Barış Tekin yazdı…
Bakanlığı döneminde Türk vatandaşlarını yüksek faiz politikası ile yoksulluğa mahkum eden Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, %50’ye varan faiz oranıyla yabancı sermayeyi carry trade (yabancıların kısa süreyle ülkeye döviz getirmesi karşılığında yüksek faiz geliri elde etmesini ifade eden, ülkenin dış yükümlülüklerini ve borçlanmasını son derece artıran vur-kaç kapitalizmine özgü bir finans kapital kurgusu) üzerinden yeteri kadar zengin etmemiş olduğunu düşünmüş olacak ki geçtiğimiz günlerde yabancı yatırımcıya sıfır vergi müjdesi vermeyi de ihmal etmedi.
Şimşek aynı zamanda İngiliz vatandaşı olduğu için Londra bankerlerini Türk vatandaşlarından daha fazla düşünüyor olabilir. Olayı bu yönüyle düşünürsek hiç de şaşırtıcı olmaz. Zira bakanlığı döneminde Türk milleti dünyanın en yüksek faiz oranına maruz kalmış ve halkın satın alma gücü radikal bir boyutta düşmüştür. Ücretler enflasyon karşısında durmadan aşınırken, emekliler ve asgari ücretliler ise açlık sınırının altında bir maaşa layık görülmüş ve derin bir yoksulluğa itilmiştir. Yüksek faiz nedeniyle üretim ve yatırım maliyetleri durmaksızın artmış, birçok sanayi kuruluşu ya iflas bayrağı çekmiş ya da üretimini yurt dışına taşımıştır. Enflasyonu düşüreceği iddia edilerek politika faizinin %50’leri gördüğü ve hala %37’lerde seyrettiği dönem sonunda resmi enflasyon kümülatif olarak %250’nin üzerine çıkmıştır. Üretimden koparılan bir ekonomide enflasyon düşmez, aksine yükselir. İşte tüm piyasacıların, liberal ekonomistlerin üzerini örttüğü büyük gerçeğimiz budur.
Barınma sorunu sebebiyle sokakta donarak vefat eden yurttaşlar ve okulda açlıktan bayılan öğrenciler küresel sistemin ülkemize dayattığı bu sömürü düzeninin bir sonucudur. Bu hikaye içinde rol alanların isimlerinden ziyade sömürü çarkını kuran ve kamuyu üretimden, eğitimden, sağlıktan tasfiye eden sermaye düzeninin kendisi ile yüzleşilmelidir. Küresel sermayeye entegre holdinglerin yıldönümü kutlamalarından gördüğümüz kadarıyla siyaset sahnesinde yer işgal eden hemen hemen tüm siyasi partiler bu sermaye düzeninde bir rol kapmış ve rant-koltuk mekanizmasındaki yerini almıştır.
Yabancılara sıfır vergi vadedilen bir ortamda, Sevr’e giden yolun taşlarını döşeyen Baltalimanı Antlaşması’ndan (1838) bahsetmezsek olmaz. Bu anlaşma sonucunda İngiliz tüccarlar Türk tüccarlardan bile daha az bir vergi oranına tabi tutuldu. Dış ticarette önce İngilizlere, sonra kıta Avrupası’ndaki diğer ülkelere verilen imtiyazlar Türk esnaf ve zanaatkar sınıfını dış mallarla rekabet edemez duruma getirdi. Yabancılara ait mallar tüm Osmanlı coğrafyasını ve pazarını ele geçirdi, Türkler üretimden ve ticaretten dışlandı, dış borçlar önce Düyun-u Umumiye (1881) ile ekonomik esarete yol açtı, son olarak da siyasi esaret geldi ve işgali kabul eden Sevr Anlaşması imzalandı.
İşgali ve esareti kabul etmeyen Türk milleti büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde emperyalizme karşı bağımsızlık savaşını verme iradesini ortaya koydu. Önce Sevr Antlaşması yırtıldı, sonra da yabancılara verilen tüm imtiyazlar ve kapitülasyonlar Lozan Antlaşmasıyla ortadan kaldırıldı.
İzmir’i kuşatan ordularımız Çanakkale Boğazı’na doğru ilerleyince İngiliz Başbakanı Lloyd George dominyonu olan ülkelerden (Avustralya, Yeni Zelanda, Güney Afrika, Kanada) asker göndermelerini talep etti. Ancak hiçbirinden olumlu cevap alamayınca George Lloyd hükümeti istifa etmek zorunda kaldı ve İtilaf devletleri Mudanya Mütarekesiyle ateşkes ilan ederek savaşı sürdüremeyeceğini ilan etmiş oldu. Buna rağmen Lozan’da kapitülasyonların ve yabancılara verilen imtiyazların devamını talep ettiler. Bunun üzerine Atatürk’ün direktifiyle Lozan görüşmelerinin ilk oturumu sonlandırılır, Türk heyeti yurda geri döner. İtilaf devletlerine ekonomik bağımsızlığımız konusundaki kararlılığımızı bildirmek üzere düşmanın denize döküldüğü İzmir’de bir İktisat Kongresi (17 Şubat – 4Mart 1923) toplanır.
Kongrenin açılış konuşmasında büyük Atatürk siyasi bağımsızlığın ancak ve ancak ekonomik bağımsızlıkla sağlanabileceğini tüm dünyaya ilan eder:
“Mazide, Tanzimat devrinden sonra ecnebi sermayesi müstesna bir mevkiye malikti, devlet ve hükümet ecnebi sermayesinin jandarmalığından başka bir şey yapmamıştır. Her yeni millet gibi Türkiye buna muvafakat edemez. Burasını esir ülkesi yaptırmayız.”
Anlaşılan o ki başımıza yeniden Baltalimanı ve Sevr çorapları örülmek isteniyor. Türk milletini önce ekonomik esarete sonra da siyasi esarete ve işgale götürecek yolların taşları döşenmek amaçlanıyor. Bağımsızlıktan yana olan irade 107 yıl önce olduğu gibi bugün de susmayacaktır. Türk milleti tarih boyunca esareti kabul etmemiştir, bundan sonra da etmeyecektir.
Parolamız tektir: “Ya İstiklal Ya Ölüm!”