Kocasakal‘ın savunmasına dair sorular

Serkan Öz yazdı

Kocasakal‘ın savunmasına dair sorular

Veryansın TV’de Sayın Ümit Kocasakal‘ın kendi köşesinde yazmış olduğu “basın açıklaması” gibi algıladığım ‘savunma’ yazısını okudum.

İlgili yazı: Zorunlu bir açıklama: Kalemin erdemi ve ahlakı

Toplumun önemli bir kesiminin merakla beklediği bu açıklamayı okuduğumda gerçekten çok önemli şeyler duydum ve öğrendim!!!
Avukatlık mesleğinin özelliklerini, savunma hakkının teknik özelliklerini, evrensel hukuk ilkelerini ve sonra yazar Mine Kırıkkanat’ın aslında ne kadar hadsiz biri olduğunu ‘cana’ ve ‘fona’ ihtiyacı olan çok kötü bir kadın olduğunu öğrendim.
Gerçi yazıyı hiç okumadan bile manşete koyulan resminden anlamıştım, Sayın Kırıkkanat’ın kötü biri olabileceğini!
Sonra Kocasakal’a bu konuda (Adnan Hoca’nın avukatının savunma hakkına dair görüş bildirmesi) saldıranların aslında ulusal devlete, Kemalizme olan düşmanlığın yansıması olduğunu duydum. Gerçekten çok ilginç gelen bu tavır bana çok tanıdık iki şeyi hatırlattı. Sayın cumhurbaşkanına da ne eleştiri yapılsa vatan ümmet düşmanı; Sayın Perinçek’e ne eleştiri yapılsa Türk milleti ve Cumhuriyet düşmanı FETÖ’cü PKK’lı olarak tanımlamayan iki ezberi.
Türk Milleti’nin bir ferdi olarak bu tip savunmaları doğru bulmadığımı ifade etmek istiyorum.
Sayın Kocasakal, açıklamanızda yazdığınız “Nietzsche’nin dediği gibi duymak isteyen kulakla” soruyorum, yazınızda belirttiğiniz gerekçelerin dışında;
Savunma hakkınızın sınırı nedir? Fetullah Gülen’e de bilirkişi raporu verir misiniz? Abdullah Öcalan’ın avukatına da onu savunabilmesi için mütalaa verir misiniz?
Bu adı geçen bilirkişi raporunu sadece yazınızın içindeki gerekçeler adına mı yaptınız yoksa akçeli bir ilişki üzerinden mi ihtiyaç hâsıl oldu? Sizin de fona mı ihtiyacınız var? Ya da herhangi bir kayıt üzerinden siz ya da çok değer verdiğiniz biriyle mi bir şantaja uğradınız diye aklımdan geçen soruların cevabını yazınızda bulamıyorum.
Şöyle bir örnekle aklımdaki soruları ve yazının ben de yarattığı hayal kırıklığını ifade etmeye çalışayım.
“Abi seni bay X ile şu şehirde, şu ilçede, şu lokantada aynı masada yemek yerken görmüşler” diyor birisi. O soruyor “bay X kişisi ile ne işin vardı?”
Siz bize ülkenin tarihinden başlamışsınız, şehrin doğal güzelliklerini ilçenin Belediye Meclisi’nin kararlarını, lokantanın aslında ne kadar hijyen olduğunu yemeklerin ne kadar lezzetli olduğunu çok berrak bir şekilde anlatmışsınız. Ancak bir türlü “masaya” gelmiyorsunuz.
Sayın Kocasakal aynı masada bay X ile ne için yemek yediniz? Soru bu kadar basit. Yediğiniz yemek güzel miydi? Midenize mi oturdu? Biz orasında değiliz.

SİLİVRİ SAVUNMALARI

Peki Türk milletinin büyük şükran borcunun olduğu tarihi Silivri savunmalarına bulunduğunuz katkı ve o vatansever duruşunuza dair, savunmanıza konu olan aynı SORULAR sorulsaydı yine bize hukuk doktrini derslerini mi anlatacaktınız? Yine, Mine şöyle kötü kadın, böyle kötü kadın mı diyecektiniz!?
Yine, bana saldıran Mustafa Kemal’e saldırır minvalinde açıklamalarda mı bulunacaktınız?
(Hâlbuki bu konuya ilişkin tek geçerli yargı cümlemiz “Atatürk’e düşman Türk’e düşmandır” cümlesidir. Başka kimsenin savunmasını bunun üzerine kurmasını kabul edemiyorum.)
Yoksa o zamanlar sahiplendiğiniz gibi “Türkiye’nin vatanseverlerin savunmak bizim borcumuzdur “ mu derdiniz?

SAYFALARCA SAVUNMA

Sayfalarca yazdığınız açıklamanızda “gerektiğinde hatamı kabul etmekten çekinmem” diyorsunuz.
Meraktan soruyorum; Türk milletinden hatasını kabul edip özür dilenmesi için ne gerekir?
Bir özrün esirgenmesi, Türk Milleti’ne bir güvensizlik ya da kendinize yüklediğiniz büyük anlam yüzünden midir bilmiyorum ama kanımca her iki yaklaşımı da yanlış buluyorum.

NE DUYMAYI BEKLEMİŞTİM

Keşke “yaptığım işin Türk milletinde ve Türk milletinin vicdanını temsil ettiğini düşündüğüm namuslu aydınlarında yaratmış olduğu etkiyi görerek o günden bugüne huzursuzum mutsuzum. Dolayısıyla her ne kadar hukuk adına vermiş olduğum bilirkişi raporunu, şimdiye dek lekesiz yaşamış olduğum hayatımın içine sokmamış olsaydım. Bunun için samimi üzüntülerimi belirterek Türk milletinden özür diliyorum. Beşer şaşar. Aziz Türk milletinin ve Allah’ın yardımıyla bundan sonra böyle bir hataya düşmeyiz. Kendimi Türk milletinin asil vicdanına bırakıyorum”
İşte bütün duymak istediğim yukarıdaki üç beş cümleden ibaretti. Bize, yazınızda geçmişte yapmış olduğunuz onurlu hayatınızı ya da 15 Temmuz’da oynamış olduğunuz kahraman duruşunuzu hatırlatmanıza hiç gerek yoktu. Bunlar vicdanı olan herkesin hafızasına kazınmış gerçeklerdir.
15 Temmuz sonrası “reisin” bir özrü ile bin günahını affeden bu asil millet sizi de bağrında taşımaya, başının üstünde tutmaya devam edecekti. Bu Millet, kimseye peygamber, halife kimliği yüklememiştir. Kaldı ki; peygambere halifeye hesap soran Ebuzerler gibi, hatalı bulduğu emir ya da gelişmeler karşısında Cumhurbaşkanına istifasını veren Genelkurmay Başkanları gibi bir kültürün mirasçısıdır. Yeter ki içtenliğimizden ve şeffaflığınızdan bir soru işaretimiz olmasın.
Yok ben avukatım ve avukatlığın gereğini yaptım diyorsanız lütfen bundan sonra siyaset adına vatan adına Türk milleti adına kendinize bir misyon biçilmesine müsaade etmeyiniz. Ben, bu oyunda yokum deyip hayatınızı istediğiniz gibi kimsenin de sorgulamadığı bir şekilde yaşayınız.
Bu satırları gerçekten sizi başının üstünde tutmak isteyen, yine tekraren söylüyorum, Nietzche’nin dediği gibi “duymak isteyen kulaklar” yazdı.