşlarını görmeye şehir duvarlarının dışına çıkamıyorum, “Alcatraz Kuşçusu”nun dediği gibi , “Hürriyet denen mefhumun ne kadar çapraşık ve takdir meselesi olduğunu düşündü. Her insan bir çeşit hapishanede sayılırdı”. En uzak, 413’e binip Altınpark’a gidip bir dolanıyorum, bir de kartondan bir kuş yemliği yapıp balkona astım, kuşlar bana gelir belki, o da bir ümit. Pek gelen kuş olmadı, serçeler bile işi çoktan çözmüşler, öyle anladım.
“Gökdoğan’ı görebilmek için plan yapmalıyım, öyle ya dünyanın en hızlı kuşu bu, balkona tüneyecek değil”, “Benim yanımda kuş konuşma artık, sıkıldım!” dedi arkadaşım. Darılmadım ona, henüz insanların söylemek istediklerini bilerek mi sakladıklarından yoksa kendilerini bilmeden mi açık ettiklerinden emin olamadığım, kuşlar üzerindeki incelemeleri bitirip insanlar ve kendi üzerimdeki incelemelerime başlamadığım yerdeydim.
Bir öğlen vakti, Ankara Altınpark, sığırcıklar mevsimi, bunlar pek konuşkandır, vıdı vıdı, bıcır bıcır… Ben delirdim, sığırcıklar hemen geldiler, siz yeter ki gelin, her sene gelin, ben size uzaktan bakayım istiyorum, yavrulayın gelin, ben size bakayım, duyayım istiyorum, burada mahpusum, hem feci işsizim… kuş ömrü 7-8 yıl, benim ömrüm, bilmiyorum… görebiliyorken, duyabiliyorken…
Bir larus ridibundus! Bir karabaş martı, Altınpark’ta! Nasıl olur, hayal mi görüyorum? Karabaş martı Samsun’dan Ankara’ya gitmek için yüklenen balık kamyonlarının peşine takılır. Muhtemel yol boyu kamyondan beslenir, kendi türüyle uçar, peşine düştüğü kamyondan tırtıklanır, sürüsü bitap düşer ya da kaybolur, gele gele bir götü boklu Altınpark havuzuna hapsolur, aradığı denizdir, ya araya araya uçmaktan yorulur düşer ya araya araya bir delilikten azad olur…
Sonra düşünüyorum, belki denizi aramıyor. Ekmeğinin peşine düşmüş. Kamyon nereye giderse balık oraya gidiyor, balık nereye giderse martı. Limanların, yolların, pazarların, şehirlerin arasında bizim göremediğimiz başka bir harita kurulmuş. Karabaş martı bu haritayı bilmiyor elbette; yalnızca kokuyu biliyor. Açlığını biliyor. Önünde giden şeyi kaybetmemesi gerektiğini biliyor. Fakat ekmeği artık denizde değil. Bir kamyon kasasında. Balığı tutan başka, taşıyan başka, satan başka, yiyen başka; martıya düşen, yüzlerce kilometre boyunca o büyük sofradan yola saçılan birkaç parça. Ovaları, dağları kendi üzerlerine geçirmiş olanlar yalnız toprağı almamış demek ki; yolunu da çizmişler insanın, kuşun, ekmeğin. Nereye uçacağını sen seçiyorsun sanıyorsun, önünde açılmış birkaç koridor var, birinden geçiyorsun. Geçmezsen aç kalıyorsun.
Ben kuşa bakıyorum, kuş yapay gölette denizi arıyor, ben Gökdoğan’ı düşünüyorum. Saatte üç yüz küsur kilometre! Bir zamanlar bunu okuyunca heyecandan ne yapacağımı şaşırmıştım. “Ahh bir görsem, bir kere görsem!” Niye görmek istiyordum acaba? En hızlı olduğu için mi? İşim yok, param yok, mülakattan mülakata koşuyorum, herkes senden daha hızlı olmanı istiyor, daha çok bil, daha çok çalış, daha erken kalk, daha geç yat, kendini geliştir, kendini sat, kendini göster, kendine yatırım yap, fırsatı kaçırma, rakibini geç, koş, koş, koş; ben de çıkmış dünyanın en hızlı kuşuna hayranım. Gökdoğan olacağım herhalde. Olursam kurtulacağım. Kiraz kuşu olma, Gökdoğan ol. Hâlbuki sofrayı kuran değişmedikten sonra kuşun cinsinin ne önemi var?
Dürbünümü indirdim, “Çok şükür bu işten kurtuldu” diyecekleri kadar uzun bir süre bir kenarda sakladım onu. Arkadaşımla bir daha görüşmedim, o, “Hayatı anlamak” dediği, hangi kamyonun arkasına takılacağını öğrenmişti.
Kiraz kuşu çoktan sofradan kalkmış, sokağa çıkmıştı.
