Ahmet Müfit yazdı…
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla Meclise sunulan 2027 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi’nin temel büyüklükleri, söz konusu bütçeyi “dayanıklılık, refah ve dönüşüm bütçesi” olarak niteleyen Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz tarafından açıklandı. 2027 yılı bütçesinde 27 trilyon 276 milyar TL gider ve 23 trilyon 408 milyar TL gelir öngördüklerini belirterek, bütçe açığının milli gelire oranının yüzde 3,5 olmasını beklediklerini söyleyen Yılmaz, eğitim için 3,7 trilyon, sağlık içinse 4,5 trilyon TL kaynak aktarılacağını söyledi.
Büyük bir “başarı hikayesi” olarak, bütçenin 2025 yılından itibaren düşük düzeyde de olsa faiz dışı fazla verdiğini söyleyen Yılmaz, 3 trilyon 975 TL’sine ulaşan faiz giderlerinin eğitim bütçesini aştığından, sağlık bütçesinin tamamını yakalamasına az kaldığından, bu miktarın toplam bütçe gelirlerinin neredeyse yüzde 17’sine, toplam vergi gelirlerinin yüzde 20’sine ulaştığından, vatandaşın ekmek alırken dahi vermek zorunda bırakıldığı vergilerin neredeyse yüzde 20’sinin dış borç faizi ödemesi için, yabancı para satıcılarının cebine gideceğinden ise bahsetmedi.
Bütçeyi “dayanıklılık, refah ve dönüşüm bütçesi” olarak tanımlayan Yılmaz’ın bahsetmediği şeyler bunlarla da sınırlı kalmadı.
Borç faizi ödemek için tüm kamu yatırımlarını budayan, hedef enflasyon oyunuyla çalışandan, emekliden kesen bu bütçe önerisinin, borca batmış ülkede, hangi dayanıklılığı, hangi refahı, nasıl ve kimler için artıracağından, neyi, nasıl dönüştüreceğinden bahsetmedi. Bütçe açığını kapatmak için alınacak yeni borçların tamamının, anapara değil, alınan ve siyasilerin yanlış tercihleriyle çarçur edilen eski borçların faizini ödemek için kullanılacağından da bahsetmeye gerek duymadı.
Borçlanmanın büyük kısmının yabancı para (ABD Doları ve Avro) cinsinde olduğundan, bu paralarının TL karşısındaki değerinin, ABD ve AB Merkez Bankalarının aldığı faiz ve emisyon kararlarıyla doğrudan bağlantılı olduğundan yani ABD ve AB Merkez bankalarına güvenilerek yapılan bu borçlanmaların karşılığında gerçekte ne ödeneceğinin dahi belirsiz olduğundan bahsetmeyi gerekli görmedi. Dış finansmanla büyüme adı altında 24 Ocak kararlarıyla başlayan, kendilerinin de, iktidarları süresince sadık izleyicisi olduğu, sermaye ve ABD-NATO destekli 12 Eylül darbesiyle kök salıp, gelişen ve ulusal ekonomi açısından tam bir deformasyon anlamı taşıyan bu sürecin, gerçekte ülke ekonomisinin dolayısıyla ülke bağımsızlığının boynuna geçirilen bir kement olduğundan, bu deformasyon sürecinin dışarıdaki para satıcıları ile son fon skandalında gördüğümüz gibi, içerideki işbirlikçilerini zengin ederken, halkı yoksul bıraktığından ise hiç söz etmedi.
Söylenmeyen belki de en önemli şey ise, 2027 Bütçesinin, doğrudan ulusal egemenlikle, ulusal bağımsızlıkla, ekonomik bağımsızlık olmadan, siyasi bağımsızlık olmaz diyen Cumhuriyetin Kurucu İlkeleri ile olan ilişkisi ya da daha doğru deyişle çelişkisi ki, bu çelişkinin, iktidarı ve muhalefeti ile bu günlere gelişin doğrudan sorumlusu olan, bu tür bütçelerle halkın vergisini, yabancı para satıcılarının faizlerini ödemeye tahsis eden siyaset kurumunun meşruiyetini tartışılır kıldığını da ilave edelim.
Atilla Yeşilada isimli, “ekonomist” unvanlı zatı muhteremin, “Erdoğan’a rica ediyorum, Bu insanların parasını Bütçeden ödeyin, Bırakın vergi mükellefleri biraz bağırıp çağırsın, ne zaman bağırıp çağırmadı ki ?” sosyal medyada büyük tepki çeken sözleri de tam da bu konuyla ilgili. Beyefendinin, fonlarda iç edilen/edilmek istenilirken batan paraların, parası batan para satıcılarını, bu noktaya gelinmesinin nedeni bürokrat ve siyasileri üzmek yerine, ortaya çıkan batağın vatandaşın vergisiyle oluşan bütçeden ödenmesini istiyor olmasının, dış borca dayalı bu çarpık sistemin kaçınılmaz sonucu olduğunu ve aslında bir elmanın iki yarısı olan iktidar ve muhalefetin birlikteliği ile, cambaza bak diyerek ve sözde tartışıyor gibi yaparak vatandaşı oyalıyor olmaları sayesinde bu günlere geldiğini de ilave edelim.
Sonuç olarak, vatandaşa, vatandaştan topladığı vergiden, sırtına daha fazla ve daha uzun yıllar boyunca ödenecek yeni borçlar yüklemek dışında bir şey vermeyen, bırakın refahı, daha fazla borçlanma ve faiz ödemesi vaat eden, ülke ekonomisinin, faiz adı altında daha fazla kan kaybetmesine sebep olacak, vatandaştan aldığı parayla yabancı para satıcılarının yüzünü güldüren bir bütçeden, son 50 küsur yılda, vatandaşını, yabancı sermayeye teşvik, destek adı altında ucuz ve güvencesiz emek, doğasını, doğal kaynaklarını kolayca yok edilebilecek bir mal olarak gören, bütçeyi, faiz ödemeleri dışında patronları teşvik etmek ve desteklemek için kullanmayı tercih eden, devlete yazılan yazının cevabını alabilmek, hakkını aramak, mahkemeye başvurmak için dahi vatandaşından para talep eden, sağlık ve eğitim dahil kamu hizmetlerini metalaştıran, askerlik görevini dahi parası olanlar için ayrıcalıklı hale getiren bir devletten bahsediyoruz.
Devleti, ulusu ve üzerinde yaşadığı yurdu korumak, bu yurtta güven, barış içinde gönençli ve rahat şekilde yaşaması için bir araç olarak görenlerin (Mustafa Kemal Atatürk, “Yurttaş için medeni bilgiler” kitabı) cumhuriyetinden, vatandaşa aldırmayın, para babalarının batağını onların vergisinden ödeyin, bırakın bağırıp çağırsınlar, önemli olan para babalarını küstürmemek diyenlerin cumhuriyetine dönüşün, ekonomik bağımlık olmadan ulusal bağımsızlık olmayacağını görmezden gelen ya da görse de umursamayan halkın ve siyasilerin kısa hikayesi bu aslında.
*Atilla Yeşilada’nın, “vergi mükellefi” olarak ifade ettiği şeyin doğrudan “vatandaş” olduğunu, sudan, elektrikten dahi KDV adı altında vergi alınan bir dünyada, ABD icadı, gelir vergisi ödüyor olmayı vatandaş haklarına sahip olmakla ilişkilendiren vergi mükellefi lafının, günümüzde ABD’de dahi hiçbir anlamı olmadığını da ilave edelim.










