NATO Hava Kuvvetleri neden Türkiye’den Ürdün’e taşınıyor?

Devasa NATO hava kuvvetleri üssü, Türkiye’den Ürdün’e yavaş yavaş taşınıyor. Batı Suriye’yi çoktan kaybetti. Türkiye’yi de kaybediyor olabilir. Kim bilir, günün birinde Ürdün bile uykusundan uyanabilir. Bazıları diyor ki, 'domino etkisi başladı'.

NATO Hava Kuvvetleri neden Türkiye’den Ürdün’e taşınıyor?

Ortadoğu’daki insanlar alaycı bir biçimde espri yapıyor:
“Türkiye/İncirlik’ten Ürdün/El Azrak’a, sevgilerle”.
Daha doğrusu, şayet dünyanın bu kısmındaki NATO birliklerinin hareketine biraz dikkat ediyorlarsa (bu espriyi yapıyorlar).
Dikkat etmeliler de.
İnanılmaz derecede ölümcül ve saldırgan bir gücün en az bir önemli bölümünün yeri, ‘belirsiz’ ve Batı’ya göre birdenbire ‘güvenilmez’ olan bir ülkeden (Türkiye), yoksul fakat itaatkâr Ürdün Krallığı’na peyderpey değiştirildi.
Mecazen konuşursak, Türkiye’nin hangi rotada uçacağından ve en sonunda nereye konabileceğinden NATO’nun emin olmadığı artık açık. Paniğe kapılıyor ve ‘her ihtimale karşı’ bir çıkış stratejisi, en önemli bölgesel güçten adeta bir kaçış planı arıyor.
Batı gerçekten de Türkiye’yi kaybediyor mu? Kimse bilmiyor. Büyük olasılıkla, Erdoğan dâhil Ankara’daki hiç kimse de emin değil.
Fakat ya… Ya Erdoğan Rusya’ya hattâ Çin’e yakınlaşırsa? Ya Türkiye’nin İran’la ilişkileri ilerlerse? Ya Ankara Avrupa Birliği tarafından uzun yıllar boyunca küçük düşürülmekten nihayet yorulduysa? Ya Washington’un diktasına da artık uymak istemiyorsa?
Bu ‘kâbus gibi’ senaryolar, yüksek ihtimalle Brüksel, Washington ve Londra’daki birçok aparatçiği uyuyamaz hale getirmekte.

NATO hiçbir şeyi şansa bırakmak istemiyor. Türkiye olmazsa, neresi olur? Tüm o nükleerler, savaş jetleri, bombardıman uçakları ve ‘Batılı askerî danışmanlar’ nereye gitmeli?

İncirlik NATO Hava Üssü

Türkiye’nin Adana kentinin hemen eteklerinde yerleşik, dev bir hava üssü olan İncirlik tek kelimeyle mükemmel bir mahaldi. İncirlik, uzun yıllar boyunca, Batı’nın göz korkuttuğu ve bölgedeki çeşitli hedeflere doğrudan saldırıda bulunduğu; birçok Türk uzmanın inandığı üzere de, Suriye’de ve başka yerlerde faaliyet gösteren sayısız radikal cihatçı kadronun eğitim aldığı, Orta Doğu’daki en önemli ve ölümcül hava kuvvetleri üssüydü. Suriye’de, Irak’ta ya da potansiyel biçimde İran’da, Lübnan’da, Yemen’de ve hattâ Afganistan’da Batı’nın bombalamak istediği her şey için, kusursuz altyapısıyla ve ‘fantastik’ coğrafî konumuyla, İncirlik oradaydı. NATO için sahiden de hayallerin gerçek olduğu bir yerdi! Ancak sadece kısa süre öncesine kadar: ta ki Erdoğan çağına dek, ta ki 2016’daki başarısız darbeye ve onun sonucundaki anlaşılmaz fakat gerçek ‘Türk isyanı’na dek.
Birdenbire, Türkiye ‘artık güvenilmez’ oldu, en azından Batı başkentlerinde.
Bu belki hem Türkiye hem de Türkiye’nin geleceği için çok iyi fakat NATO için kesinlikle öyle değil.

İncirlik Üssü’nün girişi

O halde, İncirlik’i nereye taşımalı?
Ürdün Krallığı en iyi aday görünüyor. Elverişli şekilde, fazlasıyla yoksul ve geçmişte de Batılı terbiyecilerine itaatkârdı. Esasen dış yardıma -ağırlıklı olarak Batı yardımına- bağımlı ve Washington, Londra ya da Berlin’deki yöneticileri memnun etmek adına hemen hemen her şeyi yapar.
Batı için en önemlisi, Amman’ın yeterince zalim olması ve ona karşı güçlü bir muhalefetin bulunmaması. Muhalefetin sesi fazla çıktığında, üyeleri kaçırılıyor ve işkenceye uğruyor. O nedenle, Avrupalıların ve Kuzey Amerikalıların burada güvende ve evlerindeymiş gibi hissetmeleri doğal.
2017’de Alman Wehrmacht’ı,askerlerini, pilotlarını ve Tornado’larını, toplamda 200’den fazla kişiyi ve düzinelerce uçağı, Suudi Arabistan sınırına yalnızca 30 kilometre uzaklıkta yer alan ve Suriye’ye de benzer bir mesafede bulunan El Azrak üssüne taşıdı. Irak sadece 200 kilometre uzakta.
Angela Merkel ile Tayyip Erdoğan’ın birbirlerine karşı belli (kimilerine göre ‘büyük’) bir tiksinti duydukları aşikâr. NATO ülkelerinin zalim, piyasa yönelimli ve itaatkâr ülkelerle yakından çalışmayı sevdiği de iyi bilinen bir olgu.
Fakat Ürdün?
Alman resmî televizyon ağı Deutsche Welle (DW) bile, her ne kadar aynı zamanda durumla ilgili gerçek anlayışı ifade etse de, bu nakle yönelik açık bir sinizm sergiledi:
“Kral II. Abdullah, Batı’nın çok beğendiği bir lider. Arap Yarımadası’ndaki prenslerin aksine, genellikle koyu renk bir takım elbise giyiyor. Britanya’da askerî eğitim aldı, Oxford ve Washington’da öğrenim gördü. Ürdün onun liderliğinde, Orta Doğu’daki tüm büyük anlaşmazlıklarda güvenilir bir biçimde Batı politikasıyla aynı doğrultuda konum aldı.”
Hamburg merkezli Alman Doğu Enstitüsü’nün uzun yıllar başkanlığını yapan Udo Steinbach’a göre de bu değişmeyecek:
“O, Batı’nın adamıydı, Batı’nın adamıdır ve Batı’nın adamı olmaktan başka herhangi bir seçeneği yoktur”, demişti Steinbach. “Ürdün yoksul bir ülke ve Batı’nın yardımı olmadan hiçbir suretle ayakta kalamaz.”


Azrak mülteci kampı

NATO, El Azrak yakınındaki Muvaffak Salti hava üssünü hâlihazırda yıllardır kullanmakta, çoğunlukla da Suriye toprağında bulunan çok sayıda hedefi yasa dışı bir şekilde bombalamak için.
El Azrak hem NATO hem de AB hava kuvvetleri tarafından, somut olarak Belçikalılar (2014-2015), şimdi de Hollandalılar ve Almanlar tarafından kullanıldığı için, Brüksel’de hakikaten iyi bilinen bir isim. ABD hava kuvvetleri zaten yıllardır buradan faaliyet gösteriyor.
Üs, Ortadoğu’nun bir başka kasvetli bölümünde yerleşik: Kapanan ve artık paslanıp çürüyen sayısız küçük işletme ve fabrikayla, bir zamanlar ‘göçmen kuşların tapınağı’ olarak nam yapmış bir vaha olan ve suyu hemen hemen bütünüyle boşalmış Azrak Sulak Alan Rezervi’yle, ekonomik açıdan buhranda. Bu vaha önceden neredeyse Suudi Arabistan sınırına kadar uzanıyordu. Şimdi, ‘rezerv’ arazisinin büyük kısmı kuru. Zaten, Okinawa’da tanık olduklarım gibi, uçak motorlarının ve motor test tesislerinin sağır edici gürlemesiyle karşılaşacakları için, buraya fazla sayıda kuş gelmezdi.
Ürdün’ün bu köşesine gelen insanlar çoğunlukla, methedilen netameli Britanya istihbarat ajanı Thomas Edward Lawrence, namıdiğer Arabistanlı Lawrence tarafından eskiden bir karargâh olarak kullanılan yakınlardaki kaleyi keşfetmeye hazır maceraperest Batılı turistler. Aynı zamanda, vahşi yaşam rezervlerini ve pek çok küçük arkeolojik siti de görmeye geliyorlar.
El Azrak pansiyonunun zanaatkâr merkezinde çalışan Aliya, şunu itiraf etti:
“Burada bazen çok korkuyoruz… Çünkü bizim mekân hava kuvvetleri üssü çeperinin hemen bitişiğinde bulunurken, yabancı turistler için otel işlevi de görüyor. Birinin buraya saldırmayı düşünmesi için birçok sebep var…”
Binanın arkasındaki park alanından, çok sayıda hangarı ve askerî uçağı gördükten sonra “Burası gerçekten de bir ‘turist’ konaklama yeri mi?” diye sordum. Bir süre duraksadı fakat sonra cevap verdi:
“Burası aslen bir eko-konaklamaydı ama şimdi rezervasyonlar çoğunlukla üsten yapılıyor. Hem Amerikalılar hem de Almanlar burada kalıyor; oysa birkaç yıl önce Belçikalılar kalıyordu. Kimi zaman subaylar tüm bir ay boyunca burada yaşıyor – bilirsiniz, eğitim, toplantılar… Üste çalışıyorlar fakat burada uyuyorlar.”
Konaklama yerinin girişinin yakınındaki duvara vidalanmış bir “ABD Yardımı” levhası var. Duvarları süsleyen, bölgeye ait çok sayıda siyah-beyaz tarihî fotoğraf bulunmakla beraber, eski bir Britanya sömürge üniforması giyen asker heykelciği de mevcut.
Azrak kasabası tozlu ve yarı yarıya boş. Sert bir kuraklığı olan çölle çevrili. Ana yol boyunca sıralanan birçok ev ve ofis harabesi var. Bazı insanlar, yırtılmış çadırların içerisinde sefalet çekmekte.
Mütevazı bir konut yığınının yakınında durakladım. Siyah bir elbise giymiş ihtiyar bir kadın, tehditkâr bir biçimde bana sopa salladı.
Yaşlı görünen bir adam arabaya yaklaştı. Elini bana doğru uzattı. Eli buruş buruş ve sertti. Tokalaştım. Adamın kaç yaşında olduğuna dair bir fikrim yoktu; büyük ihtimalle çok yaşlı değildi fakat yorgun ve kederli görünüyordu. Elimi, duvarlara doğru belli belirsiz salladım:
“Bu üssün, hiç değilse biraz yardımı oluyor mu şehre?”
Adam, birkaç saniye bana gözlerini dikti, sonra geveledi:
“Yardımı mı? Evet, belki oluyor… Belki de olmuyordur… Tam olarak bilmiyorum.”
Biz El Azrak’tan yavaş yavaş ayrılırken, yalnızca birkaç yıl öncesine kadar, zor zamanlar yaşamadan evvel satış elemanı olan hem şoförüm hem çevirmenim, yorumda bulundu:
“Burada (vaziyet) çok kötü! Durum trajik. Batı Amman ve bu, tek bir ülkenin toprağında iki ayrı evren varmış gibi sanki. Nasıl bir tezat! Bunu kendiniz de görebilirsiniz.”
Bu ölümcül hava üssününün kendi bölgelerinde, kendi ülkelerinde yayılmasını Ürdün halkının önemseyip önemsemediğini sordum ona. Neticede üssün yegâne amacı, çok sayıda masum insanı öldürürken, kardeş Arap uluslarını gaddarlaştırmak.
Omuzlarını silkti:
“Umursamıyorlar. Buradaki insanların çoğu böyle şeyler üzerine düşünmez. Yemek yiyebilmek, geçinebilmek isterler. Hükumet onları, Batı’yla işbirliği yapmanın yaşam standartlarını iyileştirebileceği konusunda ikna etti. Tek düşündükleri bu. Bizim liderlerimiz, Körfez’dekiler de buradakiler de, yozlaşmış halde ve halk da küçük düşürülüyor; burada parlak bir gelecek görmüyorlar ya da mevcut durumdan herhangi bir çıkış yolu…”
Başkent Amman’a yaklaşık 70 kilometre mesafede yavaşlıyoruz, zira çeşitli kontrol noktalarından ve Batı’nın Afganistan’da inşa ettiklerine benzer bir beton çitten geçiyoruz. Şoför şunu bilmemi istiyor:
“Bakın, burası, sözde Suriye muhalefetine yıllardır eğitim verdikleri yer.”
Amman’a döndüğümde, burada çalışan, çoğu yabancı birçok arkadaşımla buluştum. Bir tanesi, “Hâlihazırda Batı’nın Ürdün’de faaliyet gösteren bir hayli hava üssü mevcut” dedi. “Bu mevzu burada açıkça tartışılmaz. Doğru veya yanlış olmasının önemi yok. Kimsenin umurunda değil. Dünya’nın bu kısmının omurgası çoktan kırılmış.”

Yıkılan Azrak

El Azrak yalnızca geniş bir hava kuvvetleri üssü değil. O aynı zamanda, Ortadoğu’daki en büyük mülteci kamplarından biriyle eş anlamlı bir yer. Bu, çölün ortasında inşa edilmiş, esas olarak savaştan kaçan Suriyelilere kalacak bir yer temin etmek üzere tasarlanmış yeni bir kamp.
2016 ve 2017’de burada çalıştım, daha doğrusu, saldırgan yerel güvenlik güçleri tarafından kovalanmadan önce, çalışmaya çalıştım.
Mülteci krizleri, Batı’nın askerî üsleri, dış yardım ve turizm: bunlar, Ürdün Krallığı’nın başlıca gelir kaynaklarıdır.
Netameli ve gerçeküstü bir biçimde, buradaki her şey büyük bir çember etrafında dönüyor ve kötücül bir anlamı var: Bütün ülkeler askerî üslerden dümdüz ediliyor ve Ürdün bunlara kendi topraklarında ev sahipliği yapmayı istemekte; elbette, yüksek bir ücret karşılığında. Dolayısıyla yüz binlerce umutsuz sığınmacı, bu ‘Orta Doğu’nun istikrar adasına’ kaçmaya devam edecek ve onlarca, hattâ yüzlerce milyon dolarlık dış yardımı Amman’ın kasasına getirecektir. Sanayi, üretim ya da ağır işe pek gerek yok.
Bu düzenleme ‘ahlâka aykırı’ olarak tanımlanabilir mi? Peki bunun gerçekten bir önemi var mı? Ürdün Krallığı’na yaptığım bu ziyaretim ve önceki ziyaretlerim boyunca bana birçok kez, ‘kimsenin umurunda olmadığı’ söylendi. Neredeyse tüm ideoloji, dayanışma ve uluslararasıcılık ruhu ile birlikte, ‘yardım’ ve ‘destek’ adı altında kamufle edilen, Batı sponsorluğundaki eğitim ve medya telkin programları ve kampanyalarıyla zaten yıkılmış durumda.
‘Neredeyse’ diyorum çünkü şimdi, umuda dair ufak bir belirti yeniden ortaya çıkıyor. Her şey henüz kaybedilmiş değil. Komşu bir ülke -Suriye- halen ayakta. Savaştı ve halkından yüz binlerce kişiyi kaybetti fakat acımasız Batı müdahalesini yenmeyi de neredeyse başardı. Bu, Arap tarihindeki en mühim an olabilir.
Ortadoğu halkları izliyor. Ürdün halkı izliyor. Türkler izliyor. Görünen o ki, emperyalistler yenilebilmekte. Görünen o ki, iş birliği ayakta kalmanın yegâne yolu değil.
Devasa NATO hava kuvvetleri üssü, Türkiye’den Ürdün’e yavaş yavaş taşınıyor.
Batı Suriye’yi çoktan kaybetti. Türkiye’yi de kaybediyor olabilir. Kim bilir, günün birinde Ürdün bile uykusundan uyanabilir. Bazıları diyor ki, “domino etkisi başladı”.

Yazan: Andre Vltchek
Çeviren: Banu Barış