1. Haberler
  2. Analiz
  3. Kısa bir Cumhuriyet tarihi… Beşinci bölüm: Türkiye Montrö’de boğazlarına kavuşuyor

Kısa bir Cumhuriyet tarihi… Beşinci bölüm: Türkiye Montrö’de boğazlarına kavuşuyor

featured

Ergun Türkcan yazdı…

ATATÜRK’ÜN DENİZ TUTKUSU VE TÜRK DONANMASI

Selanik’te doğup büyümüş bir çocuğun, Türk bayraklı bir donanma geçidi seyretmekten daha büyük bir keyfi olabilir miydi? Onu çocukken Selanik’te göremedi; şimdi cumhurreisi olarak İstanbul’da görebilecek miydi? Bundan daha önemlisi, 1880’lerden itibaren, yaklaşık 40 yıl süren donanmasız[1] veya denizlerde varlığı olmayan ya da ciddiye alınmayan devlet statüsünü artık ortadan kaldırmak gerekiyordu.

Atatürk TCG Hamidiye ile seyahatinden 2 ay sonra, 30 Aralık 1924’te Bahriye Vekâletini kurdurdu. Bahriye Vekâleti’nin kuruluşu için TBMM’ne verilen önergede şu gerekçeler yer aldı: “Mondros Mütarekesinden sonra donanmamız silahlarından arındırılmış, subay ve erat görevden uzaklaştırılmış ve Donanma Haliç’te gözaltında tutulmuştur. Yalnızca, iki ganbotumuz Karadeniz kıyılarında güvenliği sağlamak amacıyla serbest bırakılmıştır. Bu iki ganbotun personeli ile Anadolu’ya geçen Donanma personeli, Kurtuluş Savaşı süresince Milli Müdafaa Vekâleti emrinde vazife görmüş ve bu vekâlet bünyesinde kurulan bir şube barış anlaşmasının imzalanmasına kadar Bahriye görevlerini yürütmüştür. Donanmamız, ancak İstanbul’un işgal kuvvetleri tarafından boşaltılmasından sonra serbest kalmış ve yabancı kontrolünden kurtulmuştur. Üç tarafı denizlerle çevrili ve binlerce mil uzunluğundaki kıyılara sahip ülkemizin savunması ve tesisleri ile deniz ticaretimizin gelişmesi ve ilerlemesinin gerektiği görüşünden hareketle, Bahriyemizin yeniden kurulmasına ve Donanmamızın düzenlenmesine acilen gerek vardır. Bundan sonra Bahriye, Milli Müdafaa Vekâletine bağlı bir şube ile idare edilemez. Ülkenin deniz savunması ile Donanmamızın yeniden kurulması ve düzenlenmesi gibi önemli hususların uzmanlık çerçevesinde yürütülebilmesi, ancak Bahriye Vekâleti’nin kurulmasına bağlıdır.” [2]

“Bu arada Kurtuluş Savaşı’na katılmayan subayların tasfiyesi en çok üst rütbeli deniz subaylarını etkiledi. Kadroları Kurtuluş Şavaşı gazileriyle dolu orduya oranla bahriye büyük ölçüde düşük rütbeli, genç deniz subaylarından oluşuyordu…Rauf Orbay dahil olmak üzere muhalefet partisi milletvekilleri, bağımsız bir kurmayı olmadığı için Bahriye Vekaletinin kurulmasına karşı oy kullandı”. [3] Bu koşullara rağmen Bahriye Vekâleti, Ticaret-i Bahriye Müdürlüğünü de bünyesi içine alarak Milli Müdafaa Vekâleti’nden ayrı bir teşkilat olarak ve doğrudan Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı olarak görev yapmaya başladı. Daha sonra Atatürk donanmanın gelişimi için sistematik bir politika izledi.

Atatürk ve Orbay.

“Cumhuriyet donanmasının başlangıçta içinde bulunduğu durum son derece kötümser bir tablo sergiliyordu. Bu dönemde TCG Yavuz, mayın yarası almış ve son 6 yıldır hareketten yoksun bir şekilde şamandırada bekliyordu. Geminin Alman personeli Türkiye’yi terk ederken gemiye ait tüm talimnameleri götürmüştü. Gemi kullanım doktrini tam olarak bilinmiyordu. Yavuz, Mondros mütarekesine rağmen Rauf Orbay’ın gayretleri sayesinde İngilizlerin her türlü baskılarına rağmen Birinci Dünya Savaşı sonunda elde tutulabilmiş, yaralı olmasına rağmen savaş mağlubu pek çok ülkeye yapıldığı gibi harp tazminatı olarak Türkiye’nin elinden alınmamıştı. Hâlbuki Alman Donanmasına ait birçok gemi ya İngilizlere teslim edilmiş ya da batırılmıştı. TCG Yavuz’un bu nedenle elde bulundurulmasının ve yarasının tamir edilerek biran önce Türk deniz gücünün ana çekirdeğini oluşturması, gelecekte olağanüstü faydalar sağlayacaktı. [4]

TCG Yavuz.

Lozan sonrası Bahriye Dairesinin en önemli önceliği TCG Yavuz ’u havuzlamak ve harekâta hazır hale getirmekti. Ayrıca askersizleştirme nedeniyle, Haliç’teki deniz üssü yerine Marmara’da bir üsse ihtiyaç duyulmuştu ve İzmit bu ihtiyacı karşılamak için seçilmişti. TCG Hamidiye Kruvazörü mevcut kaynaklar seferber edilerek tamir edildi ve 1924 yazında TCG Hamidiye seyre hazır hale getirildi. TCG Hamidiye, ilk seyrini 1924 Şubat’ında henüz resmi elbiseleri verilmemiş sivil elbiseli yeni eratıyla, Haliç-Büyükada arasında yaptı.

Lozan’dan 17 ay sonra, 30 Aralık 1924 günü Bahriye Vekâleti kuruldu. Atatürk’ün en yakın silah arkadaşı İhsan Yavuzer’in başına geçirildiği bu vekâlet sayesinde 1924 yılı bütçesinde 7 milyon lira olan Donanma bütçesi, 1925 yılında Atatürk’ün emri ile 15 milyon liraya çıkarıldı. Böylece yeni denizaltılar, muhripler, hücumbot ve deniz uçaklarının alınabilmesinin önü açıldı. Aslında Atatürk çok stratejik bir hamle yaparak bütçe mücadelesinde “İstiklal Savaşının büyük rütbeli ve kahraman generalleri karşısında, küçük rütbeli denizcileri söz sahibi etmek ve bu suretle memleketin ihtiyacı olan deniz gücünü kurmak” amacıyla Bahriye Vekâletini kurdurmuştu.

Özellikle kara kökenli eski asker, yeni milletvekilleri bu yasaya şiddetle karşı çıktılar. Onlara göre savaş, kara stratejisi odaklı olmalı ve Anadolu’nun savunmasında Donanma, Kara Kuvvetlerine lojistik destek sağlamalıydı. Bu nedenle de Bahriye Vekâleti’nin özerk bir kurum olmasına gerek yoktu. Bu şekilde düşünenlerin başında Başbakan İsmet İnönü ile Mareşal Fevzi Çakmak geliyordu.

Mareşal Fevzi Çakmak’a göre Donanma, sadece Çanakkale Boğazı’nın savunmasına katkıda bulunmak için vardı. Donanma, Marmara Denizi dışına çıkmamalıydı. Ayrıca denizaltı, mayın ve hücumbotlar Donanma için yeterliydi. Büyük savaş gemilerine ihtiyaç yoktu. Mareşal, Donanmanın İzmit Körfezi içerisinde faaliyet göstermesini isterken, emri olmadan körfez dışına çıkmasını dahi istemiyordu.[5]

Bahriye’nin kısa sürede savunma bütçesinden yüksek miktarlarda kaynak harcaması, Genelkurmay

Başkanlığının dikkatini çekiyor, Bahriye Vekili ile Başbakan arasındaki gerilimin de katkısı ile TCG Yavuz’un havuzlanmasında bütçe dışına yetkisiz çıkılması ve havuzlama işleminde yetki aşımı gerekçesiyle Bahriye vekili aleyhine, vekilin kendi isteği üzerine, yüce divanda Cumhuriyet döneminin ilk davası açılıyordu. (Havuz-Yavuz davası diye bilinir.) 24 Aralık 1927 tarihinde Başbakan İsmet İnönü’nün Meclis Başkanlığı’na yazdığı bir önerge üzerine Bahriye Vekâleti, kuruluşundan üç yıl sonra ilga ediliyor, Bahriye Vekili İhsan Eryavuz da 16 Nisan 1928 tarihinde verilen karar ile iki yıl hapis cezası alıyordu.

1928 başlarında İngilizlerce yapılan bir değerlendirmeye göre, TCG Yavuz’un onarılıp hizmete alınması durumunda dahi, Yunan Filosu Ege’de Türk Donanması’na karşı üstünlüğünü koruyacaktı. Yunan Donanması, eğitim ve personel nitelikleri bakımından Türk Donanması’na göre çok daha ileri durumdaydı. Üstüne üstlük, TCG Yavuz’un muhrip refakati olmadan denize çıkması intihar demekti.[6] İngilizlerin TCG Yavuz’un onarımının tamamlanamayacağı iddiaları, Bahriye Vekâleti’nin kaldırılmasıyla daha da arttı. Bu durum TCG Yavuz’un onarımının tamamlanmaması için ciddi bir bahaneydi. Ama yanılacaklardı; Yavuz tamir edildi ve denizde kendini gösterdi. [7]

TÜRK DONANMASI KURULUYOR

Ayrıca, bir vekalet (bakanlık) veya Kuvvet Komutanlığı statüsünde olmasa da Donamamız kendini geliştirebildi, yeni muhripler, denizaltılar ısmarlandı bazıları bizim tersanelerde inşa edildi. Ata’nın sihirli eli Donanmanın arkasındaydı. “Türk sonanmasının subay kadroları 1930’larda yavaş yavaş erginliğe erişti…1928 ila 1934 yılları arasında 19 genç deniz subayı staj için Fransa, İngiltere, İtalya, Almanyai Japonya ve ABD’ye gönderilmiştir…ikinci önemli gelişme, 1930’da kurmay subay yetirştirmek üzere Deniz Harp Akademisinin açılmasıydı. Eğitim işi Alman subaylara verildi, sonuçta “Alman Ekolü” 1939’a kadar deniz kurmay subay eğitimine damgasını vurdu. Kurmay eğitimin ilk on yıldaki etkisi…deniz politikası, stratejisi hakkındaki görüşlerini daha yüksek sesle dile getiren yeni bir deniz subayı kuşağının ortaya çıkmasıydı. Deniz Mecmuası’nda Türk Donanmasının gelecekteki şekli ve stratejisi üzerine yayınlanan makalelerin sayısındaki artış, deniz subaylarının kendine güvenindeki artışın bir göstergesi olarak değerlendirilebilir…Bu tür makalelerdeki sık rastlanan temalardan biri süratli kruvazör ihtiyacıdır.”[8]

Burada Donanmaya alınan su üstüsavaş gemileri ve denizaltılarla uzun teknik bilgi vermem gereksiz, ilgili kaynaklara bakılabilir. Ancak İtalya, Almanya, Hollanda ve İngiltere’den çok sayıda gemi ısmarlandığı ve bir kısmının kendi tezgahlarımızda, verilen planlara göre inşa edildiğini de kaydetmek isterim. Cumhuriyetin donanması kendi imkanlarıyla doğuyordu.

Bu süreç Atatürk’ün, lider ve kurucu olarak en büyük sorunlarından birisine örnektir: En yakın dost ve mücadele arkadaşları, karacı Osmanlı askeri geleneğinden sapmadan denizleri sadece düşmanın vatanımıza çıkarma yapacağı tuzaklarla dolu bir alem sayıyor, düşmanı kendi donanmasıyla yaklaşmadan vurmayı hiç düşünüyorlardı. Yedi düveli dize getirip belki de en bağımsız devleti kuran son bir hamle ile Türkiye’nin denizlerine, uluslararası bir hukuk zırhı, günümüze kadar gelen çok kritik bir Boğazlar kilidi ekledi: Montrö Sözleşmesi.

MONTRÖ BOĞAZLAR SÖZLEŞMESİ, 1936

Cenevre Gölü (Lac Léman) Doğu kıyısında yer alan iki güzel şehir, Lozan ve Montrö Türkiye Cumhuriyetinin doğumunda nüfus kağıdını aldığı, uluslararası tanınmaya kavuştuğu, adlarıyla anılan iki önemli sözleşmeninimza yeridir. Paris’in kokuşmuş havasında imzalanan ve Versailles Sözleşmesi diye bilinen bir grup sözleşme, 21 yy’a kadar gelemediği gibi, daha 1930’larda ortadan kalkmıştır; buna Osmanlının ölüm fermanı Sevr dahildir:  Versailles Sözleşmesi, 28 Haziran 1919 (Almanya); Saint-Germain Sözleşmesi, 10 Eylül 1919 (Avusturya); NeuillySözleşmesi, 27 Kasım 1919 (Bulgaristan); Trianon Sözleşmesi, 4 Haziran 1920 (Macaristan); Sèvres Sözleşmesi, 10 Ağustos 1920.[9]

Atatürk’ün, Cumhuriyet gibi, günümüze gelen ve önemini şimdi daha iyi anladığımız büyük projesi Montrö Boğazlar Sözleşmesidir. Lozan Sözleşmesine ek Boğazlar Sözleşmesi Marmara Denizi kıyıları hariç Boğazların iki yakasında 15 km.lik bölgeyi silahtan arındırıyor, sadece güvenlik amacıyla, Türkiye bu kıyılarda 12 bin kişilik bir kuvvet bulundurabiliyordu. Türk Boğazlarından geçişi yönetmek ve kontrol etmek üzere bir Uluslararası Boğazlar Komisyonu kurulmuştu. Oysa hızla gerginleşen uluslararası ilişkiler İkinci Dünya Savaşına yol alındığını gösteriyor, teknik anlamda komşumuz İtalya (1911’de Libya Savaşı bahanesiyle On İki Adalar!a el koymuştu) bu adaları tahkim ediyor, herkes silahlanırken, Türkiye’nin en kritik bölgesi, nefes borusu Boğazlar savunmasız, isteyenin geçebileceği bir yolgeçen hanına dönmüştü; artık pek tahammül edilecek durum değildi. Lozan Sözleşmesi taraflarına yapılan çağrıya olumlu cevap verildiği için, 22 Haziran 1936’da, Montrö’de toplanan taraflar 20 Temmuz’da Sözleşmeyi imzaladılar. Böylece Atatürk 1923 Lozan Sözleşmesini tamamlamış, Türkiye’yi tam bağımsız ve gerçek nötr bir siyasi pozisyona sokmuş oluyordu. İkinci Dünya Savaşı sırasında bu sözleşmeyle tarafsız kalmamız daha kolay, hatta mümkün olacaktır.

Bu anlaşmayla Türkiye 4 pozisyona göre yani barış, Türkiye’nin savaşta olması ve olmaması ile yakın savaş hallerinde ticari gemilerle savaş gemilerinin geçişleri için kurallar konulmuştu: Karadeniz’e sahildar olan ve olmayan devletler ayrımında, sahili olmayanların, barışta bile 10 bin tondan yukarı su üstü savaş gemileri, denizaltılar ve uçak gemileri geçemez; çok ayrıntılı teknik kurallara değinmiyorum. Türkiye için hala geçerli ve çok değerli olmasını günümüzde Ukrayna savaşında, ABD ve diğer NATO müttefiklerinin donanmalarını, üstelik de NATO bahanesiyle Karadeniz’e sokmamasından anlamak mümkünür. Eğer yanılıp gemileri soksa idik, kesinlikle Üçüncü Dünya savaşı başlardı; uzmanların görüşü böyledir.

Atatürk, İnönü ve Edward.

ATATÜRK VE İNGİLİZ KRALI VIII EDWARD[10]

Montrö Sözleşmesinin imzalanmasından 40 gün sonra yeni İngiliz Kralı VIII. Edward, 3–6 Eylül 1936 tarihleri arasında Atatürk’ün resmi davetlisi olarak Türkiye ziyaretinde bulundu. Nahlin isimli Kraliyet yatıyla HMS Grofton ve HMS Clowworm isimli iki İngiliz torpidobotu refakatinde İstanbul’a geldi. Kral, Atatürk ile görüşmelerinde Türk Donanmasına ait bir filonun Akdeniz’deki İngiliz ana deniz üssü olan Malta Adası’nı ziyaret etmesini istedi.

Yaklaşık iki ay süren hazırlıklardan sonra; TCG Yavuz muharebe kruvazörü, TCG Kocatepe ve TCG Zafer muhripleri, TCG I. İnönü, TCG Sakarya ve TCG Erkin gemilerinden oluşan Türk Filosu 16 Kasım 1936 sabahı Donanma Komutanı Tümamiral Şükrü Okan komutasında İstanbul’dan ayrıldı. Filo, 20 Kasım 1936 günü saat 06.00’da Malta yakınlarında iki İngiliz muhribi tarafından karşılandı. La Valetta limanı dışında o dönem dünyanın en büyük savaş gemisi olan HMS Hood zırhlısı, Amiral gemisi olan TCG Yavuz ’u selamladı. Liman ziyareti son derece sıcak ve dostane bir atmosferde geçti. Cumhuriyet Donanmasının yurt dışındaki ilk ziyareti unutulmaz hatıralar ile son buldu.

“Türk Donanmasının Malta ziyareti iç ve dış basında da önemli yer almıştır. Donanma gemilerinin Malta’da limana yanaşmalarından, törenler ve denizcilik yarışmalarındaki başarılarına kadar pek çok gözlem, basında güzel ve olumlu etkiler bırakmıştı. Filo, 26 Kasım 1936 günü Malta’dan törenle uğurlandı. Malta ziyareti sonunda İngiliz Akdeniz Filo Komutanı Oramiral Dudley Pond, “Akdeniz’e 1827 Navarin baskınından sonra, Türk Donanmasının ilk çıkışı” olarak nitelendirdiği bu ziyareti övmüştür.

“Filo, iki gün süren deniz yolculuğundan sonra 28 Kasım 1936 günü Pire’nin Faleron Limanına geldi ve burada törenle karşılandı. Yunan halkı Türk Filosuna yakın ilgi göstermiş, özellikle mübadele sonunda Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan Yunanlılar gemilere akın etmişlerdir. Bu ziyaret ile 1935 yılında Yunan Donanmasının İstanbul ziyaretine de karşılık verilmiş oluyordu. 30 Kasım 1936 tarihinde Yunan Kralı II. Georgios, TCG Yavuz’a geldi ve iki saat kaldı. Burada folklor oyunlarını izleyip, ayrıldı. Ziyaretler kapsamında, Atina’da Başbakan General Metaksas, Türkiye’nin Atina Büyükelçisi Ruşen Eşref, Yunan Donanma Komutanı Amiral Sakalarios ve Türk Donanma Komutanı Tümamiral Şükrü Okan çeşitli faaliyetlerde bir araya geldiler.” Atatürk en azılı düşmalarını bile dost yapacak kadar güçlü ve insancıl bir liderdi.

Bence Lozan’da ANA VATAN kurtulmuş ve kurulmuş, Montrö ile MAVİ VATAN, biraz geç de olsa doğmuştu. Osmanlı, “Mülk’ü”nü yani devletini büyük bir kara parçası olarak düşünür, ona eşit, hatta daha da büyük denizlere (Karadeniz, Doğu Akdeniz, Kızıldeniz, Basra Körfezi) sahip olduğunu pek aklına getirmezdi. Aslında Cumhuriyet ile birlikte gerçek Vatan kavramı da Atatürk’ün dokunuşlarıyla yeniden şekilleniyor ve bazı kayıplar verilse de bazı önemli yerler de geri alınıyordu. Mavi Vatan kavramının 21. Yy da, 2010’lar, Cumhuriyet’in Büyük Siyasi Krizi esnasında, bunu savunanların bir şekilde tasfiyesine rağmen, kendini sürdürüp, kalplere yerleştiği ve geliştiği de görülecektir.

HATAY’IN İLHAKI

On yıl önce Musul kaybedilmişse de başka bir vatan toprağını Fransa’dan geri almak mümkün müydü? Fransa’nın yanı başında İspanya İç Savaşı Güneyden Kuzeye hareketle, Madrid’i de alıp, Barselona ve Pireneler’e doğru yaklaşıyordu. Hitler iktidara gelmiş, Ruhr Havzasını ele geçirmiş, Versay’a rağmen Ordusunu kurmağa, etrafa tehditler yağdırmaya devam ediyordu. İçerde ise Fransız faşistleri ve komünistleri ortalığı kaynatıyor, koalisyonlar dayanmıyordu. İtalya da Habeşistan’ı işgal ederek, Akdeniz’de ciddi bir tehdit haline gelmişti; Almanya ile ittifaka hazır görünüyordu. Fransa’da 1936’da iktidara gelen Halk Cephesinin sosyalist Başbakanı Leon Blum, sömürgelere bağımsızlık vererek bu eski dertlerden ülkeyi kurtarmak istiyordu; tabii muhafazakarlar ve ordu karşıydı. Buna rağmen 9 Eylül 1936’da Suriye-Fransa sözleşmesiyle manda yönetimi sona eriyordu.

Bu sözleşmede Türk nüfusu yoğun olan İskenderun Sancağı veya sadece Sancak diye bilinen ve Atatürk’ün Hatay adını verdiği bugünkü Antakya ilimizle ilgili bir kayıt bulunmamaktadır. Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras Cemiyet-i Akvam’da 26 Eylül 1936, bir konuşma yaparak “Sancak halkının, Suriyeliler gibi,, kendi işlerini kendilerinin görmesine müsaade edilmesini” istedi. Cemiyet-i Akvam ya da Milletler Cemiyeti, MC, ayrı bir komisyon kurarak bu toprağın ayrı bir yönetime dönüşmesini kabul etti, ayrı bir Sancak hukuki varlığı 29 Mayıs 1937’de kabul edildi. Bu belgenin 1. Maddesi: “Sancak içişlerinde bütünüyle bağımsız olan ayrı bir varlıktır…Sancak’ın dışişleri Suriye devletince yönetilir,” denmekteydi.

Atatürk, 29 Ekim 1937’de Fransız Büyükelçisine “ben toprak büyütme dileklisi değilim. Barış bozma alışkanlığım yoktur. Ancak muahedeye dayanan hakkımızın isteyicisiyim, onu alamazsam edemem…milletime söz verdim. Hatay’ı alacağım. Milletim benim dediğime inanır. Sözümü yerine getiremezsem onun huzuruna çıkamam, yerimde kalamam,” diye kararlılığını ortaya koyuyordu.[11] Önce bir saldırıda Hatay’ı korumak üzere bir Türk birliğinin buraya girmesi için 3 Temmuz 1938’de bir sözleşme yapıldı, 22 Temmuz’da seçim yapılarak 40 kişilik bir Meclis seçildi, 22’si Türktü: 2 Eylül’de Meclis açıldığında milletvekilleri Türkçe yemin ettiler, Tayfur Sökmen Devlet Başkanı oldu. 1939’da Avrupa hızla Dünya savaşına doğru sürükleniyordu.

29 Haziran’da toplanan Hatay Meclisi oybirliğiyle Türkiye’ye katılma kararı aldı ve Fransız askerleri çekildi, Fransa bu ilhakı tanıdı, ama artık bağımsız devlet Suriye bunu hiçbir zaman tanımayacak, günümüze kadar gelen bir mesele olarak kalacaktır. TBMM 7 Temmuz’da bir yasayla Hatay ilini kurdu ve Türkiye’ye katılma işlemleri tamamlandı. Ne yazık ki, Atatürk bu son aşamayı görmeden aramızdan ayrıldı, ama millete vaadini yerine gelmişti.

ATATÜRK’ÜN ÖLÜMÜ

Ata ile İnönü arasındaki bazı gerginliklere önceki bölümde değinmiştik. Ani, spontane gelen kızgınlıkların ikisinin arasını bozması kolay değildir; sabun köpüğü gibi iz bırakmadan dağılır gider. Fakat, belli bir siyasi klik, belki de yabancı güçlerden destek alarak, sistematik-sürekli kışkırtma yaparsa, bu ciddi bir ayrılığa neden olabilir. Yaklaşık 30 yıldır birbirini destekleyip Cumhuriyetin ana direkleri haline gelen bu arkadaşlığın tahribini, bazıları zamanın İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve kliğine atfederler; bilemeyiz. Son çatışma 17 Eylül’de Çankaya’daki sofrada Tarım Bakanlığı konusunda çıkmış, 18 Eylül’de bindikleri trende Atatürk ondan istifa etmesini istemiştir. Ali Rıza Erdim’in, kitabıma aldığım hatıraları[12] da bu resmi anlatıma[13] oldukça yakındır.

İnönü’nün istifası, İktisat Vekili Celal Bayar’ın ona vekâlet etmesi Anadolu Ajansı tarafından 20 Eylül’de duyuruldu; İnönü, 25 Ekim’de kesin olarak Başbakanlıktan ayrılmıştı; bir daha görüşmediler. Hatta, İnönü birkaç kere İstanbul’a gidip, Ata’yı görmek istemişse de, Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, “kendimi trenin önüne atar, seni bırakmam, Şükrü Kaya seni orada temizleyecek” dediği anlatılır. İktidardan düşünce, kapısına yığılanların hiç biri artık Pembe Köşk’ün önünden bile geçmeğe korkup, İnönü ailesini tamamen yalnızlığa itmişlerdi; İnönü için de Atatürk için de, Savarona ile oyalansa bile çok zor günler olduğu anlaşılabilir.

Eğer melun bir klik var idiyse, yapacağını bu dönemde, Ata’yı yavaş yavaş ölüme götürmüş olabilir; kız kardeşi Makbule Hanımın hatıraları da buna benzer bazı bakımsızlık ve ihmal işaretleri veriyor. İngiliz Kralını 1936’da sapasağlam ağırlayan Cumhurreisi’nin bir yıl sonra çökmesi ve sönmesi çok hazindir. Fransa’dan Hatay’ı koparan Türkiye, Almanya ile çıkması beklenen büyük savaş sırasında Kuzey Irak’ı toptan niçin kendine katmasın? Bunlar hepsi tarihte tüm büyük şahsiyetler için her zaman yapılan spekülasyonlardan biridir, ancak yine de bu konudaki bir teoriyi, Ek’te okuyucuya sunuyorum.

Onu kaybedeli 86 yıl oldu; dün gibi, ama gerçekten hiç unutulmadı. O dönemin tüm büyük liderlerini ancak tarih kitaplarında hatırlıyoruz; kimse onların ölüm yıldönümlerinde, değil milletçe bir anma töreni, ölüm tarihlerini bile zor hatırlıyor. O tarihin gerçek ölümsüzüdür.

10 Kasım 2024 – ANKARA

EK: ATATÜRK ZEHİRLENDİĞİNİ ANLAMIŞTI

(Bu eki bu iddialardan birine örnek olarak kaydettim.)

Atatürk, Afet İnan’a yazdığı mektupta şöyle demektedir; “Afet, vaziyetim şudur; bence doktorların yanlış görüş ve hükümleri sebebiyle hastalık durmamış ilerlemiştir. Hükümet benim onayımı almadan Dr. Fissinger’i getirtti.”

1-)Atatürk’ün ölümünden sonra düzenlenen birinci raporda ölüm sebebi karın içinde sıvı, asit toplanması olarak gösterilirken, ikinci raporda ise alkolle ilgili karaciğer iltihabı neden olarak gösterilmiştir. Bu çelişkiye rağmen Atatürk’e biyopsi de otopsi de yapılmamıştır.

2-Salyrgan ( civalı ilaç )’ın Atatürk’ün tedavisinde “ajan tedavi ilacı” olarak kullanıldığı, aslında Mustafa Kemal Atatürk’ün bu ilaçla ağır ağır zehirlenerek öldürüldüğü iddia edilmektedir.

3-Öte yandan Atatürk’ün daha evvel sıtma geçirdiği bilinmesine rağmen karaciğer ve dalağı yıpratan Kinin ve Atebrin gibi ilaçlar bol miktarda kullanılarak ölümün çabuklaştırıldığı da dikkatten kaçmamalıdır.

4-Sadece 1937 yılında İstanbul Eczanesi’nden Atatürk için 43 kutu kinin ilacının alınmış olması buna iyi bir örnektir.

5-Bahsi geçen Abrevaya, Prof. Dr. Samuel Abrevaya Marmaralı’dır. Abrevaya, İzmir doğumlu olup, Paris’te tahsil görmüştür. Atatürk’ün ölümünden sonra Niğde Milletvekilliği yapmıştır. (Anayurt Gazetesi)

6-Atatürk’ün ölümü ile ilgili şüpheler yok edilememiştir. Örneğin Mustafa Kemal Paşa’nın ölüm raporuna imza atan doktorlar; O’nun “ aşırı alkole bağlı siroz”dan öldüğünü belirtmişlerdir. Bu raporda göze çarpan bir çelişki vardır.

7-Aynı raporda, “karaciğerin aşırı büyümesinden ve yağlanmasından” da bahsedilmektedir.

8-Gerçek mesleği tıp doktorluğu olan Prof. Dr. Utkan Kocatürk bu çelişkiye özellikle dikkat çekmiş ve ilk muayene ile 8 Eylül 1938’de yapılan konsültasyon sonucu verilen rapordaki bulguların aynı olduğunu işaret etmiştir.

9-“Karaciğerin aşırı büyümesi ve iltihaplanması” Bu bulguya göre Atatürk’ün hastalığı “alkole bağlı siroz” değildir. Tıp otoriteleri alkole bağlı sirozda karaciğerin büyümediğini aksine küçülüp büzüldüğünü söylemektedirler.
10-Mustafa Kemal Paşa’nın silah arkadaşı, Mehmet Halif Bey ise Atatürk’ün Derne-Tobruk Savaşı’ndan sonra gözlerindeki rahatsızlık nedeniyle hastahaneye yattığı zaman “sarılık mikrobu” bulaştığını ve hastalandığını da anlatmıştır.
11- Atatürk’ün ölümü ile ilgili bir algı aşılanmıştır. Atatürk’ün ölüm nedeni “alkole bağlı siroz”dur.
“Büyük Abi’nin Efendisi” böyle emretmiş, İngiltere ve CIA’nın gönüllü Mason doktorları da raporu bu şekilde yazıp, imzalamışlardır.
12-Amaç bellidir. Türk milletinin belleğinde yerleşmiş büyük Kızıloğuz Beyi Mustafa Kemal Atatürk’ün saygınlığına gölge düşürmektir.
Gelecek nesillere Atatürk bir “ayyaş” ve kötü alışkanlıkların esiri, zaaflarına mağlup olmuş zayıf karakterli bir insan olarak tanıtılmalıdır.
—————-

KAYNAK: Figen Özen “CİA’nın ÇETECİLERİ! ” Kitabından alınmıştır.
Togan Yayıncılık 2014

[1] Goeben ve Breslau yani Yavuz ve Midilli’nin Alman amirali ve mürettebatı ile Türkiye’ye iltica ederek, teorik bir satın almayla sancak değiştirmesi ve Rus limanlarını bombardıman ederek savaşa sokması dışında bir işlevi olmadı; Çanakkale’de zamanın en tehlikeli donanmasını Nusret mayın gemisi durdurdu, Yavuz gerideydi.

[2] Güngen, Coşkun, “Bahriye Vekâleti”, Deniz Kuvvetleri Dergisi, 531 (Kasım 1984), Sayfa 23.

[3] Serhat Güvenç – Dilek Barlas, Bir Cumhuriyet Kurumu Yaratmak: Atatürk’ün Donanması, 1923 – 1939 Türkiye’de Ordu, Devlet ve Güvenlik Siyaseti, (Der: Evren Balta Paker – İsmet Akça, İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, 2010 içinde, ss 22 – 7.

[4] Bu kesimdeki bilgileri Adm, Cem Gürdeniz’in çeşitli yayınlarına dayandırıyorum.

[5] Büyüktuğrul, Afif, Atatürk ve Türk Denizciliği, 1.Baskı, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1975, Sayfa 9.

[6] Güvenç, Serhat, “Yabancı Arşivlere Göre Cumhuriyetin İlk Yıllarında Türk Deniz Kuvvetleri”, Deniz Kuvvetleri Dergisi, 586 (Mart 2003), Sayfa 8.

[7] Bu kesimdeki bilgileri Adm, Cem Gürdeniz’in çeşitli yayınlarına dayandırıyorum.

[8] Serhat Güvenç – Dilek Barlas, ss 240-1.

[9] Bu sözleşmeler Paris’in çeşitli banliyölerinde imzalanmıştır. Versailles Sarayı da şehrin dışındadır, ama Fransa sadece Almanlarla müzakere bile etmeden hazırladığı, son derece aşağılayıcı busözleşmeyi, imzalatmak için yapılan tören nedeniyle açmıştır. Nedeni açıktır: Almanya, 1870’de Fransa’yı yenip, Alsace-Lorraine vilayetlerini aldığı savaş sonunda hem bu sözleşmeyi imzalatmış hem de İkinci Alman İmparatorluğunu (Reich) XIV. Louis’in yaptırdığı bu sarayın ünlü Aynalı Salonunda ilan etmiş, I. Willhelm’e imparatorluk tacı burada giydirilmişti. Fransızlar iki eyaletle birlikte şimdi bunun da intikamını alıyordu.

[10] Bu kesimi de Cem Gürdeniz’in yayınlarına dayandırıyorum.

[11] Türk Dış Politikası, ss 28y-8. Hatay kesimindeki bilgileri bu kaynaktan alıyorum.

[12] Bu gerginliklerin bir örneği olarak Çankaya’da yaşanan bir hadisenin yakın bir tanığından (Ali Rıza Erdim) anlatımı için Bkz.: E. Türkcan, Tarihten Teknolojiye, Destek Yayınları 2013, ss 40-42. Onun anlattığına göre Atatürk her zaman yan kompartımanda bulunan katib-i hası Rıza Bey’e İnönü’nün istifa mektubunu dikte ettirir ve daktiloda temize çekip Paşa’ya imzalatmasını emreder. İnönü, sonradan katara bağlanan son vagondadır. Rıza Bey böyle bir mektuba karşı İnönü’nün reaksiyonunu tahmin ettiğinden, bunu kendisi götürmez ve bir garsona verip, “imzalat getir”, der; garson bir şeyin farkında olmadığı için istifayı imzalatır, getirir.

[13] Türk Dış Politikası, ss 280-81.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!