Kıvılcım etekler

Zekiye Yaldız yazdı...

Kıvılcım etekler

Aynur’un ayakları hep üşürmüş. “Üşümek bende bir çocukluk hastalığıdır.” diye anlattıydı durakta metro beklediğimiz bir gün. Kar yağdığında kar sevinci, sol yanağındaki çocukluğundan kalma yara izinin üstünde donakalır, ağzını açıp kar tanelerinin düşüşüne sevinecek gibi olurken birden bir kara bulut geçerdi gözlerinden. Pek konuşkan değildi. Çocukluğunu ne kadar merak ettiğimi, anlattığı her hikayeyi, miras kalmış nadide bir mücevher gibi saklamak istediğimi bilse belki biraz daha konuşkan olabilirdi. Kendiliğinden dökülsün istiyordum. Zorlarsam sıkılabilir ya da boşluk kalan yerleri hayalleriyle doldurup hikayenin aslını değiştirir diye korktuğumdan pek soru sormuyordum. Bir başkasının ruhunu keşfe çıkmak, büyük ölçüde çocukluğuna inmektir ki, bu da aşk arayışının en önemli belirtisidir.

 Geçmişiyle ilgili sorular soracak kadar gelişemedi ilişkimiz belki de.  “Ey sevgili” diye başlayan cümleler yazıyordum onun için. O, cümlelerimin onun için yazıldığını bilmiyordu henüz. “Ey her bakışı içime hapsolan, hopsolmuş her bakışın anlamını kavramak için geceler boyu duvardan duvara volta attığım kadın… Ey bir bakışla beni Himalayalar’a çıkarıp sonra Mariana Çukuru’na batıran gözler… Ey durmadan büzülüp genişleyen kalbimi, sıkıp sıkıp bırakan ceylan…”

 “Ben böyle abartılı, ağdalı şeyler sevmiyorum.”demişti.  Yine de bir fikir verdiği için hoşuma gitmişti yorum yapması ama, şiirle insan arasında aşılması imkansız uçurum oluşmuştu sanki bir anda.  Üstüne bir de yay kaşlarının altında iyice gerilen kara bakışlarını fırlatıyordu uçurumun kıyısından ki, her bakış bedenime değdiğinde parçalara ayrılarak düşüyordum aşağıya.  Bu kadar sade bir kadından öyle ölümcül bakışlar fırlayıp  içimde henüz yerli yerine oturmuş her şeyin nasıl da hizasını bozuyordu. Yeni ritmini bulmuş iç melodimde her doğru nota ters dönüp kaosa neden oluyor, sesler uğultuya dönüyor, ben düşüyordum.

Evet, çok sadeydi Aynur; hiç kırmızı ruj sürdüğünü görmedim. Pek makyaj da yapmıyordu aslında. Sabahları durakta karşılaştığımızda solgun tenini hafif bir allıkla pembeleştirmiş bir de dudaklarına parlatıcı sürmüş oluyordu. Saçlarını en fazla, ensesini kapatacak kadar uzatıyor; kızıl-kara, dümdüz saçları güneş ve ışık tanrıçası Mithra’nın eli değmiş gibi kıvılcımlar sıçratıp  gözlerimi alıyordu gün ışığında. Otuz yaşına rağmen göğüssüz, ince bedenini örttüğü basit giysiler sayesinde  liseli bir  kız gibi görünüyordu. Bir yıldır hiç etek giydiğini görmedim.

  Duyguları hep gizli bir yerlerde kilitliydi. Nadiren çıkarıp tozunu aldığı bir eşya gibi gösterip yeniden sandığına kilitlerdi onları. Bir yıldır beni deli edip peşinden sürükleyen şey, büyük ölçüde, her hareketini merak ettiren bu gizemi olmuştu. Aşk, loşluğu seviyordu evet, buna eminim. Doğduğu evi, ailesini, sevgililerini, kardeşlerini, mektuplarını, mesajlarını… Her şeyini merak ediyor fakat bir türlü gün ışığına çıkaramıyordum. Gün ışığına çıkmayan her şey büyüdükçe büyüyordu içimde.

Ona, metroda arıza olduğu, yer altında yaşayan zombiler gibi bembeyaz yüzlerle herkesin birbirini incelediği gün çarpılmıştım. Korku dolu gözlerle etrafından sessizce yardım dileniyordu. Kendimi kahraman gibi hissetmiştim o an. Kamburlaşmış sırtım doğrulmuş, omuzlarım dikleşmişti. Birine kol kanat germenin, korumanın, sahip çıkmanın erkekliğime bu kadar iyi geleceğini bilsem belki daha önce soyunurdum bu kahramanlık işine. Ama ben cins bir adamım. Pek öyle ortalarda boy göstermeyi sevmem. Kadınlarla ilgili pek de olumlu düşüncelerim yok zaten. Dairedeki kadınların sürekli kocalarını, çocuklarını, evlerini nasıl temizlediklerini, ne pişirdiklerini anlatıp durmalarından fenalık gelmiş durumda.  Zaten silik bir tipimdir; insanlar varlığımı hissetmeden yanımda her şeyi konuşurlar; beni adam yerine koymadıkları için bütün sırlarını dökerler. Hepsini tek tek not alıyorum. Bir gün biri bana bulaşmaya kalkışırsa çok güzel intikam planları hazırlıyorum her biri için. Aynur  da memur.   Zaten Ankara’da başka ne iş yapılır ki? Ama onun pek konuştuğunu sanmıyorum iş yerinde. Konuşsa da bizimkiler gibi temizlik deterjanları hakkında söylevler çekmiyordur. Çok akıllı şeyler anlatıyordur kanımca; herkes pürdikkat ağzından çıkacakları dinliyordur. Onu duyanlar ne kadar da şanslı. Ben duyamıyorum. O da diğer kadınlar gibi beni adam yerine koymayıp her sırrını anlatıverse rahatlayacağım belki de. Her bakışa, her harekete saatlerce anlam yükleyip durmayacağım.

Onun saatlerine göre kendimi ayarlamak için mesaiye biraz geç kalsam da - metrodan inince biraz yürümem gerekiyor- metro buluşmalarımız her şeye değiyordu doğrusu. Canlanmaya başlamıştım, yüzüm gülüyordu. Kendimi duşta ıslık çalarken yakaladığım gün, “Oğlum Muhsin, mutlusun lan.” demiştim yıllar sonra. Buharlanan aynaya kalpler yapmalar, zaten toplam beş tane olan gömleklerimi tek tek deneyip çıkarmalar, bir türlü doğru gömleği giydiğimden emin olamamalar, traş losyonları, arko kremler…   Bir yıllık durak, yolculuk arkadaşlığından sonra kahve içmelere, sinemaya gitmelere başlamak istiyordum artık.  1 artı 1 evimi, onunla 1 artı 1, iki kişilik yapma hayallerim; birlikte film izlemeler, kitaplar, şiirler, makarna artı salata partileri yapmalar beni başka biri yapıyordu.

“Şiirlerini müstear isimle edebiyat dergilerine göndersene.” dedi bir gün. “Ben haksızlık ediyor olabilirim, belki edebiyattan anlayan birileri farklı gözle değerlendirebilir.” İçime bir ateş düştü. İş yerinde “Naber lan değişik?” diyenlerin önüne içinde şiirimin olduğu dergiyi koyduğumu hayal ediyordum. Gecem gündüzüm bu hayalle dolup taşıyordu. Geceleri yattığımda  bir artı bir dünyamı kaplayan Aynur’un alev alev yanan gözlerinin önüne geçmişti bu hayal. Herkesin hayranlığını kazanacaktım bir anda, alaycı tavırlar, görmezden gelmeler bitecek, önümde saygıyla eğileceklerdi.

Şiirlerimi karıştırıyor, en güzelini bulmaya çalışıyordum. İlk çıkış şiirime bir türlü karar veremediğim için günler, haftalar öylece geçti .

 Ünlü bir şair olup memuriyetten ayrılıyor, Aynur’la evlenip bir sahil kasabasına, meselâ Datça’ya yerleşiyorduk hayallerimde.  Dairedekiler “Bu bizim arkadaşımızdı” diyecekler, benimle hava atacaklardı belki de televizyonda gördüklerinde. Gençlere hayallerinden vazgeçmemeleri için örnek gösterilecektim. Aynur’un çalışmasını istemezdim herhalde. Yorulmasındı o. Mutlaka bahçeli olur zaten evimiz, çiçekler yetiştirir, domates, biber dikeriz, bir kiraz ağacımız mutlaka olur, hamak kurarız…

Henüz yayınlanması için göndereceğim şiiri, kullanacağım müstear ismi bulamamış olsam da ki, yayınlanacağı  kesin olmasa da  hayalimde bütün hayatımı bir şiir haline getirmiştim. Her şeyin mümkün olduğunu düşündüğüm o gecenin sabahında durakta Aynur’u göremedim. Uyuyakalmıştır belki diye bir sonraki metro seferini beklemeye karar verdim. Yok! Hâlâ görünmedi.  Telefona sarıldım. “Aradığınız kişiye ulaşılamıyor.” diyordu telefondaki mekanik kadın. Daha fazla geç kalmayı göze alamayıp işe gittim. Gün boyu aynı mekanik  sesi dinleyip durdum. İşe de gitmemiş.

***

Çok üşümüş gece. Doğal gaza yüklenmemek için elektrikli battaniyeyle uyumuş. Kısa devreymiş yangının sebebi. Ağlaya ağlaya olanları anlatan kadın annesiymiş: “Daha Günnur’umun yangını bitmemişken Aynur’um da yandı!” diyip diyip saçlarını yoluyordu. 

Sonradan öğrendim. Yanağındaki yara izi, yedi yaşında ikizi Günnur’la oynarlarken sobadan çıkan yangından mirasmış. Günnur’un saçları tutuşmuş, kurtaramamışlar. Polisin elinde, yangından kurtulmuş bir defter vardı. Bir şekilde polisi ikna edip o defteri aldım. Günlük değildi defter. Hikayeler vardı içinde. Ölesiye merak ettiğim bütün çocukluk anıları, duyguları, özlemleri inci gibi yazısıyla satır satır akıp gidiyordu. “Kıvılcım Etekler” diye bir öykü yazmış. Öyküde Günnur’un nasıl tutuştuğunu anlatıyordu. Annelerinin gecekondularının hemen yanında yükselen apartmanlardan birine temizliğe gittiği karlı bir kış günü, sobadan kürekle aldıkları korlarla eteklerinin ucunu tutuşturup hızlıca kendi etraflarında dönüyorlarmış. Dönerken ateş sönüyormuş. Sonra diğerinin eteğini yakıp aynı eğlence… Çok güldükleri, cesaretlerini sınadıkları ve çok korktukları bir oyunmuş oynadıkları. Derken, Günnur’un eteği sönmeyivermiş. Söndürmek için başını eğdiğinde saçları tutuşmuş. Upuzun örgü saçları yanmaya başlayınca ne kadar çığlık atsalar da komşular yetişinceye kadar Günnur yanıp kavrulmuş. Onu kurtaramadığı için vicdan azabı çekmiş hayatı boyunca Aynur. Kardeşi toprağa verilmeden son kez elini tuttuğunda o buz gibi el hiç aklından çıkmamış ve bir daha hiç ısınamamış.

“İlk silahlar ellerdi, tırnaklar ve dişler. Sonra taşlar geldi ve ağaçlardan koparılan dallar ve ateş ve kıvılcım.” Lucretius

21.01.2021

Ankara