Fatih Şahintürk yazdı…
Son günlerde Türkiye’nin gündemine oturan patronlar kulübü TÜSİAD, sanıldığının aksine, milli burjuvazinin merkezi değil, küresel sermayenin ileri karakoludur.
1971 yılında kurulan bu STK’nın kurucu unsurları, kuruluş tarihinden yaklaşık çeyrek asır evvel, yerli ve milli vasfını yitirerek, küresel sermayenin Türkiye’deki lejyonerleri durumuna gelmişti.
TÜSİAD’ın bu durumunu doğru analiz edebilmek için, Osmanlı devletinin son döneminden itibaren Türkiye’nin ekonomik düzeni hakkında bilgi sahibi olmak gerekiyor.
Kısaca anlatayım…
Osmanlı devleti bir cihad devleti olarak tüm devlet ve ekonomi düzenini fütuhat üzerine kurmuştu. Dolayısıyla ekonomik düzeninin temeli de savaşlardan elde edilen toprakların vergilendirilmesi üzerine kurmuştu.
Osmanlı devleti ekonomik olarak ayakta kalabilmek için, sürekli savaşmak, savaşları kazanmak, toprak elde etmek, elde edilen topraklarda reayanın tarım, hayvancılık ve ticaret yapabilmesini sağlamak ve reayanın bu faaliyetlerinden vergi almak zorundaydı.
Osmanlı devletinin tüm sermayesi ise saray bürokrasisi, Yeniçeri Ocağı Ağaları ve Osmanlı devletinin yereldeki idarecileri olan feodal beylerin elindeydi.
17’nci yüzyıldan itibaren coğrafi keşiflerle birlikte ticaret yollarının değişmesi, batıdaki endüstri ve sanayi devrimleri, arka arkaya savaşlardan alınan mağlubiyetler ve devletin savaşa girmekten çekinmesi gibi sebepler sonucu Osmanlı devletinin ekonomisinin çöküş sürecine gireceği muhakkaktı ve öyle de oldu.
1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nın lağvedilmesiyle Osmanlı devleti önemli bir sermaye tekeliyetinden kurtuldu ancak 1838 yılında imzalanan Baltalimanı Gümrük ve Tekel Antlaşmasıyla Osmanlı devleti batı karşısındaki ekonomik üstünlüğünü, 1839 yılında kabul edilen Tanzimat Fermanı’yla da Osmanlı devleti batı karşısındaki idari ve hukuki üstünlüğünü kaybetti.
Tanzimat döneminin başlamasından kısa süre sonra kurulan Galata Borsası’yla Osmanlı devletinin tüm sermaye gücü çoğunlu Ermeni, Rum, Yahudi olan Galata Bankerlerinin eline geçti. Yani Tanzimat döneminde Osmanlı devletinin ekonomik merkezi, o dönemin TÜSİAD’ı Galata Borsası oldu.
Bu dengesiz ve sağlıksız ekonomik düzenin iflas etmesi kaçınılmazdı ve Osmanlı devleti merkezi de bunun farkındaydı. Bu yüzden 1854 yılında Kırım Savaşı devam ederken Osmanlı devleti ilk dış borcunu aldı.
Sultan Abdülmecid döneminde alınmaya başlanan bu istikraz yani dış borçlar, Sultan Abdülaziz döneminde de devam etti ve nihayet 1875 yılında Osmanlı devleti ekonomisi iflas etti.
Osmanlı devletinden alacaklı olan yabancı devletler ve Galata Bankerleri, 1881 yılında kurulan Duyün-u Umumi idaresiyle Osmanlı devleti ekonomisine adeta el koydular.
1876 yılında taht’a çıkan Sultan 2’nci Abdülhamid, 33 yıllık uzun saltanat müddetince bu açmazdan kurtulmak için kendi döneminde de 9 defa dış borçlanma yoluna gitti ancak toprak ve tarım dışında tesisleşme ve fabrikalaşmaya da önem vererek Osmanlı devleti ekonomisine alternatif gelir kalemleri elde etmek için büyük bir mücadele verdi. Kısmen de başarılı oldu. 1909 yılına gelindiğinde Osmanlı devletinin dış borcu 300 milyon altından 27 milyon altına kadar inmişti. 33 yılda Osmanlı devleti ekonomisi eksiden sıfıra yaklaşabilmişti.
Sultan 2’nci Abdülhamid’in iktidarından sonra yönetime gelen İttihat ve Terakki Cemiyeti de bağımsız, yerli ve milli bir ekonomi için çaba gösterdi. Milli Burjuvazi kavramı da ilk kez İTC döneminde ortaya çıktı.
1’nci Dünya Savaşı devam ederken 1915 yılında yaşanan Ermeni tehciri, milli burjuvazi’nin oluşmasında önemli bir etken oldu. İTC’nin ileri gelen isimleri, göç eden Ermenilerin malvarlıklarına ve gayrimenkullerine el koydu.
1915 Ermeni tehcirinden sonra Ermeni sermayesi tasfiye olsa da, Galata Borsası’nın yerinde artık İstanbul Borsası olsa da sermaye yine azınlıkların elindeydi.
1918 yılında 1’nci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte İTC iktidarının sonu geldi.
Cumhuriyetin ilanından sonra ise Atatürk de İTC iktidarının yapmaya çalıştığı gibi tam bağımsız bir ekonomi için kolları sıvadı.
Atatürk’ün yakın silah ve mesai arkadaşlarından Celal Bayar, Salih Bozok, Nuri Conker, Ali Kılıç, Mahmut Soydan, Fuat Bulca, Fikret Takyettin Onuralp, İhsan Eryavuz gibi isimlerle Bursa’lı İnegöllüzade ailesi, Ankara’lı Aktarzade ve Çubukçuzade ailesi, İzmir’de Uşakizade ailesi, Kınalızade Ailesi, Nemlizade ailesi, Kavalalı ailesi ve Avundukzade Ailesi İş Bankası’nın kuruluşunda yan yana gelerek Cumhuriyetin ilk milli burjuvazi girişiminin temelini oluşturdular.

Cumhuriyetin milli burjuvazi çalışmalarına daha sonra Mehmet Emin Kağıtçılar, Şakir Zümre, Nuri Demirağ, Nuri Killigil gibi girişimciler de eklendi.
2’nci Dünya Savaşı devam ederken 1942 yılında çıkarılan Varlık Vergisi yasası ise Türkiye’de sermayeyi elinde tutan azınlıklara özellikle dönme olarak nitelenen Yahudilere büyük bir ekonomik darbe vurdu.
Yüksek vergi borcu çıkarılan birçok isim, vergi borcunu ödeyebilmek için tüm malvarlıklarını elden çıkarmak zorunda kaldılar. Vergi borcunu ödeyemeyenler ise Aşkale’ye taş kırmak için sürgün edildi. Dolayısıyla 1942 Varlık Vergisi de 1915 Ermeni tehciri gibi, milli burjuvazinin oluşmasında önemli bir sermaye transferi operasyonu oldu.
2’nci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan çift kutuplu dünya düzeni ve devletin batının yanında saf tutmasına karar vermesinden sonra bütün bu girişimler ve çabalar yeni bir evreye girdi ve Amerikancılık hastalığı ve bağımlılığı milli burjuvazinin de sonunu getirdi.
Kuruluş çalışmaları 1948 yılında başlayan Türkiye Sınai Kalkınma Bankası (TSKB), Dünya Bankası’nın öncülüğünde Türkiye’deki sermaye gruplarını ayağa kaldırmak, desteklemek ve kurumsallaştırmak amacıyla resmen 1951 yılında DP iktidarının ilk yıllarında kuruldu.
TSKB’nin kuruluşunda Dünya Bankası sermayesinin yanı sıra Cumhuriyetin ilanından sonra milli burjuvazinin çekirdeğini temsil eden İş Bankası, Osmanlı Bankası, Yapı Kredi Bankası, İstanbul Ticaret Borsası, İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası, Garanti Bankası, Selanik Bankası, Türk Ticaret Bankası, Akbank, İmar Bankası, Akbank, Çukurova Sanayi (Eliyeşil ve Karamehmet Aileleri), İzmir Pamuk Mensucat (Giraud Ailesi), Mensucat Santral (Bezmen Ailesi) kurumsal olarak yer aldı.
TSKB’nin bireysel kurucuları arasında ise Vehbi Koç, Hazım Atıf Kuyucak, Hakkı Avunduk, Mecit Duruiz ve (TÜSİAD başkanı Mehmet Ömer Arif Aras’ın dayısı ve CHP milletvekili) Cabir Selek bireysel kurucu olarak yer aldılar.

Böylece Türkiye’nin uzun süredir tam bağımsız bir ekonomi için oluşturmaya çalıştığı milli burjuvazi unsurları, 2’nci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra küresel sermayenin güdümüme girdi ve küresel sermayenin Türkiye’deki uzantısı oldular.
Vehbi Koç, TSKB’den aldığı kredilerle sermayesini katladı.
Nejat Eczacıbaşı TSKB’den aldığı kredilerle Levent’teki ilaç fabrikasını açtı.
Hacı Sabancı ve Salih Bosna, TSKB’den aldığı kredilerle BOSSA’yı kurdu…
TÜSİAD’da bu milli vasfını yitiren unsurlar tarafından tam 12 Mart 1971 Muhtırası’ndan 20 gün sonra 2 Nisan 1971 tarihinde Vehbi Koç, Nejat Eczcıbaşı, Sakıp Sabancı, Selçuk Yaşar, Raşit Saruhan, Ahmet Sapmaz, Feyyaz Berker, Melih Özakat, İbrahim Bodur, Hikmet Erenyol, Osman Boyner ve Muzaffer Gazioğlu tarafından kuruldu.
Zaman içerisinde TÜSİAD’ın milli tarafını temsil eden sermaye grupları da tasfiye oldu ve TÜSİAD yönetimi küresel sermaye ile eşgüdümlü çalışan 5 ailenin (Koç, Sabancı, Boyner, Eczacıbaşı ve Berker) eline geçti.
