1. Haberler
  2. Gündem
  3. Nihat Genç’e mektuplar

Nihat Genç’e mektuplar

Sevenleri, yoğun bakıma kaldırılmasının ardından entübe edilen, ardından da sonsuzluğa uğurladığımız Veryansın Tv kurucusu yazar Nihat Genç için yazdıkları mektupları paylaştı. 

featured

VERYANSIN TV

Anadolu’nun, bu toprakların en meşru hakkının, isyanın simgesi, Veryansın TV’yi aşan ruh, Türk jakobeni, Kemalist, devrimci Nihat Genç ağabeyimizi; sıcak bir temmuz günü sonsuzluğa uğurladık. Son sözleri, “Cumhuriyeti yaşatın!” oldu. Aşığı olduğu Türk milletinin kalbinde ölümsüzleşti.

Veryansın TV olarak kendisine söz veriyoruz:

Kutup yıldızımızın bayrağını düşürmeyecek, cumhuriyeti ilelebet yaşatacağız.

NİHAT GENÇ’E MEKTUPLAR

Binlerce vatandaş, yazar, gazeteci, akademisyen, sanatçı, siyasetçi; Nihat Genç için entübe edildiğinde geçmiş olsun, son nefesini verdiğinde de başsağlığı dileklerini paylaştı.

Nihat Genç için Veryansın Tv’ye gelen bazı mektuplar şöyle…

Prof. Dr. Caner Işık:

“Cumhuriyetçi ve vatanseverler
Duayla bekliyor seni Nihat Genç
Cesareti senden alan yiğit evlatlar
Umutla bekliyor seni Nihat Genç

Maddeyi değil de ruhu şahlatan
Özgürlük, eşitlik fikri savunan
Bağımsızlık fikri ile yaşayan
Ruhundan konuşan yiğit Nihat Genç

Atatürk’ü özden anlayıp diyen
Yunus olup gönül evine konan
Nasreddin hocayla mesel anlatan
Yurdumun vicdanı Türklük Nihat Genç

Maddeye tapmaman görünenindir
Allaha kulluğun ifadendedir
Anandan emdiğin saf ve temizdir
Onu hak edendir güzel Nihat Genç

Haksızlığa karşı derin nefessin
Sana nefes veren Allah’tan sessin
Tecelli oluyor görüntü sensin
Anadolu ruhu dolu Nihat Genç

Korkmuyor, yılmıyor susmuyor hala
Kulağımda sesin haykırır hala
Vicdan olmuş halin seviyor hala
Sevenlere dolan aziz Nihat Genç

Bu topraklar senin gibi yiğittir
Ortaya koyulan asıl yiğittir
Yoksulun diliyle söyler yiğittir
Geldiğine uygun dürüst Nihat Genç

Vatan işarettir pusula namus
Erenler içinden çağdaş bir Yunus
IŞIK şifa diler arkanda ulus
Delikanlı namus taşır Nihat Genç.”

Vedat Özdemiroğlu:

“Az evvel pazartesiyi salıya bağladı gece Nihat abi.

Bayram bitti…

Ne gam, bana her günü de geç, her an bayram.

Lakin deliyim diye meselesiz de değilim çok iyi bildiğin gibi, canım Nihat abi.

Bir ay önce Ahmet Özdemiroğlu ağabeyim çok zorlu bir kalp ameliyatı geçirdi, çok şükür deyip rahat nefes aldık ki, bu kez Ankara’dan kara haber:

“Nihat Genç, entübe edildi.”

Sadece bildiğim değil, bilmediğim dualarım da seninle. Ortak dostlarımıza söyleyip durduğum cümle, “Bu durumu atlatacak biri varsa, o da Nihat Genç’tir” oldu; kolpadan da değil, sendeki azim, direnç, çalışkanlık, hak sevgisi ve memleket hayranlığı; güzel yurdumun güzel insanlarının mâlumu. Üstelik dostluğuna, kardeşliğine, mesai arkadaşlığına mazhar olmuş ben garip için uzaylardan, galaksilerden daha değerlisin kalemi benzersiz güzel ustam.

Seni tanımanın lütfû, efkârımı kâh dağıtıyor, kâh yoğunlaştırıyor; ne yapacağımı bilemez haldeyim abi.

“Bizim Vedat” derdin, Yunus Emre gibi, bu lafın bana verdiği kıvanç, geniş zamana asılı kalıp duracak.

Saatlar önce Can Laçin’le konuştum, oğlunla, ‘ne yazmak istersen köşem açık’ dedim, ‘yazarız beraber abi’ dedi. Can Laçin… Hani şu evdeki minik adam! Pazar akşamları, üniformamı giyip kasvetle vedalaşırken, kapıyı tutup “Gitmesin, gitmesin!” diye ağlayan aziz çocuk. Soylu eşin, canım Nuriye derdi ki “Oğlum bırak, geç kalıyo asker adam, gitsin gene gelsin!”

Can Laçin iyiden iyiye koparırdı yaygarayı: “Gelmesin, gelmesin!!!”

Can’ı herkes sona koyuyo, ne iyi yapmışsın abi başa alarak, dediydim.

Günü gelince sen de öyle yap, dedin.

Günü gelince öyle yaptım vallahi. Can Ilgaz koydum oğlumun adını. O da on beş ay evvel uçtu gitti göğe, o güzel adı kaldı yadigâr.

Bir kez doğana ölüm yok abi, halden hale geçiş var. Yükünden kurtulmuş ruh var, mânânın yorumu morumu değil, ta kendisi var. Ruh yoksa edebiyat nasıl olur, şiir niye sevilir, ruhlar kaynaşmasa hangi dostluk mümkün?

Haklısın canım Nihat Genç, yağmurdan öte kutsal su mu var?! Çok haklısın bizim Nihat Genç, rüzgârdan öte ilahi nefes mi var?!

Sana “Eee, bu kadar uzun yazarsan tabii haklı çıkarsın!” dediğimde nasıl güldüydün. Vallahi seni güldürmeyi hep çok sevdim. Rabbim nasip etti bize o eşsiz anları, şükürler olsun.

Tanışmamışken “Bu Çağın Soylusu” romanını okumuş, sarsılmıştım. Sen Leman’da yazmaya başlayınca mesai arkadaşı olduk. Yazıların çarpıcıydı, beynin kalbinin hizmetindeydi. Bazan ağlatıcıydı, yazarken ağladığına da eminim.

Asker oldum. Usta birliğim Ankara çıktı. Tuncay Akgün, ev telefonunu verdi, ararsın dedi. Ankesörlü telefondan aradım günün birinde, otuz yıl önce!

O cuma evci çıkınca buluştuk, tabii ki Engürü Kahvesi’nde, sen king oynadın, ben de durdum yanında. Kahvede değiştim üstümü, davetli olduğum mekâna seni de çağırdım, geldin, muhabbet harlandı, geceyarısı oldu, kopamadık, gel kal bizde, sohbet devam etsin dedin, geldim! Geliş o geliş. Kısa dönem askerliğimin hafta sonları Genç’lerin evinde geçti ondan sonra…

Aman Yarabbim, ne orjinal adamsın Nihat abi. Koltukta televizyona bakarken yere toz şeker döküp karınca besliyosun!! Hadi sen tuhafsın, onlara n’oluyor, vefalı mürit gibi belli sınırı asla aşmayıp şeker seansını takiben ortadan kayboluyor karıncalar!

Alâkasız bir saatte kalkıp tuvalete giderken, yaptıkların üstüne yerleştirdiği daktilonun başında görüyorum ustayı, bu nasıl bir özgün model, uykum dağılıyor, es vermesini beklerken basıyorum çayı, sonrası mizah âleminden İran’la ilişkiler tarihine, sinema detaylarından öğrencilerin dertlerine geniş mi geniş, bitmek tükenmek bilmeyen konuşmalar. Ne şirin geçti o vakit, ne çok feyz aldım senden canım Nihat Genç; hakkını helâl edersin, bilirim. En değerli varlığı, zamanını esirgemeden ve keyifle gülerek paylaştın ben gariple. Mevzubahis kahvede benim’çin birine “Bu var ya bu, kafaya koysun, taşı güldürür!” dediğinde inceden gubarmamak mümkün müydü ey Ofli Hoca’nın yazarı?!

Askerlik bitti ama muhabbet asla. Eşi bulunmaz kalemsin Nihat abi. Böylesine nazik bir öfke, hangi kaleme nasip oldu ki? Ankara’nın kıymetlilerinden Günhan Aydın ve seninle nasıl faydalı, ince, latif sohbetler aktı gitti her buluşmada. Mesafeler de durduramadı bizi; sabaha karşı telefon çalınca, bilirdim, Nihat Genç arardı. Yeni bir fikir, başka bir espri, taptaze bir isyan için. Derdin ki, “Bütün ülke uyuyor Vedat; bir sen, bir ben, bir de bu çilekeş kaldırımlar!” Ne garip, kaç zaman neler neler konuştuk da bir kez bile dedikodu yapmadık, gıybete girmedik güzel usta. Bu hüneri de asaletine borçluyuz.

Bir gün beni Ankara’ya uğurlarken, çok anı bir kararla, yanımdaki boş koltuğa oturup Istanbul’a gelen adamsın Nihat Genç.

Biraz sonra uyudun, muavin kek bıraktı, ben ikisini de yedim. Uyandın ve “kekimi niye yedin” diye, hesap sordun bana. Abi, dedim, filozof adamsın, kek için mesele çıkarma, isteriz! Olmaz öyle, o ayrı, bu ayrı dediydin.

Gümüşsuyu’ndaki bekâr evimde sigara böreği kızarttıydım, ikiye ayırdın börekleri ve dedin ki, herkes hakkı kadar yiyecek! Senin kadar adalete meftun adam görmedim ben abi. Katıldığın yemek programında, hazırlanan aşı, “Dışarda yemiyorum ben!” diye reddeden adamsın, daha ne diyeyim?

Bu topraklar sana minnettar Nihat Genç. Tavrına hayranız. Tuncay üzgün, Günhan üzgün, Gürcan Yurt üzgün, ben, biz, hepimiz üzgünüz, tedirginiz; gariban gibi bekliyoruz işte abi.

Bir de onlar, o mazlum çocuklar, evde tek başına seni izleyen melek ruhlular, döner ekmeği ısınırken gözünden yaş gelen tersolar, çok sevdiğin bu topraklara gönül vermiş temiz canlar, hainlere ve puştperestlere karşı merdane ceng’edenler, seni her saniye daha çok seviyorlar, daha şimdiden ve gönülden özlüyorlar Nihat Genç…

Ve o ruhlar; hunharca, canice katledilen değerli aydınlar, sistemin durumsuz kurbanları, şehit çocuk işçiler. Sen onların da kahramanısın; biz uğurlamaya çalışırken, onlar da koca kalpli yazarı ağırlama gayretindeler.

İsa, Tanrı’nın oğlu da, biz kuzeni miyiz, bu ülkeye şan şeref verdin ey Allah’ın oğlu;
kalbin ferah olsun bu çağın soylusu. Halkım adına tüm emeğin için kalpten şükranlarımı sunarım güzel abim Nihat Genç.

Bir gün, biri, sana dediydi ki

“Ben bir Allah’a inanmıyorum.” Ve sen ona dedin ki “Şu dediğin cümlede dört tane Allah var!”

Türkçe’nin şövalye ruhlu hizmetkârı; umudun daim, ruhun mesut olsun, bu toprağın pür duasını anneciğinin ak sütü gibi hak ettin…”

Günhan Aydın:

“19 Mayıs’ın dış sahalarında; sen, ben, bir de simitçi çocuk. Sanki Los Galacticos oynuyor karşımızda, Roberto Carlos akıyor. Sen, ben, simitçi çocuk; oyuna en ciğerden katılan en damar çocuk sensin Nihat Abi…

Kış Ramazanı, iftardayız pidecide. Tevfik Kış, masaya çorbamızı getirdi. Lan , dedin , olimpiyat şampiyonu veriyor çorbamızı. Pehlivansın Nihat Abi… Oğlum, dedin, bana. Anneler ölmez. Domatesi annen gibi kesersin. Memleketi senin sesinle sevmeyi sevdim Nihat Abi. Annelerimizi ve hiç bitmeyen uzak dağları. Erzincan’ı Çanakkale’yi; Cebeci ve Mamak’ı. O dağlarda yağmursun Nihat Abi…

Dolmuş şöförü, berber çırağı, sabah ezanında madenci, çorbacıdaki komi, belediye otobüsünde temizlikçi ablam, sanayideki bıkkın köfteci, emekli coğrafya öğretmeni cebinde ganyan bülteni, salıncaktaki çocuk, Ankaragüçlü boyacının sandığındaki çiçekleri hatırlıyor musun Nihat Abi ?..

Ben seni çok seviyorum Nihat Abi. Hiç korkmamanın sınırsız özgürlüğü… Abiler ölmez. Onun gibi dinlersin hava durumunu, onun kibritiyle yakarsın sigaranı. Hacı Bayram’da çay içer, Gençlik Parkı’na gideriz. Gel, demiştin, Hüseyin Gazi’ye gidiyoruz. Neden, demiştim. Nara atarız, dedin.

Sağ ol Abi.”

Dr. Özgür Aydın:

“Türkiye’nin fikir dünyasında herkesin sustuğu, çekindiği, döndüğü, büküldüğü anlarda hep bir adam dimdik ayakta kaldı: Nihat Genç. O sadece bir yazar değil, bu ülkenin aydınlık meşalesini elinde taşıyan kahramanlardan biridir. Sapına kadar vatanseverdir. Yalan söylemeyi bilmez. Ekranlarda öfkelenir, bazen çok sert konuşur, çok da küfrederdi. Ama o küfürler hiçbir zaman sırıtmaz, bir ok gibi hedefine saplanırdı. Çünkü içinde isyan değil, adalet vardı.

Nihat Genç, düşene el uzatmayanlardan olmadı. Zulmün karşısında susmadı. Dalkavuklukla beslenen düzenin maskesini çekinmeden yüzlere çarptı. Onun kalemi, vicdanla öfkenin birleştiği yerden çıkardı. Evet, sivriydi. Evet, sarsıcıydı. Ama çoğunlukla haklıydı.

Hiçbir zaman ekranlarda gülümseyip perde arkasında çürüyenlerden olmadı. İktidarın da muhalefetin de peşine takılmadı. Onun yönü hep halka, hep hakikate dönüktü. Bazen bir köylünün feryadında, bazen bir gencin isyanında, bazen bir annenin gözyaşında buldu sesini. O “Cumhuriyet”i iliklerine kadar benimsedi ve onun yılmaz savunucularından biri oldu.

Farklı düşüncelere sahip olsak da, bir “aydınlık savaşçısı”nın yaşam mücadelesi veriyor olması beni derinden etkiledi. Kalemini hiçbir makama, güce, zümreye satmayan keskin bir kalemin hayata tutunma çabası, aslında bu ülkede onurlu duruşun da ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.

Sessizliğe alışmış bir toplumun en gür seslerinden biri bugün suskun. Ama biliyoruz ki geçici. Çünkü bu ülkenin hala gerçeklere, hakikate, korkusuz kalemlere ihtiyacı var. En kısa zamanda, kaldığı yerden devam etmesini umutla bekliyoruz.”

Ahmet Bozdağ:

“Toroslardan sana selam eden Yörükler,
Kızılırmak’tan seni dinleyerek geçen yiğitler,
Seğmenler’in ortasında kokunla büyüyen çiçekler,
Senin için ağlar mı bugün?

Seninle yürüyen bu yoksul halkın çocukları,
İsyanınla yankılanan Maçka’nın yamaçları,
Ankara’nın sokakları, Kaz dağının ağaçları,
Sesinden bir haber arar mı bugün?

Her sözünde geçen bağımsızlık ve hürriyet,
Bayrak, vatan ve koca bir millet,
Bir de deliler gibi aşık olduğun cumhuriyet
Öz be öz evladını bağrına basar mı bugün?

Bu toprağın Kuvayı Milliye’de adı geçen yiğidi,
Al bayrağa sarılıp, al kanını döken şehidi,
Çanakkale’nin bağrında duran Nusret Mayın Gemisi,
Tarihten sana selam eder mi bugün?

Bir jakoben ruhuyla ağzından çıkan sözler,
Memleket sevgin ile yanıp kavrulan közler,
Kah ağlatan, kah şahlatan sendeki bu gözler,
Yüreğinin içine içine dolar mı bugün?

Ey Türk’ün oğlu sende bilirsin milyonlar senin dilinde,
Binlerce gence yürüyecek yol gösterdin Cumhuriyet izinde,
Bazen bir köy evinde, bazen koca Anadolu’nun kalbinde,
Yürüdüğün yoldan gelecek binler çıkar mı bugün?

Kılıçtan keskin kaleminden lazımdır bize,
Ne yazsam, ne söylesem anlatmaz seni hiçbir dize,
Bir Nihat Genç sığmıyor ki hiçbir söze,
Çok sevdiğin kalemin seni yazar mı bugün?

Söylesene ağabey, böyle kolay ayrılık olur mu hiç?
Direndin yıllarca tek başına, böyle gitmek olur mu hiç?
Eyvallahsız büyüdüğün yılların hatırına,
Ölüme de eyvallah etme bugün…”

Ejder Turan:

“Bu Toprağın İsyanı: Nihat Genç

Erzincan’ın İliç ilçesindeki maden sahasına vardığımızda, güneş batmak üzereydi. Cumhuriyetçi vatansever arkadaşlarla bir araya gelmiştik; Türkiye’nin dört bir yanından akın eden yürekler, yorgun ama kararlıydı. Partimizin kuruluşunu ilan etmek üzere toplanmıştık. En yakından alana gelen arkadaşlar dahi 7-8 saat yol yapmıştı. En gençlerimizin bile gözlerinde yorgunluk vardı, ancak Nihat abi dimdikti. Yaşına rağmen, o gür sesi ve keskin bakışlarıyla hepimize güç veriyordu. Türk milletinin onurlu evlatlarını bir arada görmenin verdiği mutluluk, yüzünden okunuyordu.

Kendi aramızdaki sohbetlerde görmüştük ki hepimiz aynı telaş içindeydik: “Nasıl yapacağız? Şimdi ne olacak? Asıl mücadele şimdi başlıyor!” O ise sakindi, öylece bize bakıyordu. Sanki tarihin sayfalarından çıkıp günümüze gelmiş bir bilge gibi, Türk milleti kardeşleştiğinde önünde hiçbir engelin duramayacağını biliyordu.

Konaklayacağımız alana geçerken arabaya binmeyi reddetti. “Gençlerle yürüyeceğim” dedi. Kan emici maden şirketinin siyanür kokusu altında, yol boyunca kah gülerek kah konuşarak kah sessiz ilerledik. Bir – bir buçuk kilometre geçmişti ki aniden durdu, döndü ve sert bir tonla sordu: “Fichte’yi okudun mu?”

Okumamıştım. Mahcup, cevap bekledim.

“Oku” dedi. Sonra ekledi: “Ben ondan kollarımı bir ağacın dallarından, ayaklarımı köklerinden, saçlarımı yapraklarından ayırmamayı öğrendim.” Gözleri sanki kan emici maden şirketi karşısındaymış gibi karanlık bir siluetine dikildi: “Bunlardan yalnızca toprağımızı değil; bedenimizi, benliğimizi, kimliğimizi de savunuyoruz!”

Gözlerim doldu, belli etmemeye çalıştım. Nihat Abi, Batı’dan iki tercüme roman okuyup özüne yabancılaşan “aydın” geçinenlerin aksine, köklerine sımsıkı bağlı bir çınardı. Onun duruşu, sadece bir direniş değil, bir varoluş manifestosuydu.

Ve şimdi…

Şimdi Nihat Abi yoğun bakımda. Ama bilin ki, onun ruhu hiçbir makinede, hiçbir hastane duvarında hapsedilemez. O, Fichte’nin dediği gibi, kökleriyle toprağa, dallarıyla gökyüzüne uzanmış bir çınardır. Ve bizler, o çınarın gölgesinde büyüyen fideleriz.

Sevenleri olarak diyoruz ki: “Nihat Abi, yalnız değilsin!” Bu milletin genç çocukları olarak söz veriyoruz. Senin öğrettiğin gibi, köklerimizden, cumhuriyetten ve Atatürk devrimlerinden kopmayacağız. Toprağımıza, bayrağımıza, birbirimize sahip çıkacağız.

Mücadele devam ediyor. Ve biz, senin yürüdüğün yoldan asla dönmeyeceğiz.

Çünkü Türk milleti, kardeş olduğunda önünde hiçbir engel duramaz.”

Tamer Çebi:

“Nihat Genç’e Açık Mektup: Bir Mirasçının Değil, Bir Vasinin Teşekkürü

Sevgili Nihat Genç,

Bu ülke, son zamanlarda miras kavgalarıyla çalkalanıyor. Şeyhin arkasından okunan duaların ardından açılan mahkemeler, çıkan kavgalar, tapular, kasalar, gizli hesaplar, paylaşılamayan servetler, banka hesapları… Her biri, kutsallık zırhı içinde büyütülmüş düzenin arkasındaki maddi çıkarları gözler önüne seriyor, birer ibret vesikası gibi önümüzde duruyor.

Ama bu tablo yalnızca bir tarikatın ya da bir ailenin çürümüşlüğünü göstermiyor, biz biliyoruz ki bu memlekette bir de adı konulmamış, daha büyük bir miras kavgası yaşanıyor:
Cumhuriyet’in mirası…
Ve o miras, paylaşılmıyor artık; yağmalanıyor.

Cumhuriyet, Osmanlı İmparatorluğu’ndan saraylar değil, enkaz devraldı.

Borç aldı.

Teslimiyet aldı.

İlk Meclis’ten başlayarak, bu enkazı ayağa kaldırmak için Yüce Ata’ mız ve yanında canla başla çalışan kadrolar, halkla birlikte yepyeni bir ülke kurdu.

– SEKA kuruldu, Ziraat Bankası, İş Bankası, Halkbank TEKEL, Sümerbank, Etibank, TCDD, Tüpraş, Petkim, MKE, Fiskobirlik, Tariş, Çukobirlik, Limanlar, madenler, tarım toprakları, fabrika bacaları: Hepsi ortak geleceğin teminatıydı.

Bu miras, sadece maddi varlık değildi; bir kalkınma modeli, bir kamu yararı rejimiydi.

Bugünse o miras, paylaşılmak yerine yağmalanıyor.

Yani Cumhuriyet’in halk için kurduğu sistem tek tek ticarileştirildi. SEKA’nın yerinde AVM yükseldi. Kooperatiflerin yerini zincir marketler, fabrikaların yerini plaza kuleleri aldı.

Vatandaş artık müşteri, kamu artık şirket, eğitim-sağlık artık ürün.

Oysa Cumhuriyet, bu topraklarda ilk defa “vatandaş” a şunu söylemişti:

“Sen sadece vergi veren değil, hak sahibi bir yurttaşsın.”

Bugün bu haklar bile, satılık.

Sen yıllardır bu yağmaya karşı tek başına göğsünü siper ettin.

– Parasız Eğitim dedin. Halk için ulaşım, Halk için haberleşme dedin. Herkese eşit sağlık ve tedavi hakkı dedin, Enerji ve Madenler milli olmalı dedin, Mavi vatan diyenlerle bizleri tanıştırdın. Dilimizi, tarihsel hafızamızı, kamusal aklımızı koruyalım dedin.

Kısaca sadece o binaların değil, Cumhuriyet fikrinin yıkılmasına direndin.

Biz senin verdiğin bu kavganın içinde, senden çok önemli bir şeyi öğrendik aslında:

Bugün Cumhuriyet’in mirasını korumaya çalışanlar, artık sadece mirasçı değil; vasi olmak zorunda.

Miras yemek başka şeydir, vasi olmak başka şey.

Nihat abi, sen Cumhuriyet’in sadece evladı değil, gerçek vasisi oldun.
Senin de konfor alanını kurup Cumhuriyetin mirasından herkesten fazla faydalanma hakkın var iken sen;

Korudun.
Konuştun.
Uyardın.
Yalnız kalsan da dönmedin.

Biz senden öğrendik vasi olmayı,
Ve şimdi o görevi biz alıyoruz. Bizden sonrakilere de tıpkı senin gibi bırakacağız.

Cumhuriyet’in; sadece tarih kitaplarında kalan bir hatıra değil, gelecek nesillere devredilecek bir görev olduğunu sen bize hatırlattın.

Kalemin keskin, yüreğin sağlam, sesin yankılı kaldıkça;
Bu topraklarda Cumhuriyet’in vasileri tükenmeyecek.

Teşekkür ederiz Nihat Abi.
Kavgan bizim de kavgamızdır.

Saygıyla,
Cumhuriyet’in vasisine…
Bir diğer vasiden.”

E. Hülya Okutucu:

“Nihat GENÇ,
“Ey Türk gençliği” ndeki Türk gencidir.
Türk İstiklâlini ve Türk Cumhuriyeti’ni ilelebet muhafaza ve müdafaa etmiştir.
Türk istikbalinin evladıdır. Her türlü ahval ve şerait içinde dahi damarlarındaki asil kanı son damlasına kadar kullanarak muhtaç olduğu kudreti bulmuş ve vazifesini yapmış Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini korumuştur.
Nihat GENÇ
Bir Halk kahramanıdır.
Anadolu’nun topraklarını koklamış koklamış, içine çekmiş, kurdunu, kuşunu yüreğiyle sevmiştir. İnsanlarının başını, her daim yüreğiyle, sözüyle, göz yaşıyla okşamıştır.
Onun yüreği; “yürek değil çarıktır, manda gönünden” hak yolunda, hak ararken haklıyken, vicdansızı kovalarken..
“teper, paralanmaz taşlı yolları”
Onun yüreği; incecik yufkadır, vicdanlar acı çekerken, kuş kanadını çırparken, mücadele için bir araya gelen yürekleri, elleri, ayakları, sesleri, gözleri, sözleri, türküleri dinlerken..
Kalemi; neşterdir, irinleri deşmek, kangrenleri kesmek için.
Kalemi; dürbündür, en uzaktaki gerçekleri görmek için.
Kalemi; kazmadır, en derindeki kötülükleri gün yüzüne çıkarmak için.
Kalemi; kültürdür, tarihin içinden, bilimdir yıldızlardan.
Kalemi; sanattır, yedi düvelden.
Kalemi; kahkahadır, neşeden.
Kalemi yazar da yazar… yazar da yazar yüreğinden…
Harf yazar, sayı yazar, nota yazar, dize yazar, kıta yazar…
Şarkı olur, şiir olur, kitap olur, cilt olur, tefrika olur, köşede durur..
Durur da durur..
Durur mu?
DURMAZ!!!
AKAR..
Güneş ufuktan şimdi doğar,
Nihat GENÇ yürür ARKADAŞLAR..
Sesini;
O yürek parçalayan, bilinçleri şahlandıran, vicdanları uyandıran, akılları kullandıran sesini,
O KOCAMAN SESİNİ…
YER, GÖK, SU dinler,
SERT ADIMLAR’yla
HER YER inler..
Nihat GENÇ KANITTIR.
Var olmanın, dayanılmaz kötülükler çığ gibi büyürken, sonuna kadar doğru kalabilmenin kanıtıdır.
Nihat GENÇ PUSULADIR.
Düşünürsün, herkes de düşünür.
Herkes çoktur, sense az..
Kalırsın ıssız, adım atacaksın ayağın havada kalır…
Çıkarırsın pusulayı cebinden bakarsın düşündüğün yol NİHAT (N).
Geç o zaman; Nihat GEÇ’ti, sen de GEÇ..
Nihat GENÇ UMUTTUR.
Görevini yılmadan, tepine tepine, bağıra çağıra, canhıraş yapıp Aferin’ini alacağı yere, yüzünün akıyla gidebilmenin umududur.
Hep dediği gibi; “Allah var umut var”
İyi ki Allah seni bize verdi, nasip etti, o yumuşacık hisli, sert çizgili yüzünü gördüm, yumuşacık sesini duydum, yanına sandalyeye oturdum. İyi hissettim..Boşluk yok, insan var insan dedim..
Daha ne isterim..
Şükrederim..
Ama artık yazamam ağlarım..
Biraz ağlarım, çünkü sen de ağlardın.. Ağlamak lazım..
Sonra susmak..
Susmak lazım..
Sonra kalkıp bağırmak
Ve yürüyüp ilerlemek..
Lazım..
Öğrettiğin gibi.
canım Nihat Genç.”

Melih Birhan Kenanoğlu:

“Çok sevgili Nihat Ağabey,

Hikayelerini okurken “hiç bitmesin” istedim.

“Arkası karanlık ağaçlarda” şunu yazmıştın: “Yumuşacık solucanlar, sert kayaların altında yaşarlar ve hiç zıplayamadan ölürler.” Senin hikayelerinde öyle şeyler var ki, bazen bir cümle bir ömrün sırrını saklıyor.

Şimdi, kör çiçekçiler, kırkikindiler, gözlemeciler, mısır püskülleri, şeftali suları… ve zaferlerini yalnızca kendileri bilen pireler seninle beraberler. Senin kelimelerinle, senin hayalinle, senin kalbinle. Onlar, senin hikayelerinde birer karakter değil; sanki bizden daha gerçekler.

En çok sen etkiledin beni. Çünkü “Nasıl bir şey?” diye sordurdun. Anlamaya çalıştırdın. Bütün “ı”lar, bütün “ü”ler, yunuslar… Hepsi senin kelimelerinin peşinde, hâlâ dalga dalga dolaşıyor içimde.

Ve biliyorum ki, bazı hikâyeler hiç bitmez. Bazı yazarlar hiçbir zaman gerçekten ölmez.

Sen de onlardansın, Ağabey.

Sevgiyle”

Fatih Çiğdem:

“Kıymetli büyüğüm; tanışmadığımız ama öz abim gibi tanıdığım, yıllardır yazılarını okuyup vidolarınızı izlediğim saygı değer abim.

Sizin hastanede olduğunuz haberini alınca inanınn çok üzüldüm.

Tanrıdan tek temennim en kısa sürede iyileşmeniz ve kaldığınız yerden yine yazılarınıza ve programlarınıza devam etmeniz. sakın kendinizi tek başınıza düşünmeyiniz. Türk milletinin bir ferdi olarak sizinle gönül bağımız ve aynı amaçlarımız olduğunu sizin iyi olmanızı ve sağlığınızı sizin kadar düşündüğümü bilmenizi isterim.

Siz Türk milletinin sesi, Türk milletinin duruşusunuz. Vatanın en karanlık günlerden geçtiği şu zamanlarda sizin sesinize daha çok ihtiyacımız var. Ben sizi üniversite yıllarında Sky Türk programında tanıdım ve o
zamandan beri sizi takip eder ve sözlerinize ciddi manada kulak veririm.

Herkesin parayla satıldığı, satın alındığı, onur ve şerefin parasal karşılığının olduğu bu çağda adam gibi adam olmak ne demek herkese gösterdiniz. Çağatay isminde bir oğlum var ve ona sizin eserlerinizi bırakacağım, sizin gibi Türk direniş ruhunu aşılayacağım.

Bu zamana kadar çok fidanlar ektiniz ve hepsi gün gelecek bu vatanın kök salmış ağaçları ve ormanları olacak. En kısa sürede aramıza dönmenizi Tanrıdan dilerim.

Size sonsuz saygılarımla”

Zekiye Yaldız:

“NÖBETÇİ YAZILAR

Akasyaların altındayız. Suna hapşırıyor. Polen diyoruz, polenden. Allah’ın poleninden hapşırmak bile mevzu oluyor. Kafayı dağıtmak, başka şeyler konuşmak için bahaneler arıyoruz sanki. Dev gibi büyümüş akasyalara bakıyorum. Kim, ne zaman dikmiş acaba bunları buraya? Yoksa kendiliğinden mi bitivermişler? Aklım bir anda akasyalara takılıyor. Kim bilir neler gördü bu akasyalar? Kaç bekleyişe, kaç umuda, kaç çaresizliğe tanık oldular? Sanki az sonra bir akasya dalı önümde eğilip bir nara atacak ya da sakin sakin anlatacak kimler geldi kimler geçti bu bekleyiş durağından. Akasyanın işi ne kolay diyorum, hiç beklemezler, vakti geldiğinde çiçeklenir, vakti geldiğinde yeşillenir ve sonra dökülür yaprakları. Ama insan öyle değil işte, İnsan mutluluğu bekler de bekler ama bir türlü gelmez; oysa hastalık hiç bekletmeden bir anda geliverir.

Daimi nöbetçileri tanıdım artık; gelenler, gidenler oluyor ama bir de çekirdek kadro var. Başta sevgili Nuriye abla olmak üzere, Laçin, Serkan, Erdem, Eray, Engin, Yılma, Temel ve Veryansın TV’nin isimlerini bilmediğim güler yüzlü şahane çocukları hep orda. Gelen ziyaretçilere çay, su, börek, pide dağıtıyorlar. Kim ne derse desin Nihat abi doğru adamlarla birlikteymiş diyorum içimden; insanın kalitesi böyle zamanlarda belli olur.

Yeğen Suna Paris’ten gelmiş. Ceren İstanbul’dan. Laçin’in arkadaşları da sürekli ordalar. -Laçin yürürken, bıyıklarıyla oynarken Nihat abi sanki.- Hastanenin kafesinde nöbet tutuyorlar. Rana, Işıl ve Cem’le tanıştım nöbetlerde. Ben çekinik bir insanım; hangi masaya denk düştüysem orda kalıyorum. Yerimden kalkmadan dört-beş saat oturup ayrılıyorum. Oturduğum masada kim varsa onunla sohbet ediyoruz. Sohbet dedimse çoğu Nihat abili anılar aslında. Kâh ağlamalı, kâh gülmeli binlerce hikâye… Derinlemesine de konuşamıyoruz işin aslı; hastalık, mucizevi bir şekilde derinlerimize atıyor duyguları, duygularsa en anlatılamayan haldeler. Şu ana, şu bekleyişe kilitlenmiş durumdayız.  Bugün Trabzon’dan kalabalık bir akraba topluluğu gelmiş; bir anda havası değişti ortamın. Kederde bile insanı gülümseten bir halleri var Karadenizlilerin. Kesinlikle başka bir gezegenden inmiş olmalılar diye düşünüyorum. Al işte yine dağıldım; gülümsüyorum ve güldüğüme utanıyorum. Dün Kıraç geldi. Onu görmek de sevindirdi doğrusu. Al sana bir başka duygu. İnsan nasıl sevinebiliyor böyle bir zamanda? Ramazan’ı görmeyeli de kim bilir kaç sene olmuş. Onu gördüğüme de sevindim. Bazı yüzler tanıdık geliyor ama isimleri hatırlayamıyorum. Çok yaşlanmışız, sense hâlâ genç. Senin kardeşleşme projen gerçek oluyor hastane bahçesinde Nihat abi.  Başka başka görüşlerden, yörelerden, kültürlerden insanlar aynı duyguyla birbirine sarılıyor. Sevgi ne büyük bir mucize…

Nuriye abla daha ilk dakikada mucizevi bir şekilde insanı yanına alan, kucaklayıcı, güven verici bir insan. İyilik bu işte diyorum. Taşan bir derenin sular altında bıraktığı alana benziyor; ne ekersen ek, misliyle ürün verecek derecede verimli bir toprak parçası gibi. “Kuşlara ekmek ufalar gibi usul usul konuşuyor.” Ah Nihat abi, bin sayfa yazsam senden kopye şu cümleler olmasa tanımlayamam ki Nuriye ablayı! “Gözleri mum ışığı isi.” Kederli bir melek gibi şimdi.  Otuz dört yıl olmuş evleneli. Yıllar geçerken insan yüzüne baktığı sevdiklerine mi benzer acaba? Sana benziyor Nuriye abla. Senin durulmuşun. Bunu da konuşuyoruz.

Ne çok insana abilik yapmışsın, ne çok kalbe dokunmuş sözcüklerin. Meğer kalpten kalbe giden o görünmez yolların kaldırım taşlarıymış sözcükler ki, ancak kalpten yazılırsa gidip bir kalbe dokunurlarmış. Sözcüklerin zonklayan yaralarımızın kara merhemiymiş Nihat abi, bunu şimdi,  yaramız böylesine zonklarken sağaltacak merhem bulamayınca daha iyi anladım.

Garip bir turistik merkez gibi oldu akasyaların altı, üstelik giriş bedava. Tekerlekli sandalyede bir anda çıkıp gelecekmişsin gibi geliyor bazen. Ansızın başımı çeviriyorum, yoksun, ama hep varsın…”

Taylan Özbay:

“NUSRET MAYIN GEMİSİ BURADA

98 yılı olabilir mi acaba?

Hafta içi yetmezmiş gibi, hafta sonu da bu kez dershanenin yolunu tutuyoruz.

Binanın girişindeki gazete bayisinden cumartesi günleri yeni sayısı çıkan Leman dergisini alıyoruz ki, birazdan ders kitabının altına saklayalım, öğretmen görmeden tek göz de olsa hızlı hızlı okuyabilelim. Karikatürlerin dışında gözümüz elbette önce Can Yücel’in o haftaki şiirini arıyor. Sonra yazılar: Vedat Özdemiroğlu, Lütfü Oflaz, Cezmi Ersöz, Nihat Genç

En çok Nihat Genç!

Yine uzun yazıyor; yine konudan konuya süzülürken okuru da peşine takıyor; bazen bir öykü, çokça memleketin hâline sitem.

Saralım ileri…

2018 yılı, Ankara Kitap Fuarı.

Yirmi yıl sonra ilk kez tanıştırılıyoruz, ilk gençliğimin sevgili yazarıyla. O günlerde yazdığı internet sitesinde benim de yazılarım yayınlanmakta, selam sabahın ardı, “Seni tanıyorum” diyor, “seni bizim siteden tanıyorum, Telgrafhane’yi ayrıca biliyorum. Nasıl, döndürebiliyor musunuz, sıkıntınız var mı?”

Standın dışındaki sandalyesinin yanına bir sandalye daha çekiyor, oturuyorum, sohbet ediyoruz uzun uzun. Bir vakit sonra izin isteyip, yayınevi standına dönüyorum.

On beş dakika ya geçiyor ya geçmiyor, standın kenarından uzanıyor başı, “Taylan, burada mısın, gel” diyor, giriyor koluma. Nereye gidiyoruz? Yaşça bana yakın, birbirimizi sadece ismen bildiğimiz birçok muhalif isimle tanıştırıyor beni tek tek, “Akransınız, yazarsınız, birbirinizi iyi bilin, kollayın; benden tanıştırması” diyor.

Sonrasında hep Adakale Sokak’ta uğradığı, bizim yayınevi de üç apartman olan kahvenin önünde karşılaşıyoruz Nihat Ağabey ile.

Sağlık durumuna dair son bilgi paylaşıldığından beri düşünüyorum; tepki verenleri ve vermeyenleri gözlüyorum bir yandan. Anlık çıkarımlarla “Nihat Genç gerçeği”ni yorumlayamayacağımız sonucuna varıyorum hep.

Öyleyse?

Bir yazısında, Stalin’i savunan bir komünist kızdan bahseder Nihat Genç ve konuyu insanın yüreğini ve bilincini kirleten yüklere ve o yüklerin esir aldığı aidiyetlerimize getirir:

“Bir gün 17 yaşında komünist bir kızla konuşurken -pırıl pırıl bir kız, su gibi bir kız- tartışırken Stalin’i savundu. Milyonlarca insanı katletmiş insanı savunuyor. Komünist ya, o yüzden savunuyor. Yine komünist ol ama savunma, eleştir. (…) Şimdi 17-18 yaşında siyaset sahnesinde çocuklar görüyorum. Mesut Yılmazları savunuyor, Eyüp Aşıkları, Cem Uzanları savunuyorlar… Ya sana ne! Sen pırıl pırıl bir çocuksun, annenin kuzususun. Sen kendine yeni bir tarih yaz. Şu kirli çamaşırları üzerinden kaldır. Bembeyaz bir tarih yaz. Yenile kendini, bırak bu kirlenmiş adamları…”

Nihat Ağabey’i düşünürken bu son söz aklımda dönüp duruyor: “Bırak bu kirlenmiş adamları…”

Oysa yirmi üç yıllık AKP iktidarı toplumu parça parça bölüp, herkesi kendi aidiyetine iterken tam da bu gerçeklik gözden kayboldu. Karşısında olduklarımıza duyduğumuz kin, yan yana düştüklerimize dair gözümüzü kör etti çoğu zaman. Kirli adamların sırtımıza vurduğu yükler, sorgusuz sualsiz kimliğimize karışsın istenildi. Kirli adamları, sırf bizden yana durdukları için görmezden gelelim, normalleştirelim istenildi. Ve yolların sonunda o kir, tertemiz zihinleri esir aldı.

Atatürkçüler, AKP karşıtları tek sığınak gördükleri limandan, bir büyük basiretsizliğe karşı hepimizi sindirmeye çalışıyor yıllardır: “Aman eleştirmeyin”, “Aman şimdi gündeme taşımayın”, “Tamam biz de karşıyız ama…” diye diye kendilerine dayatılan ve karşı oldukları ne varsa onun meşruiyetine su taşıyorlar.

Düğününde Kürtçe şarkı çalamayan genç, hakkını araması için tek yolun İmralı’daki bebek katilinin maşalarıyla yan yana durması olduğunu düşünüyor; can alanlarla hak aramanın normal ve insani olduğuna inandırılıyor yıllardır. Barış diyor buna, demokrasi diyor. Başka yol, başka bir fikre izin verilmiyor.

Emeğin kutsallığını ve önceliğini, hak ettiği değeri bulmasını, sömürüye başkaldırıyı öğütleyen sosyalizm, kirli adamların elinde ya bölücülüğe eklemleniyor bu toprakta ya liberal teslimiyete; o pırıl pırıl gençler “kitaptan” sanıyor kurgulanmış bilinç sahtekârlığını.

İnancını yaşamak isteyenler ya iktidarın saflarında sıralanmak zorunda bırakılıyor ya da tarikatların, cemaatlerin aşağılık sömürüsüne terk ediliyor öylece.

Birincil amacı aklı özgürleştirmek ve egemen kılmak olan bir devrimle kurulmuş ülkede oluyor bunlar…

Ve haykırıyor Nihat Genç: “Bırakın bu kirlenmiş adamları!

Nihat Genç gerçeği” buradadır işte: Bir ömür neyi savunduğunu unutmamakta, karşı olduğuyla mücadeleden bir gün geri durmamakta ve fakat öte yandan, ne olursa olsun “kirlenmiş adamları bırakıp” onlardan inadına hesap sormaktadır.

Gerekirse herkesi karşısına alarak ve bir büyük yalnızlığı sahiplenerek.

Onurlu ve namuslu bir aydının görevi bu değil midir zaten?

Nihat Ağabey’in, eli kalem tutan ve neredeyse otuz yıllık bir okuru olarak tanığım ki:

Bu yurdun güzel çocukları ondan baş eğmemeyi öğrenmiştir, ne ona ne buna. İnsanını, yurdunu dosdoğru sevmeyi, her an onun iyiliğini istemeyi, bunu ta yüreğinde duymayı öğrenmiştir. Halka ve hakka saldıran düzenbazlara karşı çelik gibi durmayı, bir adım geri atmamayı değil, var gücüyle ezip geçmeyi öğrenmiştir; yurttaşlık görevidir. Ama en çok, yaşam yolunda kendine vicdan ve temiz bir yürekten başka pusula kabul etmemeyi öğrenmiştir; bugünlerde paha biçilmezdir…

Nihat Genç yeniden sağlığına kavuşup, kavgasına kaldığı yerden devam edecek mi, bilmiyorum. Ama yurdumuza ve insanımıza dair savunduğu ne varsa emanetimizdir, baş üstünedir; böylece bilinmelidir.

Tam da onun dediği gibi:

Nusret mayın gemisi burada.

Sizi o boğazdan geçirmeyeceğiz.

Söz olsun Nihat Ağabey’e…”

Buğra Çakır:

“Benim mütevazi seyide işlettiğim bir yazılım firmam var Dikmen Hürriyet caddesinde. Genelde iş yerime dolmuşla gider evime yürüyerek dönerim.

O akşam da işe paydos dedim ve Dikmen caddesinden polisevine doğru yürüyordum.

Bir baktım dikmen vadisinde yeşillerin arasında Nihat abiyi görüyorum.

Hemen yanına koşuyorum, nasıl bir heyecan bendeki “abi son kitabını okudum konuşalım mı ?” diyorum. Hay hay ama çaysız olmaz…

Sonra güvenevlere dönüyorum ve kafelerle bezenmiş sokak aralarından sıyrılarak Cinnah caddesine oradan da Kuğulu Park’a doğru iniyorum bir bakıyorum iğde ağaçları, kavaklar, çınarlar arasında tekrar görüyorum Nihat abiyi. Şaşırıyorum…

Kızılay’a doğru Tunus caddesinden aşağı iniyorum, olgunlarda görüyorum tekrar onu, oradan Kızılırmak sinemasında film seyrederken buluyorum. Sakarya’da çayhanelerde görüyorum. Ulus meydanında birlikte yürüyoruz, 1.’nci meclis, dönüyoruz Anıttepe’de Damla pastanesinde, Anıtkabir’de tavaf edip, Bahçeli’de bir tur atıyoruz.

Kim ne derse desin Nihat abi bu şehirin kalbinde atıyor. Biz bu cumhuriyet için çalıştıkça, kalbimiz bu cumhuriyet için çarptıkça o hep yaşayacak, Ankara’da her sokakta, Anadolu’nun her kahvesinde, Türkiye’nin ve Türk’ün yüreğinde var olacak!”

Fatih Demirel:

“BAYRAM VE NİHAT GENÇ

Kurban olmak da kurban etmek de sağlam bir teslimiyet ister.

Hikayeyi hepimiz biliriz. İbrahim peygamber oğlu İsmail’i Allah için kurban edecektir.

İsmail de Allah için babasına teslim olmaktadır.

Nihat Genç de bu vatana böylesine bir teslimiyet besler.

Memleket düşüyle geçmiş bir ömür.

Teslimiyet dediysek sermaye sınıfına teslimiyet değil

Siyasi ideolojilere, foncu medyaya da değil.

Bu toprağa, bu memleketin sıvasız evlerine teslimiyet.

Ormanlarına, madenlerine, işçisine, köylüsüne

Öğrencisine, mühendisine, Cumhuriyete teslimiyet.

Teslimiyet sağlam ve hakiki bir iman gerektirir.

Cumhuriyete ve Cumhuriyetin çocuklarına inanan iman eden Nihat Genç

İnancında hiçbir zaman tereddüt etmedi.

Bu memleketin çocuklarının bu toprağı işleyeceğine havasını soluduğu kana kana suyunu içtiği vatanına layıkıyla hizmet edeceklerinden hiç şüphe etmedi.

O yüzden Cumhuriyete inanmayan kendi özünü bilmeyen liberallerden olmadı.

Hz İbrahim ve İsmail’in her şeyin Allah’tan geldiğine iman ettiği gibi

Nihat Genç de özü bu topraklarda aradı.

Sahte kahramanlardan şeyhlerden siyasi tanrılardan medet ummadı.

Yunus Emre, Ahi Evran, Hacı Bektaş ve Hasan Tahsinleri anlattı.

Fırat’ın Dicle’nin suyundan beslenip okyanus havası alanların

Memleketin üstüne Balyoz gibi indiği dönemlerde

Yalın kılıç karşılarına dikildi

Ama öyle bir kükredi ki Anadolu Aslanı oldu

Düşmanın sinesine ilk pençeyi o savurdu

Doğru bildiğini her zaman her şartta haykırınca

Dostu da düşmanı da sesini kısmak istedi

Aslanı bir tavuk gibi kümese koymaya kalksalar da

Veryansın etti çığlığını bütün memleket duydu.

Ağrı’da Toroslarda bozkırda bilfiil memleketin dört yanında

Aslanın tekrar ayağa kalkmasını ve bu sefer onunla birlikte

Hep beraber haykırmayı bekleyen

Bu düzene Veryansın etmek isteyen binlerin dualarındasın Nihat Abi”

Ahmet Balak:

“Sevgili dost, Nihat Ağabey,

Aklım erdiğinden beri seni izlerim, seni okurum, Develililer seni sever, ben de severim. Şimdi kırklı yaşlarıma geldim ama seni ilk kez 15 yaşımda tanıdım. O günden bu yana seni ve söylediklerini anlamaya, memleketin halinden haberdar olmaya çalışıyorum. Neden mi? Çünkü bu memleketin tarihçileri bile bilimden, hakikatten saparken, sen hiçbir zaman sapmadın. O zamanlar böyle asi bir adamın solcu ve devrimci olması gerektiğine inanıyordum kızdığın sövdüğün ağladığın zamanlarda ben ve benim gibi gençlere yol gösterici olan bir deniz feneri oldun. Teşekkürler kimsenin adamı olmayıp cumhuriyete sahip çıktığın için, teşekkürler avazın çıldığı kadar namussuza namussuz dediğin için teşekkürler ve aramıza geri geldiğinde bizi yalnız bırakmadığın içinde teşekkür edeceğim

Sen benim için gazeteciliğin Pir Sultan’ısın. Bu topraklarda, öz yurdumuzda; benliğimizin, karakterimizin, varlığımızın sesi oldun. Belki de aramızda genetik olarak en dürüst, en direngen olanımız sendin ağabey

Şimdi hastasın… Belki öte yakaya göçeceksin, bilmiyorum. Ama… şimdi değil be ağabey! Şimdi gitme zamanı değil. Söyleyeceğin sözler, edeceğin eleştiriler belki şimdi anlaşılmayacak ama elbet sonra yankılanacak. O yüzden daha çok söz söylemelisin. Bu uyuyan sürüyü uyandırmalısın.

Gitmenden korkmuyorum ağabey, ama senin kalmandan korkanlar çok. Çünkü sen kaldıkça, konuşmaya devam ettikçe, onların maskesi düşüyor. İşte bu yüzden kalmalısın. Bize ağabeylik etmeye devam etmelisin. Bu millete, bu emaneti teslim etmeden gitmemelisin. Türk’ün töresi de bunu emretmez mi zaten?

Senin sözlerin, bizim pusulamız oldu. Şimdi değil ağabey… daha değil.”

Özgür Durgun:

“Dört duvar kitap, yerde bir daktilo, bir mabede girer gibi odasına giriyorum. Utanıyorum, hiçbir şeye dokunamıyor, soru soramıyorum. Yere oturuyor, el işaretiyle ben de oturuyorum. Eline bir dergi alıyor, ben yamuk yumuk parmaklarına bakıyorum, bak dinle diyor sonra, şu şiiri bir dinle İhsan. Kapak konusu, Kıbrıs Şiirleri ya da Kıbrıs Şairleri, bir sınava girer gibi heyecanlanıyorum. Allah’ım diyorum keşke dışarda buluşsaydık. Şiiri okuyor, ağzı burnu yamuluyor, ağlamaklı oluyor ama devam ediyor, o okuyor, ben ise sanki kocaman, konuşan bir aleve bakıyorum. Anlıyor musun diyor, birkaç saniye bir sessizlik, cevabımı beklemeden okumaya devam ediyor. Yamuk yumuk parmaklarına bakıyorum yine, nedenini sormadan söylüyor, daktilodan İhsan, daktilodan…

Dışarı çıkıyoruz, askerde yalayıp yutmuşum, en güçlü yerimden konuşuyorum, Yunus diyorum, Karacaoğlan diyorum, Hafız diyorum, hoşuna gidiyor, biz seninle aynı kandanız oğlum diyor. Bir madalya gibi taşıyorum. Sonra o konuşuyor, kocaman kanatlı ateşten kelimelerle, bambaşka bir acayip adama bakıyorum. Anlatıyor, Maçka diyor, işte meclis diyor, işte kale, Ankara’nın evleri diyor, seyyar satıcılar, kitapçılar, Melametiler, Etnografya müzesi, Trabzonspor…

Yürüyoruz hep yürüyoruz, hiç yorulmuyor, işte nihayet bir yerde oturup çay, sigara içeceğiz. Konur sokağın başındayız, cumartesi, yüzlerce insan sokaklarda oturmuş çay içiyor, birden hasmını görmüş gibi duruyor, gözleri sanki bıçak, önce ona sonra baktığı yere bakıyorum, bağırıyor ‘bordooo’. Biraz ilerde biri hafifçe doğruluyor, bizi arıyor bulamıyor, Nihat abi yine bağırıyor ‘bordooo’, adam bizi görüyor, karşılık veriyor ‘maviii’, bana dönüp ‘hadi sen de diyor’, bu defa birlikte ‘bordoo’, adam daha gür sesle ‘maviii’, biz ‘şampiyon’, karşıdan ‘Trabzon’….

Yıllar geçti, çoluk çocuk, evlilik, başka şehirler, fırtınalı yıllar derken ben Konur sokakta sesi soluğu çıkmadan oturup çay içen bir adama döndüm çoktan. Nihat abi ise susmadı, dengini hiç bulamadan. Dünyaya gelmeden, bezm gününde söz vermiş gibi, bu dünyaya sözünü tutmaya gelmiş gibi… Ekmek dedi, vatan dedi, Cumhuriyet dedi…

Hadi Nihat abi, kalk Nihat abi, bir kez daha…

‘Bordoooo'”

Halil İbrahim Muratoğlu:

“Sevgili Maçkalı Nihat Genç’e,

Sözün gücünü yüreğiyle harmanlayan, Karadeniz’in asi dalgası, fikirlerin keskin kalemi olan size en derin geçmiş olsun dileklerimi iletmek istiyorum. Ben Halil İbrahim Muratoğlu, Maçka’nın bir evladı olarak sizinle gurur duyan, yazılarınızdan, videolarınızdan, sözünüzden cesaret ve umut alan bir kardeşinizim.

Bu zor zamanlarınızda size sadece geçmiş olsun demek yetmez biliyorum. Çünkü siz, sadece bedeninizle değil, fikirlerinizle yaşayan bir insansınız. Türk milletinin uyanık kalması için gece gündüz yazan, konuşan, kavga eden bir yüreksiniz. Ve biz sizin o yüreğinizin sesini hiç kısmadan, hep duymak istiyoruz.

Dualarımız sizinle, yüreğimiz sizle. Karadeniz’in hırçın dalgaları gibi dimdik, sert ama bir o kadar da mert duruşunuzu hiç kaybetmemeniz dileğiyle. Sizi yoran, yıpratan her şeyin Allah katında bir hikmeti olduğuna inananlardanım. Bu süreçte Rabbim size şifa versin, sevdiklerinizin gücünü üzerinizde daim kılsın.

Biz sizi seviyoruz. Ve şunu bilin ki, Maçka’da, Türkiye’nin dört bir yanında yüreği sizinle atan binlerce insan var. İyileşin, toparlanın, yine çıkın o ekranlara, yazın köşe yazılarınızı… Çünkü bu ülkenin sizin gibi delikanlılara, dimdik duran adamlara çok ihtiyacı var.

Yüce Allah’tan acil şifalar diliyor, en yakın zamanda yeniden ayağa kalkacağınız günü umutla bekliyorum.

Saygı, sevgi ve dualarımla”

Başak Bezirci:

“Nihat abim,

Canım abim, hastalık haberini aldığımdan beri yaşadığım üzüntüyü anlatmaya kelimeler yetmez, hem de eşimin mesane kanserini atlatmasının hemen üstüne bu haberi almak…

Hatırlar mısın İzmir kitap fuarında kitap imzalatmak için beni yanı başına oturtmuştun ve ben başlamıştım anlatmaya, seninle eşimin sayesinde tanıştığımı, o günden beridir de eşimle ne zaman bir haksızlık ve adaletsizlikle karşılaşsak senden öğrendiğimiz gibi cesurca, korkmayarak, bağıra bağıra kavga edip ‘biz Nihat Genç’in çocuklarıyız’ diye haykırarak haklının hakkını savunduğumuzu, sonra da gururdan hüngür hüngür ağladığımızı anlatmıştım.

İmza gününe de tek geldiğimi çünkü eşimin kemoterapi yüzünden çok güçsüz olduğunu, gelemediğini söyleyince sen bana ‘Merak etme kızım, artık tıp çok ilerledi, iyileşecek, merak etme’ demiştin ve bana dönüp ‘Gel bir sarılalım’ demiştin, o an sanki abime-babama-ailemden en yakın insana sarıldığımı hissederek sarıldık canım abim. Şimdi de sıra bende, canım Nihat abim, sen savaşçısın, iyileşeceksin, bizi henüz bırakamazsın. Ben, eşim ve daha milyonlarca Türk insanı senin öğrencileriniz, evladınız, sen bize vicdanı, hoşgörüyü, iyiliği ve en önemlisi VATAN SEVGİSİNİ öğrettin canım abim.

Sen Türk milletinin, hepimizin gururu, büyük değerisin. Savaş abim savaş, tıpkı tüm hayatında kötüyle, haksızlıkla, adaletsizlikle savaştığın gibi bu hastalıkla da savaş ve bize geri dön. Bu sırada da gözün asla arkada kalmasın, biz safları sıkı bir şeklide tutuyor ve her zaman senin ve Ata’mızın gösterdiği yolda ilerliyor ve ölene kadar da ilerleyeceğiz. Seninle tanıştığım, 5 dakika da olsa muhabbet etme fırsatım oldu ya, benden mutlusu yok. Seni çok seviyoruz canım abim. Tekrar görüşme ümidi ve özlemiyle…”

Gürkan Dahak:

“Nihat Abi merhaba, henüz 19 yaşımdaydım sizi ilk defa 2005 yılında bir Tv programında izlemiştim. O gün size o kadar hayran kalmıştım ki “kim bu yazar” diye işim günlerce sizi araştırmak olmuştu. Düşünceleri, konuşmaları ne kadar güzel. Bir o kadar da karizmatik.

Ertesi gün kitaplarınızı alıp okumaya başlamıştım. Şuan 39 yaşımdayım, yüz yüze tanışma imkanı bulamadım (2025 Çukurova Kitap Fuarında bu sefer tanışacağım diye düşünüyordum o gün nöbetim vardı gelemedim yanınıza) ama sizinle 20 senem geçti.

Üzerimde kimlerin emeği var diye sorsalar,  annem, babam ve Nihat Genç diye cevaplarım. Yirmi yılda bir yanlışınızı, doğru bildiğiniz bir konuda da geri adım attığınızı görmedim. Sizi tanımak ve sizinle aynı dönemde yaşamak benim için büyük bir gurur. Bu ülkenin toprağında, havasında, suyunda ve insanlarında iziniz var, siz olmadan eksik kalırız.

Umarım sağlığınıza kavuşur tekrar aramıza dönersiniz.”

Adil Ayan:

“15 Temmuz sonrası Çaykara’nın bir köyünde TV ekranında tanıdım Nihat Genç’i. Üzerinde Ordu Spor forması ile söylediği her söz yüreğime tesir etti. O günden beri gündemde olan biteni bir de ondan dinlemek istedim hep. İçimdeki öfkeyi, heyecanı, isyanı sadece o anlıyor gibiydi. Korkusuzca, hiç kimseden hiçbir şey beklemeden konuşan birileri hala var deyip bende cesaretleniyordum. Birkaç sene önce Trabzon Uzun Sokakta yakından görme şansına eriştim. Elini sıkıp ” İyi ki varsınız. Sizin varlığınız bir nesle aradığı heyecanı, unuttuğu isyan kültürünü tekrar hatırlatıyor. ” demek isterdim.

Nihat Abi. Sen öyle bir ömür yaşadın ki; ( bütün bu yozlaşmanın içinde, böcek sürüleriyle dolu bir memlekette ) İstikbalde Vatanı müdafaa edecek olan bizler; aradığımız cesareti, aydın düşünceyi, icap eden öfkeyi ve yılmaz mücadeleyi olurda kaybedersek hatırlamamız için sana bakmamız yeterlidir. İyi ki varsın.”

Ceyda Akkan-Muttalip Akkan-Aras Kaan Akkan-Asya Akkan:

“Sevgili Nihat Abim bu memleketin halkın içinden olan kalemi yüreği delikanlı Cumhuriyet Vatan sevdalısı abim. Seninle 2022 Ankara kitap fuarında tanışmak nasip oldu. Oğlumu kızımı eşimi alıp koştur koştur sizin standa geldik. İki çocuğumla da ne güzel ilgilendiniz kitap hediye ettiniz.

Hele ki kızım Asya’ya öyle güzel baktın ki gözlerim doldu kız çocuklarına ayrıca verdiğin önemi gördüm. Elini imzaladın Asya’nın çok sevindi. Büyüyünce senin kitabını anlayarak okuyacaklar. Şimdi senin için dua ediyoruz. Sen hep doğru oldun mücadelen sağlamdı.Senden aynı mücadeleyi bekliyoruz dualarımız seninle. Çünkü gelecek güzel günler seninle olacak. Seni çok seviyoruz Nihat Abim.”

Fazilet İnal:

“Sevgili Nihat Ağabey,

Bu satırları, seni yıllardır büyük bir dikkat ve hayranlıkla takip eden bir yürekten yazıyorum. Yalnızca bir yazar değil, bu ülkenin vicdanı, suskunların sesi, yılmadan direnenlerin kalemisin sen. Kalemini kılıç gibi savurduğun zamanları unutmadık; kelimelerinin bir dağ gibi önümüzde durduğu günleri hep hatırlıyoruz.

Kimsenin adamı olmadın, kimseye eğilmedin. Birçokları rüzgârın yönüne göre savrulurken sen, daima hakikatin izinden yürümeyi seçtin. Bu yolda seni anlamayanlar, seni yalnız bırakmaya çalışanlar oldu ama bil ki hiçbir zaman yalnız değildin. Sana inanan, yüreği seninle atan, seni okudukça güç bulan binlerce insan var bu ülkede.

Yeri geldi tek bir cümlenle bizi sarsan sen, bugün bizlere yine umut oluyorsun. Umudumuzsun çünkü seni okurken hala doğru insanların, dimdik duranların, teslim olmayanların varlığını hissediyoruz. Kalemini susturmak isteyenler çok oldu ama sen susmadın. Şimdi biz de susmuyoruz.

Dualarımızdasın, yüreğimizdesin. Sağlığına kavuşman, yeniden o güçlü sesinle aramızda olman için gönülden dua ediyoruz. Çünkü bu ülkenin sana çok ihtiyacı var. Karanlığın en koyu anında, senin bir cümlen bile bize sabahı müjdeliyor.

Sen hep dimdik durdun, şimdi de biz senin yanında dimdik duruyoruz.

Allah seni korusun, seni sevenler hiç eksik olmasın.

Sevgi ve saygılarımla”

Karaca Karaca:

“Nolur gitme Nihat Abi nolur diren.

Azraili ikna edecek bir lisan var sende. Biraz daha yaşamalısın hepimiz için. Cumhuriyet çocukları için…

Bekir Coşkun gibi yapma sen de. İyice yalnızlaştık zaten. Biz Cumhuriyet çocukları iyice yalnızlaştık.

Bayramı bize zehir etme.

Nolur gitme Nihat Abi.

Laik Cumhuriyeti garip, sahipsiz, sevgisiz bırakma. Şu çoraklaşmış coğrafyada diri kalan filiz veren birkaç üstaddan biriydin.

Bir sarı çiçekte vatan kokusunu senden öğrendim.Cır cır böceklerinin cırıltısında vatanın sesini duydum.

Taşa toprağa boş boş bakmayıp kuş uçmaz kervan geçmez yerleri yurt bildim. Gökte uçan kuşları denizde yüzen balıkları yurt belledim. Senin sayende öğrendim bunu. Yalnız zeka fışkıran çocukları değil ülkeye katkısı olan herkesi Cumhuriyet çocuğu bildim. Cumhuriyetin nimetlerini senden öğrendim Nihat Abi.

Fikirlerin sadece beni değil milyonları etkiledi. Şimdi gidip de bize hüzün bırakma Nihat Abi nolur gitme.Türk gençliğinin sana ihtiyacı var sana. Tarık Akan’dan İlhan İrem’den İlhan Selçuk’tan Levent Kırca’dan sonra iyice azaldık.

Nolur gitme Nihat Abi boynumuzu bükük bırakma.

Ey koca Tanrım ey büyük Rabbim onu bize bağışla erenler aşkına…

Nolur gitme Nihat Abi görecek güzel günler aşkına

(Nihat Genç’e ve yüce Tanrı’ya yakarış)”

 Atakan Babiz:

“Anadolu’nun cesur ismi Nihat Genç ayağa kalk.

Daha tarları süreceğiz Amik’ten Konya’ya….

Balık ekmek yiyeceğiz Eminönü’nde…

Arnavut kaldırımlı taş sokaklarında yürüyeceğiz Bursa’nın…

Halk ekmek büfesinden aldığımız ekmeği paylaşacağız…

Alnımız açık, yüreğimiz cesur duracağız…

Vatanım diye diye haykıra haykıra haklıyı savunacağız….

Ve Cumhuriyet diyeceğiz avazımız çıktığı kadar bağıracağız…

Ayağa kalk Nihat abi ayağa kalk sensiz olmaz bu memleket sensiz olmaz.”

Afşar Çelik:

“Zoraki Şiir

Tırnakların kirli
Ellerin nasırlı
Pişmanlıkların yanıksa eğer

Otobüsler umursamaz ve sarsak
Çınarlar yorgun ve şaşkın
Meşrutiyet pek dağınıksa eğer

Konur’da bir o yana
Sonra bu yana
Kafesteki bir kurt gibi voltalıyorsan eğer

Yüksel’de bir kâğıt hamalıyla
Sakarya’da çaycılarla
Keçiören’de ülkücülerle
Ve en lüksünden bir akasya gölgesinde Ankara’nın
Her şeyin teorisini zaten bilen
Ve dünyayı çözmüş de şiddetlerine kılıflar uyduran
Ve birbirlerini dahi boğmakla övünen solcularla
Konuşuyorsan eğer

Ve hepsine ama hepsine
Türk’ün tarlasından tuzlu nohutlar
Türk’ün bostanından karpuz
Türk’ün bahçesinden fındık toplayıp da
Paylıyorsan eğer

İşte o zaman Nihat Abi
Biz bilemeyiz yaşamayı senin gibi ya
Tentürdiyot kokulu,
Parasız pulsuz
Alabildiğine alacaklı ve kat’iyen haklı
Türkçe’nin kanatlarıyla uçup da şu öksüz toprakta
Bir kurt gibi anlaşılmaz ve yalnız
Bir kurt gibi hayran olunası
Ve bir kurt gibi boz bir kaderle
Yaşamaya değer”

Savaş Erman:

“Muhterem Nihat Ağabey,

Bu satırları, yüreği millet ve dava aşkıyla çarpan bir kardeşin olarak yazıyorum. Şartlar ne olursa olsun, inananlar için vazgeçmek diye bir kelime yoktur. Sen bugün hasta yatağında dinlenirken, bizler senin yıllar önce attığın adımların izinden yürümeye devam ediyoruz.

Senin neslin, bu milletin istiklali ve istikbali uğruna bedel ödemekten çekinmemiş bir nesildir. Sizler, devrin zorbalığına, düzenin adaletsizliğine baş eğmeyen, milletin değerlerini yüreğinde taşıyan öncüler oldunuz. Bugün bizler hâlâ bu topraklarda nefes alabiliyorsak, bu sizin vakur duruşunuz ve çelik gibi iradeniz sayesindedir.

Unutma ağabey, bu ülkenin en büyük sermayesi, senin gibi inancını satmayan, istikametten ayrılmayan, darağacı karşısında bile baş eğmeyen yürekli adamlardır. Bugün sana hasta deniyor ama biz seni bir mücadele neferi olarak görüyoruz. Yattığın yer bir hastane yatağı değil, şerefli bir siper gibi bizim nazarımızda. Çünkü sen, ömrünü milletin mukaddesatına adamış bir dava eri oldun.

Dava adamı, yalnız zafer günlerinde değil, sınanma vakitlerinde de dirayetli olandır. Senin sabrın, senin vakarın, senden sonraki nesiller için bir meşale gibi yanıyor. Her Türk genci senin gibi ağabeylerini örnek alarak büyürse, bu milletin sırtı yere gelmez Allah’ın izniyle.

Nihat Ağabey, seni unutan yok. Hatırın bizim için emanet, mücadelen kutlu bir mirastır. Dua ordularımız seninle. Allah’tan tez zamanda şifalar diliyorum. Kalkacaksın ve yine o bildik kararlı bakışlarınla aramıza döneceksin. Çünkü bu milletin sana ihtiyacı var, çünkü sen hâlâ bu davanın diri bir sembolüsün.

Varlığın varlığımıza güç katıyor.

Selam ve hürmetle,
Bir Türk Milliyetçisi Kardeşin”

Yunus Emre Akıl:

“Sevgili Nihat Genç,

Size nasıl seslenilir, nasıl başlanır bilmiyorum. Siz, kelimeleri kılıç gibi kullanan bir insansınız. Öyle insanlar vardır ki söyledikleri sadece kulakta kalmaz, insanın göğsünde yankılanır. Ben sizi hep orada dinledim, göğsümün içinde bir yerlerde.

Siz, bazen bir ağabey, bazen bir isyancı, bazen de bu ülkenin yalnız ama vakur bir çocuğu oldunuz. Hep doğruların peşinden gittiniz, bedeli ne olursa olsun. Belki bu yüzden birçok insan sizi korktuğu kadar sevdi. Belki de bu yüzden birçok insan sizi sevdiği kadar anlamakta zorlandı.

Bilmenizi isterim ki size sadece ekranlardan bakan insanlar yok. Sizi yüreğinde hisseden, sizinle dertlenen, sizinle öfkelenen insanlar da var. Biz varız. Sözleriniz bizim için hala diri, hala güçlü.

İnsan bazen yorulur, bazen susmak ister, bazen de gitmek… Ama Nihat Abi, sen yorulsan da biz buradayız. Sen susacak olsan da, biz senin söylediklerini yıllarca taşırız. Çünkü sen bizi hep sustuğumuz yerden konuşturdun.

Bu mektubu sana minnetle, sevgiyi çekinmeden yazıyorum. Senin kelimelerinle büyüyen bir kardeşin olarak…

Kendine iyi bak. Gerekirse bir süre dinlen ama asla pes etme. Çünkü biz seni hep, o inatçı inadınla, dimdik duruşunla bildik. ”

Dr. Çağdaş Yokuşoğlu:

“Yürekli Kahraman Nihat Genç’e

Sen beni bir kez gördün, ancak tanıma fırsatın olmadı. Ben seni çok gördüm, seni okudum, bildim ve sevdim. Tanımadığın biri için bu kadar önemli olduğunu bilmek acaba sana nasıl gelir? Sen en umutsuz gecelerimde ve anlarımda, Kurt programında, yürekten konuşmalarında bana hep umut verdin. Sen Atatürk’ün dediği gibi “Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır.”ın somutlaşmış örneği oldun ekranda. Umutsuzken bile savaşmanın ne olduğunu, savaşmanın ve mücadele etmenin bir değer ve inanç meselesi olduğunu yaşattın bana. Celik iradenin bedenleşmiş halisin. Kuvayi Milliye ruhunun canlı, şimdideki halisin. Bunu taşıdın bize varlığınla. O yüksek aydın ahlakınla, yozlaşmışlığı, çürümüşlüğü, kokuşmuşluğu gösterdin bize. Ahlakçı olmanın bedelini ödeyebilmeyi, yalnız kalmayı göğüsleyebilmeyi öğrettin bana. En yıkılmış hissettiğim anlarımda senin öfkenle ayağa kalktım. Haklı, içten ve samimi öfkenle… Öfkeme sahip çıkmayı öğrettin bana. Sen beni ayakta tuttun. Vatan denilen kavramın soyut bir şey olmadığını, oldukça somut bir şey olduğunu anlattın bana. Sayende J:J Rousseau’yu okudum. Toplum Sözleşmesi’ni anladım. (Çünkü 35 yaşın üstündekiler siyaset felsefesi okusun diye tavsiye etmiştin yine Kurt programında.) Bu sayede anladım: Vatan değil söz konusu olan, vatanım, vatanımız. Vatan denilen şey hamasi nutukların içinde geçen basit bir sözcük değil, o bizim evimiz, yuvamız. O bize çok şey sağlıyor, ama biz onu var ediyoruz.

Ey  Cumhuriyet şövalyesi! Sen öyle inanıyorsun ki Kurtuluş Savaşı ruhuna, öyle seviyorsun ki tarihimizin vatanseverlerini, öyle gönül vermişsin ki bu Cumhuriyet’e, onları ağzına aldığında yüreğinin en derinlerinden aktı göz yaşların. Çünkü gerçeklerin peşinden giden sen bize haykırdın o gerçeği: “Cumhuriyet yıkıldı, biz Cumhuriyetçiler kaybettik!” Bu Cumhuriyet’i kuran o güzel insanları andığında da bu kaybetmişliğin yasını yaşadın. Ama yasına gömülmedin. Bir meşale yaktın ve bize ışık oldun. Dedin ki; bu karanlık yarına geçmeyecek, belki 10 yıl sonra, belki 30 yıl sonra… Umutsuzluk değildi ama bu söylediğin. Söylediğin şuydu: “Bir gün mutlaka olacak!”

Hayatında her türlü sınavı yüzünün akıyla geçmenle, ödediğin bedellerle, sapasağlam ahlakınla, yurtseverliğinle bir abidesin hayatımızda! Bunu hiçbir şey değiştiremez! Ancak ölümsüz oldum diye sakın yaşamaktan vazgeçme, yaşa Nihat Genç!”

Ali Arslan:

“Sayın Nihat Genç’e,

Bu satırları size büyük bir saygı, minnet ve dua ile yazıyorum. Şu an içinde bulunduğunuz zorlu süreci yürekten hissediyor, bir an önce sağlığınıza kavuşmanızı diliyorum. Kalbimiz, dualarımız sizinle.

Türklüğe olan sevdanız, devletinize ve milletinize olan bağlılığınız, yıllardır milyonlarca insanın yüreğine dokundu. Her kelimenizde bir isyan, bir direniş, bir uyanış saklıydı. Milliyetçilik kavramını sadece sözle değil, yaşantınızla, cesaretinizle ve dik duruşunuzla bize öğrettiniz.

Bu toprakların sesi oldunuz, sustuklarında konuştunuz, korktuklarında yürüdünüz. Nice zamanlarda yalnız kalsanız da, hak bildiğiniz yoldan asla şaşmadınız. Bu duruşunuz, bu tavrınız bize umut oldu, güç verdi, cesaret aşıladı.

Bugün sizin gibi bir adamın hasta yatağında olduğunu bilmek, bizler için ağır ama aynı zamanda size dua etmek için bir vesile. Sizi unutmuyoruz, unutturmayacağız. Bu milletin evlatları olarak, size olan minnet borcumuz büyüktür.

En kısa zamanda ayağa kalkmanız, yine o yüksek sesinizle konuşmanız, yazmanız, anlatmanız için Allah’a dua ediyorum. Sizi çok seviyoruz. Allah sizi başımızdan eksik etmesin.

Minnet ve dualarımla”

Fatih Doğan:

“Bir Türk dünyaya bedeldir,  sözünün vücut bulmuş halidir Nihat Ağabey.

Emir olunduğun gibi dosdoğru yaşa ,ayetinin canlı örneğidir Nihat Abi..
Biz senin imanına şahidiz
Biz senin bu milleti için harcadığın ömrüne şahidiz
Dün senin için,  sadece senin için ellerimi semaya kaldırdım…
Rabbim bu güzel ve iyi insana sağlık ver afiyet ver dedim…
Seni seviyorum bozkurt”

A. Gökhan Ergüven:

“Sayın Nihat Genç, hepimizin ağabeyi;
Bizlere cumhuriyet nedir, Atatürk nasıl sevilir, vatana ait olmak için evvelce hangi erdemler taşınmalı… Yürekle bunları öğrettiğiniz için minnettarız.
Bugün memleketi, içinde bulunduğu hak adeta sağlık durumunuzla benzerdir.
Korkularımız, endişelerimiz, ümitsiz olduğunuz anlarınız olsa da hem sizin, hem de ülkemizin bir gün ayağa kalkacağına inancımız tam.
Atatürk’ün hayalini kurduğu ülkede sağlık, afiyet ve cumhuriyet ile yaşama dileğiyle”
Burcu Aki:
“Kızılay’da işe giderken tesadüfen merhaba demişliğim var, sizinle bi’ anım var diye sevincim var, kitaplarım var, sizin gibi yazamadım diye keşkelerim var… İyi ki varsın Nihat Genç iyi ki var!”

Süleyman Enes Özçelik:

“Kıymetli Nihat Genç’e,

Sözün Namus, kalemin bayrak olduğu bu topraklarda, sen yıllardır milletin vicdanı oldun. Hastalık haberini duyduğumdan beri üzgünüm. Ama biliyorum ki senin gibi bir yüreği hiçbir hastalık kolay yıldıramaz!

Senin Kaleminde yankılanan ses , “Bozkurt”un dağlarda uluyan sesi gibidir. Atatürk’ün: “Türk milletinin karakteri yüksektir!” sözüne adanmış bir ömür yaşadın. Kalemini satmadan, fikirlerini eğip bükmeden, korkusuzca yazdın. Her kelimen Türkçülüğün asil davasına hizmet ettin. Bu millet seni unutmaz, unutturmayacağız! Sen ki Anadolunun bağrından çıkmış bir fikir neferisin. Atatürk’ün izinden yürüyen milletin menfaatini her şeyin Üstünden tutan bir yazar, bir düşünce adamısın. Bu mektubu sana yalnız geçmiş olsun dileği olarak değil; aynı zamanda bir vefa, bir teşekkür olarak gönderiyorum. Senin gibi insanlar var oldukça bu topraklar asla sahipsiz kalmayacaktır! Allah’tan acil şifalar diliyorum… Ayağa kalk, çünkü Türkiye’nin sana hâla ihtiyacı var. Seni çok seven sayan bir Türk evladı. Her zaman dualarımdasın…

Ne mutlu Türk’üm diyene! Saygılarımla”

Zafer Yavuz:

“‘Sky Türk’ diye bir kanalda ‘Veryansın’ diye bir program vardı. O programa siyah uzun saçlı, deri ceketli, kirli sakallı biri, yani sen çıkardın Nihat Abi… O serzenişlerin, o duygulu konuşmaların, o anlatımların gözümün önünden gitmiyor. Dinleyince bu adam yalan konuşmaz bu adamı kimse satın alamaz hissi oluşurdu bende… ‘Bu topraklar! Bu Cumhuriyet! Bu Atatürk!’ dedikçe içim ürperiyordu. Kitaplarını okudum da okudum, programlarını dinledim de dinledim. Bende emeğin çok. Şimdi ‘Kimse yoksa ben varım!’ diyen Cesur Yürek abi Ekim 2024’de Samsun’a kitap fuarına geldin. Tabii ki seni kaçıramazdım. Duygu dolu konferans peşine imza gününde yanında ne iş yapıyorsun dediğinde öğretmenim deyince sarıldın ve dedin ki ‘Çok çalışmamız lazım be Zafer! ‘Cumhuriyet sizden çok şey bekler’ dedin. ‘Eyvallah, aldım başım üstüne!’ dedim. Nihat Abi bizi çok çalıştır abi, şunu yap de bunu yap de ama taş topla de memleketin her karışına dokun de ama hep beraber be abi! ‘Çok çalışmamız lazım’ dedin. Hadi sen de çalış be abi hadi abi. ‘Bizdeki Nihat Abi senin hakkından gelir!’ diyebilme cesaretini tekrar ver. Hadi abi çalıştır bizi… Acil şifalar diliyorum. Tez zamanda aramıza dönmeni bekliyoruz.”

İdal Asel Çelikel:

“Sevgili Nihat Abi, dışarıda akşamın sakinliği yavaşça inerken, kalemimi elime aldım ve sana yazmaya karar verdim. Veryansın TV’de gördüğüm o güçlü görüntü -bayrağımız, o vakur kurt ve senin dimdik duruşun- içimde bir şeyler uyandırdı. Sanki yıllardır sustuğum, ama hep hissettiğim bir sevgiyi, bir vatan özlemini kelimelere dökmem için bir davet gibi geldi. Senin yazdıklarını okudukça, Türkiye’nin dağlarında yankılanan o yağmur gibi sesini duyuyorum. Erzincan’ın soğuk taşlarında, Çanakkale’nin kahramanlık rüzgârında, Cebeci ve Mamak’ın sokaklarında seninle birlikte yürüyorum. Annemin dualarında, babamın sessizce dalıp gittiği anlarda senin sözlerinle buldum kendimi. Bağımsızlık, hürriyet, bayrak… Bunlar senin kaleminden dökülürken, sanki bir ayna tutuyorsun hepimize. O aynada kendimi, milletimi, tarihimi görüyorum. Nihat Abi, sen sustuğumuzda konuştun, çekindiğimizde cesur oldun, büküldüğümüzde dimdik ayakta kaldın. Bu toprakların pür duasını hak eden bir şövalye gibi savundun Türkçeyi, cumhuriyeti, vatanı. Bazen gözyaşlarımı tutamıyorum yazdıklarını okurken, çünkü seninle birlikte o uzak dağlara, o kahramanlık dolu geçmişe bir özlem duyuyorum. Senin sesin, benim sesim oldu; senin sevgin, benim sevgim oldu. Bil ki yalnız değilsin. Bu mektubu yazarken, milyonlarca yürek seninle atıyor. Umudumuz daim, ruhun mesut olsun. Sana yazdıklarım, annemin ak sütü gibi helal bir duadan ibaret. Bir gün yollarımız kesişirse, sana sarılıp teşekkür etmek isterim. Hem kendim, hem de bu topraklar adına. Sevgi ve saygıyla.

Altay Kenger:

“Maraş’ın bir Göksun’u vardır Nihat ağabey, yolun düşmediyse de bilirsin. Bir halk kütüphanesi vardı orada, ben liseye yeni geçtimdi, orada karşılaştım seninle. Nöbetçi Yazılar’dı yanlış hatırlamıyorsam, Kalk Ali diye bir öykün vardı. Sanki ben yazmışım gibi, benim ağzı laf yapabilen, daha çok bilen bir iç sesim yazmış gibiydi. Orada tanıştık seninle, oradan beridir ağabeyimsin.
Kalk Nihat ağabey, bu kadar vatan haininin *mına kim koyacak sen olmazsan!
Toroslar seninle, Toroslar biziz. Engizekler, Keş Dağları, Erciyes.. Dağlarımız seninle ağabey, dualarımız seninle”
Kevser Ayar:

“Sevgili Nihat Abi,  

Biz seninle aynı toprağın insanıyız. Karadeniz’in hırçın dalgaları gibi dimdik ve inatçı bir ruha sahipsin sen. Yaşadığın bu zorlu süreçte, seni düşündüğümüzü, dualarımızda olduğunu bilmeni istedim. Seni bilen, yazılarını okuyan biri olarak güçlü, dirayetli ve mücadeleci ruhuna inanıyorum. Sen güçlü bir yüreksin, bunu da atlatacaksın. Dualarımız seninle, kalbimiz hep senin yanında.

Lütfen ayağa kalk!”

Görkem Koçak:
“Merhaba son kalan cumhuriyetçi vatansever kalelerimizden olan güzel insan. Umarım en kısa sürede sağlığınıza kavuşursunuz. Ben 1999 doğumluyum. Sizi ilk izlemeye başladığımda Ergenekon-Balyoz süreciydi. On yaşındaydım ama söylemleriniz hala kulağımda. Şu anki CHP’yi hiç anlamıyorum. O kadar iğrenç hain söylemleri var ki… Onları eleştirince vatan haini ilan ediliyorum. Sonra tam benim takıldığım konuyu sizin ve arkadaşlarınızın eleştirileri duyunca çok seviniyorum. Demek ki doğru düşünüyorum. Hem de çok üzülüyorum.  Kurucu partinin bu hallere düşmesi çok can yakıyor. Neyse, sizi daha fazla dertlerle sıkmak istemiyorum. Yazdığınız çoğu kitabı ailecek severek okuduk. Muhteşem bir kaleminiz var. Yeni yazacağınız kitapları sabırsızlıkla bekliyoruz.
Allah size şifa versin İnşallah en kısa sürede sağlınıza kavuşursunuz. Size ailenize ve arkadaşlarınıza saygı sevgi ve selamlarımla”
Zehra Çolakoğlu:

“Karlı dağların başında

Salkım salkım olan bulut
Saçın çözüp benim için
Yaşın yaşın ağlar mısın
Yine olağanüstü yazılarından birinde ,Yunus Emre’nin bu güzel şiirine kendine özgü o güzel Türkçen ile övgüler düzmüş , nasıl etkilendiğini tarif edip bu güzelim, “Yaşin” kelimesinin ne güzel bir kız adı olduğundan bahsetmiştin. Bu ismi kızıma veremedim ama bulutlarımı çözdüm yaşin yaşin günlerdeyim ….
Yazıların İle tanışmam 30 yıla yakın bir süreyi kapsıyor , bu süreyi bir mektuba sığdırmak olası değil elbette , o yüzden en hayatımın içinde yer alışından bahsedebilirim…
Almanya’da büyümüş, oranın kültürüyle harmanlanmış, Karadeniz kökenli bir ailenin kızı olarak 17-18 yaşlarında bir genç olarak temelli dönen ailemle yurda döndük, ne kimliğimden ne ülkemden ne de aidiyetimden habersiz bu Türkiye adındaki vatanıma geldim.
Evet , Kapıkule’ye eriştiğimizde kalbimizin uçuşması, annemin babamın Türkiye topraklarına vardığımızda araçtan inip yeri öpmesi, gözlerinden ince ince inen yaşları görüp etkilenmemek , bu sevginin ruhuna kapılmamak elbette mümkün değildi, fakat ülkem bir kaos bir kargaşa bir belirsizlikler meydanıymış meğer, temelli dönünce anladım.
Kısaca yaş gereği arayışlar, izmler, şucu musun-bucu musun falan filan… Okumalar okumalar… Gırgır vazgeçilmez sonra Leman vee Nihat Genç… Yazıların her biri, konu ne olursa olsun bir manifesto, bir meydan okuma! Eziklenmeden, kaytarmadan, izmlerden uzak, derdi memleketi, derdi insanı, derdi doğası, taşı/toprağı/ağacı/kuşu/balığı…
Her yazın kimi boğazımı düğümler, kimi öfke sarmalına sokar, kimi küfürlerin en okkalısına (ki en güzelini sen söylersin yine) teşvik eder, ne ederse eder ama ille duygularını harekete geçirir…
Kısaca bu gün ufacık bir çakıl taşına bile başka bakmam, dağlarımıza, denizlerimize, gökyüzüne büyük bir aşkla bağlanışım hep o tutku dolu yazıların sayesinde. Bakmak değil görmek, geçiştirmemek, incelemek, araştırmak, sorgulamak, yargılamadan düşünmek…
Yıllar önce ladin ağaçlarını anlattığın bir yazın beni en etkileyen yazılarından biriydi, ladin ağacının yetişmek için dağların zirvesini seçtiğini, dimdik heybetli bir duruş ile sanki bütün ormanın sarsılmazı ,  boyun eğilmesi yıkılmaz bir kara dev gibi övgüyle bahsetmiştin ladin ağacından, bence sen kendini anlattın, eğilmedin, sarsılmadın, yıkılmadın.
Bize yaşayarak olasılıkları , pes etmemeyi öğretmedin sadece, pes etmemek olduk, biz bu toprakların sevdası olduk , biz kocaman bir Cumhuriyet olduk, Bir Ladin ruhlu Nihat Genç neler eyledi bizi .
Biz şimdi bekler olduk, biz beklemek olduk, Bekliyoruz Nihat Abim.”
İlişkili Haber
thumbnail

Türk Milleti’nin ciğeri

Haberi görüntüle
Bahar Sürensoy:

“Aziz Nihat Genç’e,

Türk milletinin bağrından çıkmış kıymetli kalem, cesur yürek,

Bu mektubu, bir Türk evladı olarak sana olan sevgimi, minnettarlığımı ve dua dolu kalbimi ifade etmek için yazıyorum. Bugün seni düşünürken, yalnızca bir yazar, bir gazeteci değil, vicdanını kaybetmemiş bir milletin haykıran sesi olduğun için ne kadar gurur duyduğumu bir kez daha anladım.

Senin kelimelerinle büyüdük biz. Yazılarında ve konuşmalarında hissettiğimiz o öfke, o isyan; aslında bu topraklara olan büyük sevdanın, halkına olan derin bağlılığının tezahürüydü. Yalnızca aklımıza değil, kalbimize de dokundun. Bize Türk olmanın vakarını, onurunu, haysiyetini tekrar hatırlattın.

Bugün seni biraz yorgun, biraz suskun görsek de, biliyoruz ki bu bir geçiştir. Çünkü senin gibi kalemler, kolay kolay kırılmaz. Çünkü senin gibi yürekler, milleti için atan yürekler, kolay kolay pes etmez. Biz senin arkandayız, dualarımızla, sevgimizle ve sadakatimizle…

“Bir adam kalır” dedin bir zamanlar. İşte o adamın yaşadığını, dimdik durduğunu görmek isteyen binlerce yürek var burada. Sen yalnız değilsin. Yazılarınla, fikirlerinle, mücadelenle hepimizde bir iz bıraktın. Şimdi senin iyileşmeni bekleyen, seni yeniden dimdik ayakta görmek isteyen bir millet var arkanda.

Sen Türk milletinin gür sesi, onurlu vicdanı, korkusuz evladısın. Tanrım yâr ve yardımcın olsun. En kısa sürede seni sağlıklı, neşeli ve mücadele dolu bir ruhla yeniden aramızda görmeyi bekliyoruz.

Kalemine, yüreğine, hayatına sağlık…”

İlişkili Haber
thumbnail

Sıcak bir şey

Haberi görüntüle

Ateş Ulaş:

“Sevgili Nihat ağabey,

Seni ve VeryansınTV’yi okumaya başladıktan sonra hayata ve ülkeme olan bakış açım çok değişti.

Artık bir gazeteyi okuduğumda hemen nereden ve nasıl para kazandığına bakıyorum! SGK borcu yoksa o gazetede bir sorun arıyorum!

Artık bir siyasi parti gördüğüm zaman ne kadar tavizsiz ve eyvallahsız olduğuna bakıyorum!

Artık bir polis gördüğüm zaman, Adil Serdar Saçan ile karşılaştırıyorum.

Artık bir belediyeyi kafamda tartarken kimlere neleri peşkeş çektiklerine bakıyorum. Kimleri belediyede işe soktuklarına bakıyorum.

Artık ne zaman oturup koltuğumda rahatlasam bir anda aklıma ülkemin dertleri geliyor. Rahatım bozuluyor. Dertleniyorum. Yaşadığım güzel hayata yabancılaşıyorum. Giydiğim kıyafetleri sorguluyorum.

Artık çevrem bana fazla politik, duygusal ve sinirli demeye başladı. İnsanların ülkesi konusunda sinirli ve tavizsiz olmak ile ilgili sanırım anlayamadığı bir şeyler var. Onlara seni öneriyorum ağabey. Ben taşımız, toprağımız, sularımız zehirlenip soyulurken; benliğimiz, kültürümüz çalınırken; tarihimiz silinip değiştirilirken; sakin ve rasyonel bir şekilde oturup tartışmayacağım. Sinirleneceğim!

Artık uzaklarda bir dağ gördüğümde aklıma hemen “demirden granit tepeler” geliyor, dağların üstündeki dağları düşünüyorum. Poz veren dağlar!

Eminim ülkemiz tam bağımsızlığına bir gün geri kavuşacak ve o granit tepelerde sen ve bütün Veryansın ekibi şöyle bir ohh çekecek.

Sevgiler Saygılar.”

Barış Kocadayılar:

“Sevgili ve kıymetli Nihat Bey, ben şu an 45 yaşında ve İzmir’de yaşayan bir adamım. Sizi veryansın programları yaparken dinlerdim İstanbul’dayken… Şunu bilmenizi isterim; bir şeyi boşu boşuna söylemediniz, hiçbir konunun üzerinde boşu boşuna durmadınız. Bana çok şey kattınız. Mesela ben de sizi çocuklarıma öğreteceğim. 2 tane oğlum var ellerinizden öper. İstanbul’da Karaköy’de Merkez Bankası’nda çalışırken diyordum ki kendi kendime buralardan mutlaka geçer çünkü çok fazla tanınmış Sima geçiyordu bankalar Caddesi’nden ve içimde Sizi gördüğümde elinizi sıkıp sonra da bir şey isteyecektim sizden kullandığınız kaleminizi isteyecektim. Nihat Bey, bu benim tam 15 yıl önce ektiğim bir düşünce. Bunu sadece bilmenizi istiyorum. Bu Gmail’i neden açtığınızı da tahmin edebiliyorum ben, söyleyecek sözü olanlar söylesin diye size ulaşmak istesin isteyenler… Sizi çok seviyoruz Nihat Bey sonsuza kadar da seveceğiz.”

Soysal Özsöğüt:

Gelibolu’da beraber yürüyoruz. Yürüyüş yolunda kayaların üstünde biraz oturalım dedik.

Ayni eski Türk filmlerindeki gibi bir ev. Kocaman, yemyeşil ve bakimle bir bahçenin içinde minyatür bir yalı. Orta yaşlı bir kadın veranda da oturuyor. Vakit aksama yaklaşmış, güneş iyice kizirmiş ve büyümüş. Gökyüzü acık ve masmavi, hava sakin, boğazın güzelliğine bakmak insanine gözlerini dinlendiriyor, ruhuna iyi geliyor.

Ben bunları içimden geçirirken, hissederken yanımdaki arkadaşım “Şu eve bak, ne para eder” dedi…
Bir insanine böyle bir evi olsa da velev ki hiç para etmese ne önemi var. Böyle güzel bir yerde huzurlu bir hayat geçirip, bir ömrü tüketmek değil midir mesele. Yoksa o ev senin olsa ve satsan hayatında yitirdiğin bu güzelliği bir daha yerine koyabilecek misin? O parayla ne yapacaksın.

Ve çevremde müşahede ettiğim; genç yaslı demeden, alabildiğine bir yurt dışına gitmek sevdası. Amerikalar, Avrupalar, Dubailer, Baliler, Neverlandler bir şeyler. Yeter ki yurt dışı olsun da neresi olursa olsun. İyi ama bu insanların ülkesini sevmediğini göstermez ki, kotu yönetildiği için gitmek istiyorlar.
Siz benim külahıma anlatın. Hayatim denizlerde geçti, kırktan fazla memlekete defalarca gittim. Yıllarım yabancı personelle çalışarak geçti.

Ne yemeğinden keyif alırsın ne havasından ne de suyundan. Türkçe konuşmaya hasret kalırsın. Nerenin türküsünü dinlediğinde gözlerin doluyorsa oraya aitsindir.

Değil başka bir memlekete gitmek, kendi vatanında başka şehre gitse köyünü özler insan.
Gidin arkadaşlar gidin, Allah selamet versin. Ama ben ülkemi seviyorum demeyin ancak kendinizi kandırırsınız.

Velev ki katlanması pek külfetli dahi olsa, bir insan hiç anasını, babasını, evladını veya bir kedisini, köpeğini dahi bırakır mı? Gerçekten sevdiğinden insan vaz geçebilir mi. İyi günde herkes dosttur da kotu gün dostu diye bir şeyi hiç mi işitmediniz? Yıllarca sizi büyüten, okutan, sahip çıkan bu devlete, millete ve vatana şimdi sahip çıkmayacaksınız da ne zaman sahip çıkacaksınız? En müşkül bir vakitte vatan müdafaasını bir avuç insanın üzerine yıkmaktan utanmayanlar. Kaçın yurt dışına, tavsan gibi kaçın.
Bizim geçim kaygılarımız yok mu, bir ailemiz eşimiz dostumuz yok mu? Yoksa biz kucağa oturmayı, suya götürüp susuz getirmeyi ya da işin kolayına kaçmayı mı bilmiyorduk?

Korktuğumuz ya da işin zorluğundan değil. Ulan bir avuç insan ne bicim bir mücadele verdik deyip kibirlenmek için de değil, ağlayıp zırlamak için hiç değil…

Yoksa bu vatana verilen hiçbir hizmet cezasız kalmadığı için mi? Yoksa bu milleti sevmek suç olduğu için mi? Yoksa ne mutlu Türk’üm dediğimiz için mi? Nedir, niyedir?

Ama ben biliyorum. Bizim dedemiz darağacına gerilmedi, kursuna dizilmedi ya da topa tutulmadı. Ne gözümüz nafile baktı ne vicdanimiz karardı. Ne kandırıldık ne de bir başka şey. Ne devlete küstük ne millete küfür ettik. Sadece kalbimiz bir Türk gibi çarptı…

Çivi gibi bu topraklara çakılmanın, kalmanın, sahip cismanin ne kadar zor, zahmetli ve tehlikeli olursa olsun şimdi tam vaktidir.

Bunca sene aman insanlar kırılmasın diye, belki anlarlar diye bir şey demedim. Abi senin dahi sağlığında anlatamadığın şeyi benim anlatmam mümkün değil ve sırf hatır için beni aptal yerine koymalarına ses çıkartmadım, onca savrulmalarına ve saçmalamalarına katlandım, ancak benim için artık hatır da kalma mistir, racon da bitmiştir. Söylenecek söz de kalma mistir. Vakit sükût vaktidir. Vakit yumruk yumruğa, gırtlak gırtlağa kavganın vaktidir.

Zifiri karanlık yollar, geceleri rüzgarla uğuldayan ormanlar, mor siyah bulutlarla örtülmüş gökyüzü, karanlığına gözün alışamadığı terfiler, yerin altında içinden nehirler akan hiç ışık girmemiş derin mağaralar…

Hiçbir karanlığın kesafeti Cumhuriyet’e olan kara sevdam kadar koyu değil.
Semadaki yıldızlar, ulu bir dağ başındaki kar tanesi, yerin altındaki bir mağarada uçuşan bir su zerresi, okyanusun en dibindeki bir kum tanesi…

Hiçbir yalnızlık vatanseverliğin yalnızlığı gibi değil.

Gerçeğin üzerini örtenler, gerçeği gizleyenler, çölde yolunu kaybedenler, çevresinde olan bitenin farkında olmayanlar, itimadı zayi edenler, emanete sahip çıkmayanlar, iki yüzlüler, korkaklar, kula kulluk etmekten haz alanlar, kendi kafasından ürettikleri hülyalara iman edenler, başkalarının kafasında üretilmiş hülyalara iman edenler, bir fiyatı olanlar, sümüklü şizofrenler, sümüksüz şizofrenler, doğuştan hainler, profesyonel hainler, idrak zafiyeti olanlar, muhakeme zafiyeti olanlar, akıl zafiyeti olanlar, haline şükretmeyenler, yaşadığı çağı şaşıranlar, yaşadığı coğrafyayı şaşıranlar, yaşadığı tarihi şaşıranlar ve hülasa cehaletin alimleri.

Sen kim onlar kim, seni anlamak kim onlar kim, senin kıymetini bilmek kim onlar kim Nihat abi.
Milletin sinesinde, en derinlerde gürül gürül çağlayan o nehirlerin kenarında bir gün buluşmak dileğiyle.”

Mustafa Ay:

“Bazı duygular vardır, soylu duygular… İnsanı temizleyen ruhunu kırk kere kırk şelalede yıkanmışcasına temizleyen yücelten ve huzur bulduğu duygular… Her insanın yaşadığını düşündüğüm bu duyguyu bana yaşatan o derin duygulardan düşüncelerden önce duyduğum tek bir ses olmuştur. Vatan diye bağıran, Atatürk diye ağlayan, bağımsızlık ve Cumhuriyet diye kulakları yırtan bir ses… Nihat Genç konuşuyor… Nihat Genç le ne var ne yok… Sağına da soluna da çürümüş ne varsa patronuna da Amerikasına da Avrupasına da ne varsa içinde Veryansın eden bir ses… Nihat Abi sen uyurken biz uyumadık, hani biliyorum eminim hiç bir cephede yenilmemiş hiç bir savaştan kaçmamış Nihat Genç bu tabiki de bunu da yenecek… Ama Nihat Abi öyle olmadı sen uyurken biz uyumadık… Bakamadım gönderilere paylaşımlara korka korka açtım hepsini… Aklımda hep o korkunun kalbimdeki sancısının beni bu kadar çaresiz bırakması… Nihat Genç Cumhuriyetin bayrağını öyle güzel taşımış ki yıllarca öyle büyük bir yükü sırtlamış ki şimdi o bayrağı bırakmak istese elbette koşarız tutarız yere düşmesin diye ama şöyle bir bakıyorum kim taşıyacak o bayrağı senin kadar coşkulu senin kadar cesur senin kadar dağ gibi sağlam kim duracak… Nihat Genç canımı yaktın ve Nihat Genç ruhumu sıkıştırdın bu bildiğin kul hakkı ve sen kul hakkı ile gidecek bir adam değilsin Nolur nolur nolur kalk en önde gidenimiz bizi ruhumuzu temizleyenimiz en coşkulu ırmağımız en güzel Abimiz Nolur… Bak daha ilk sınavda başarısız olduk, bak sadece bir hafta uyudun perişan olduk… Bağır çağır yeniden öğret bize Cumhuriyeti çünkü sensiz o pınarlarımız ışıl ışıl akmıyor. Diren Nihat Genç… Diren Nihat Abi… ”

Yusuf Koşar:

“VeryansınTV ile ilk tanıştığım günden beri videolarınızı her gördüğümde size bir ağabey, bir akrabam gibi muhabbet besledim. Memleketten umudu kestiğim, siyasetten nefret edip ne olacak bu ülke böyle dediğim, Cumhuriyetin, adaletin, hukuğun, ahlâkın talanına içimin kan ağlayıp herşeyden soğuduğum zamanlarda ekranda sizi görüp yılmak yok diyorum. 1960,1971,1980 darbelerini görmüş bir babanın evladıyım. Babam hep “hiçbir siyasi partiye üye olmayacaksın, hiçbir dernekle işin olmayacak, hiçbir tarikatla alâkan olmayacak, namaz kılacaksan cami işte orada” diye yetiştirdi. Son 20 yıldır bir tarafta baba nasihatinin sorumluluğu ve haklılığı varken bir taraftan da kenardan izlemek yüreğime dokunuyor. Bu süreçte Veryansın TV bize bir nefes oldu. Leman Dergisi yıllarından beri Nihat Genç’i okurum, izlerim. Nihat Ağabeyi babam çok severdi. İlkokul mezunu su tesisatçısı babam Nihat Genç programlarıyla Pir Sultan’ı öğrendi, Karacoğlan dedi. Ergenekon, Balyoz Davalarının silindir gibi üzerimizden geçtiği yıllarda Nihat Ağabeyi izleyip “Cumhuriyet” dedi. Nihat Ağabey programa çıkınca babam bir maltepe yakardı. Program boyunca bir demlik çay, bir paket sigara içerdi. Her programın sonunda bana dönüp: “Oğlum bu Lazın çok kafası çalışıyor. Çok kafalı adam. Eğer bir konuda kafan karışırsa Nihat Ağabey bu konuda ne diyor ona bak. Nihat Genç ne taraftaysa doğru yön orasıdır.” diyerek bizim için Nihat Ağabeyi her konuda referans noktası gösterdi. Bir yıldır babasız yaşamaya çalışıyorum ama kafam karıştığında yol tayin edeceğim bir Nihat Ağabeyim vardı. Nihat Ağabey birgün Veryansın TV’de bir programda (sanırım Eray’ın programıydı) sesi kısık bir vaziyette, uzun zamandır geçmeyen bir göğüs ağrısı ve öksürükten bahsetti. Biraz da kilo vermişti. Aynı şeyleri annemin sürecinde yaşamıştım ve doktor teşhis koymadan içime bir ateş düştü. Birkaç zaman sonra da kanser haberini aldım. Hemen hemen her gece kalkıp Veryansın TV bakıp çok şükür acı bi haber yok diyerek yatıyorum. Erdem ağabey ana baba gitti, cumhuriyet var, Nihat abi var dedik 1,5 yıldır hayata tutunmaya çalışıyoruz. Nihat Ağabeyin durum da kötüye gidiyor. Nihat Ağabeyi de kaybedersem neye tutunacağız, nasıl sesimiz gür çıkacak. Sana yemin ediyorum anamın tedavi sürecinde yaşadığım duygulara geri döndüm. Aklım Serkan Öz Ağabeyde, Aklım Can Laçin Kardeşte, Aklım Nuriye Ablada, aklım sende, dualarım Nihat Ağabeyde.

15 yıldır kendimce okur, hikayeler yazarım. Bursa’da yaşıyorum. 23 yıldır otomotiv sektöründe tasarımcı olarak çalışıyorum. Bunun yanında Kayseri merkezli Ihlamur Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisinin yöneticiliğini yapıyorum. Dergimizin yanında akademik ağırlıklı kitap yayıncılığı da yapıyoruz. Daha ilk hikayelerimi yazdığım yıllarda ki o zaman dergiyle bir alakam yoktu Adana kitap fuarında Nihat Genç’in imza standına sokulup cahil cesaretiyle: “Ben de hikâye yazıyorum Nihat Ağabey” demiştim. O coşkulu üslubuyla eline kalemini aldı. “Bu kalem senin elinde olacak, kalem sana değil sen kaleme hükmedeceksin, bu kalemin bir namusu var, kirletmeyeceksin, kalemi satmayacaksın. Böyle yazacaksan yaz, yoksa kır at ulan” dedi ve elindeki kalemi parçalamıştı. Şimdi kalemi her elime aldığımda o Nihat Ağabeyin nasihati gelir aklıma. “Yazacağın hikayelerin Yunus Emre’de, Hacı Bektaş’ta, Ankara’nın kıraç kavununda, masallarda, ninnilerde, türkülerde. Bunlara kulak ver, bu toprağı, bu toprağın insanını tanı” demişti. O yıllarda büyülü gerçekçiliği anlamak için Marquez romanlarını okuyordum. Nihat Ağabey ile konuştuktan sonra büyülü gerçekçiliğin ” Manda yuva yapmış söğüt dalına” türküsünde, “Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, kalbur saman içinde, develer top oynarken, eski hamam içinde, horozlar tellal iken, pireler hamal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, anam düştü beşikten, babam düştü eşikten” diye başlayan masal tekerlemesinde,” Çıkdım erik dalına, anda yedim üzümü / Bostan ıssı kakıdı, der ne yersin kozumu. / Kerpiç koydum kazana poyraz ile kaynattım / Nedir, deyip sorana bandım verdim özünü” diyen Türkmen Kocası Yunus Emre’de olduğunu farkettim.

Bu iktidara bir sürü kızgınlıklarım var ama en büyük kızgınlığım bu kadar kötü yönettikleri için Nihat Genç Ağabey hikayelere zaman ayıramayıp , siyasi makaleler yazmak zorunda bırakıldı. Bu konuda iktidara olduğu kadar muhalefete de kızıyorum. Onlar vazifesini iyi yapsaydı Nihat Ağabey tüm mesaisini bu işlere vermezdi. Biz Nihat Ağabeyden ne hikayeler ne omanlar okuyabileceğimiz yılları, siyasi yazılara mahkum ettiler. Yıllardır birçok yazı yazdım ama inan sana bu maili yazarken zorlandığım kadar hiç zorlanmadım. Ne söylesem anlamsız, ne yazsam boş. İnşallah Nihat Ağabey toparlar ve sağlıklı günlerde sizi Ankara’da ziyaret eder, çayımızı içer, edebiyat konuşuruz.

Dualarımız Nihat Ağabey ile

Selam ve Muhabbetle”

Murat Karabulut:

“Her cümlesi bir kavga, her paragrafı bir meydan savaşı…

Tabir-i caiz ise bir köşe yazısı değil, bir baba tokadı yerdik “Uyan lan!” diye haykırırdı her satırı. Biz ise, uyanır gibi yapıp tekrar uyurduk. Ama o, ısrarla, yılmadan, usanmadan yazmaya devam etti. Çünkü onun derdi bizdik. Şu kafası karışık, ideolojiler arasında bocalayanlardı. Ve o, halkı, bilmediği düşmana teslim etmemek için kendini ortaya koydu.

Un-ufak ederdi karşısındakini küfür ettiğinde, anlam vardı aslında. Çünkü Nihat Genç’in küfrü bile hayrımızaydı. O, ar damarı çatlamış ekran soytarılarından değildi. Onun dili, hakikatin en sivri ucu, vicdanın en keskin terazisiydi, hala öyle, öyle kalacak. “Çürümesin ülke” derken, içini boşaltarak söylemedi bunu. Her yazısı, bir isyan çığlığıydı. İçini dökerken, köşe yazısı değil, bir milleti ayakta tutacak son bildiriyi kaleme alıyor gibiydi. O yüzden okurken yüreğimiz sıkışırdı, bazen utanır, bazen de öfkeyle ayağa kalkardık. Onu izlerken gülerdik de!

Sözüyle taş yontan adam!

Nihat abiyi kimse susturamadı. Çünkü susturulacak bir adam değildir. Kelimeler ölür mü Nihat abi? Kelimeler mezara girmez. Sana deli dediler. Öyleyse biz de deliyiz. Çünkü bu memlekette akıllı olmanın yolu, kabullenmekten geçiyor: Uyuşmak, susmak, razı gelmek… Sen bunu kabul etmedin, biz de etmiyoruz. Yozlaşmış beyinlere, satılmış kalemlere, ar damarı yırtılmış ‘entelijansiya’ya karşı parmak salladı. “Siz adam değilsiniz!” dedi; çünkü o, hâlâ adamlık diye bir şeyin olduğuna inanıyor bizler de inanıyoruz!

Ancak kimse onun kadar yalnız kalmayı göze alamadı. Çünkü yalnızlık, dürüstlüğün, dik olmanın doğal cezasıdır. Herkes bir gruba, bir patrona, bir dayıya yaslanırken, o yalnız kalmayı tercih etti. Çünkü omurgası vardı. Ve bu çağda omurga her bedende yok.

Ey iman edenler!

Tabii ki sadece eleştirmedi. İman etti. Ülkesine, halkına, insana iman etti. İnanmayan insan yazamaz. Ve yazdığına inanmayan adam, milletin vicdanı olamaz. Nihat Abi, hayal ediyorum, hışımla klavyeye vuran ellerinle yazmaya devam ediyorsun. Çünkü biz daha senin kadar korkusuz olamadık. Yazmaya, bağırmaya, çağırmaya, karşı çıkmaya cesaret edemedik.

Umarım bir gün…

Nihayet senin hatıranla…

Artık orada, sadece senin kelimelerini değil, bir vicdanın çığlığını bulacaklar.”

Banu Avar:

“Nihat Genç’e selam sevgi…

1990’lı yıllardan beri aynı yolun yolcuları olarak kah skyturk’de, kah trt’de, kah vardiya bizde protestolarında, kah Müyesser Yıldız’a destek imzalarında beraber olmuştuk.

Onu son kez geçen yıl Eskişehir kitap fuarında Pankuş Yayınları standında gördüm.

Karşılaştık kucaklaştık. Hikayelerini romanlarını siyasi yazılarını yazarken, söyleşilerini yaparken nasıl samimi nasıl çoşkulu bir üslup kullanıyorsa tam da öyle sarılmıştı. Çok uzun bir yolculuğa çıkar gibiydi. İçimi bir hüzün kaplamıştı..

Erdem Atay’ın hastalıkla ilgili bilgilendirmesini görünce o an aklıma geldi. .. Yazamadım elim kaleme gitmedi. Geçmiş olsun demek bile zordu…. Yılma Başar’a ‘Düşmanlar sevinmesin, fazla detay vermeyin’ diyebildim..

O, çoşkuyla tutkuyla vatanına bayrağına toprağına aşık dürüst ve samimi bir aydın. Milyonlarca takipçisi gibi ben de iyileşmesi, sağlığına kavuşması için duacıyım. Nuriye ve Laçin’e sabır ve hepimize güzel haberler diliyorum…”

Serdar Özveri:

“Fikir Dünyamın Kahramanı

1993 yılıydı, sanırım lise 2. sınıf öğrencisiydim.Okulu astığımız bir gün vakit geçsin diye Leman dergisi almıştık, çok güldüğümü hatırlıyorum.O günden sonra haftalık çıkan derginin müdavimi olmuştum.Çarşamba günlerini iple çeker, hemen yeni sayısını alırdım.

Derginin tam ortasında Nihat abinin uzunca yazısını görürdüm.İlk birkaç hafta pas geçtim, karikatürler daha cazip ve eğlenceliydi ve uzun yazı okuma alışkanlığım yoktu, karikatürleri aynı gün bitiriyordum, kalan 6 günde yazıları okumaya başladım ve Nihat abiyi de okudum.

Aman Allahım, afallamıştım, yazı beni içine çekti ve tarifsiz bir gerçeklikle hikayeyi iliklerime kadar işledi. Ondan sonraki haftalarda dergiyi alır almaz ilk onun hikayelerini okuyor sonra karikatürlere bakıyordum.

İşte o tarihten sonra Nihat abi ne yazdıysa okudum, ne anlattıysa dinledim ve hiç bırakmadım. Bin yıldan fazla ihmal edilmiş ve Cumhuriyetle hayat bulmuş bir milletin hikayelerini, Anadolu’nun derelerini, ormanlarını, türkülerini, acılarını ve aşklarını kaleme alıyordu, kelimeler yüreğime dokunuyor vatanıma ve halkıma sağlam bağlarla bağlıyordu.

Daha sonra TV programları başladı ve ilk yayından itibaren sadece fikir dünyamın değil,siyasi anlayışımın da kahramanı oluverdi. Siyasetteki kirlilik,yozlaşma ve yolsuzluklar nedeniyle apolitik bir insan olmama rağmen Nihat abinin, yüreğimden ve aklımdan geçenleri, heyecanla, bağır-çağır, gürül gürül söylemesi beni tatmin ediyor, içimi serinletiyordu.

2007’den itibaren Cumhuriyet düşmanlarının ve emperyalizmin uşağı karşı devrimcilerin aralıksız, bitmek bilmeyen saldırıları ve yağmalamalarına karşı Don Kişot gibi dikilen, Cumhuriyeti cansiperane savunan, adaleti hatırlatan Nihat abinin yapayalnız olduğunu farkettim ve o zaman gözümde daha da büyüdü.

Cumhuriyetin kimsesiz ve sahipsiz olduğuna bizi o inandırdı ve onu tanımanın, yanında mücadele etmenin, omuz omuza çarpışmanın kaçınılmaz olduğuna karar verdim.

Tanıştıktan sonra birkaç sohbet, sofra ve seyahatin ardından artık benim öz ağabeyimdi ve bu duygunun onurunu ve gururunu her an yaşadım. Bir halk kahramanının,Türk edebiyatının en büyük yazarlarından birinin, çağdaş bir ozanın, bir efsanenin arkadaşı ve yoldaşı olmuştum, daha ne isterdim.

Bugün hasta yatağında mücadelede ederken bile bu topraklarda, toplumun her kesiminden, samimi ve kalpten, kavga ve hakaret ettikleri dahil olmak üzere herkesi birleştiren, aynı ortamda buluşturabilen, namusluydu, bağımsızdı, eyvallahsızdı dedirtebilen birkaç kişiden biri olduğunu hepimize yaşatarak gösterdi.

Bu onur ve şeref başta kendisine ve sonrasında bizlere sonsuza kadar yetecektir.

Yaşa, sağ ol, var ol, canım Nihat abim!”

Tunç Kurtoğlu:

“Kuva-i Milliye’nin Kalemi Nihat Abi’ye;

Durum ne kadar zor olursa olsun direnmek zorundasın abi. Kendin için gücün yetmeyebilir; ama vatanın ve vatansever cumhuriyetçi kardeşlerin için ne yapar ne eder direnirsin biliyorum. Kendin için değil, vatanın için yaşamak zorundasın!

Henüz zamanı gelmedi. Çünkü sana hala ihtiyacımız var. Bu topraklara huzur geldikten sonra gönül rahatlığıyla hep birlikte ölürüz. Ama o gün bu gün değil. Biraz daha sabır. Eski bir subay kardeşin olarak senden tek isteğim budur. Fiziken olamasa da, her hücremle seninle birlikte olan kardeşlerinden bir tanesiyim. Yalnız değilsin…

Saygılarımla, ellerinden öpüyorum, Allah’a emanet ol…”

Muhterem Gerçek:

“Nihat abim hep dualarımdasın. Allah sana şifa versin Laçin kardeşime, bizlere bağışlasın. Sen benim en fırtınalı günlerimde pusulam, vicdanım, mantığım oldun. Bu adam bu konuda yanılıyor, dediğimde hep ben erken konuşmuş oldum ve yanılanın ben olduğunu farkettim. Sen bizi hiç yanıltmadın abi. Haram girmeyen boğazdan yanlış laf da çıkmıyormuş gerçekten. Allah son nefese kadar yalansız, haramsız bir ömrü bize de nasip etsin. Gitsen bile bu mirasın 7 nesle yeter. Aslan gibi evladın Laçin, Veryansın Tv ve takipçilerin 7’den 70’e hepsi senin dikliğinden ilhamla yaşayacak.”

Alper Erdik:

“Bazen fıkra anlatır, bazen ağlar, bazen duygulanır ama her zaman öfke ve umut fışkırır onun gözlerinden. Bundandır ki yaşlanmaz o; hep Nihat Genç’tir. Cumhuriyet’e delicesine âşıktır. Kalemi, bütün yazarları kıskandıracak kadar keskin, bir o kadar da yumuşaktır; en yoğun hisleri bile kıvrakça betimler. Okurunu göz yaşartan çiçeklerle dolu yaylalara da götürür, büyük bir kentin izbe sokaklarına da.

Olmayacak hayaller kuran sanatçılar da vardır öykülerinde, ömrünü ülkesine adamış, adı bilinmeyen dava adamları da. Bağımsızlık lafını dilinden düşürmez, kendiyle ilgili övündüğü tek şeydir bu zira. Sermayenin değil, sadece Karadeniz’in uşağıdır. Hiç kimseye, hiçbir patrona ve hiçbir editöre eyvallah etmez; yazılarının tek satırına dokundurtmaz. Söyleşilere geç kalır, çabuk sıkılır, yerinde duramaz. Kalender adamdır; parayla pulla işi olmaz. Türk edebiyatını ve bu ülkeyi karşılıksız sever. Her cümlesiyle bu toprakların ağacını, kuşunu, rüzgârını daha çok sevdirir.

Hiçbir akıma, gruba dâhil edilemez; başına buyruk ve asidir. Kitapları birer dalga gibidir; büyür büyür, gönlünüzü döver, içinizi acıtır ve hıncınızı bileğiler. O, bu çağın şövalye ruhlu son soylusudur ve okuru olmak, yoldaşı olmak bizim için büyük mutluluktur. Kolay değil öyle yoldaşlarını bırakıp gitmek Nihat Genç; özgürlüğün geldiği güne kadar beraber savaşacağız!”

“Tamirci Çırağı”:

Çok değerli Nihat Ağabey,

Yıllardır gurbetteyim, kısmetse önümüzdeki ay ülkemize döneceğim. Çalışma odamda, okuluma olan yürüyüşlerimde, işimde ve içtiğim sigaralarda siz ve tüm veryansın ekibi bana dostluk ettiniz. Sizler beni tanımazsınız, ama ben yıllardır sizleri takip ediyorum. Gazeteciliğin ve yazarlığın onurunu kurtardığınız için size ve tüm ekibinize teşekkür ederim.

Geçmişimizde yanlış politikalar, sorumsuz yöneticiler ve liyakatsızlık yüzünden ülkemiz hep büyük krizler ve boğulmalar yaşadı. Herkes kaçıştığında ise vatanseverler ele ele vererek bu vatanı defalarca kurtardı, Vatan kurtarıldı, ama çok bedeller ödendi. İnşaallah büyük çöküşler ve zor günler gelmeden aziz Türk milletinin gayreti ve iradesi ile ülkece ayağa kalktığımız günleri göreceğiz. Dualarımız ve çalışmalarımız bu yönde olsun inşallah.

İraden ve fikilerin aramızda, inşallah sen de tekrar aramıza geleceksin ağabey, ellerinden öperim, dualarımız seninle.”

Özgür Çelik:

“Bir Öfkenin Kelime Hâli

Duyuyor musun ağbi?

Dışarısı yine sus pus. Millet televizyonu açıyor ama ses yok, haber yok, umut yok. Herkesin içinde bir ağırlık, ama kimse tarif edemiyor. Biliyor musun, sen biraz yoksun diye bu millet biraz daha eksik bugün. Çünkü sen sustun mu, bu ülkenin dili tutulur. Caddeler sessizleşir, kahvehaneler tartışmayı unutur, gençler sövecek bir yer arar ama bulamaz. Çünkü senin gibi bir adamın öfkesi yoksa, bu milletin vicdanı sessizliğe gömülür.

Senin yatağın başında makineler, kablolar, bip sesleri… Ama senin kalbin hâlâ eski bir taş plak gibi çalıyor içeriden. Aynı şarkı dönüyor: “Uyan ulan, memleket elden gidiyor!”

Yıllardır söylediğin şey bu. Saymadığın laf, yemediğin tehdit kalmadı ama sen yine de yutkundun, yazdın. Bir masa, bir sandalye, bir de o alaycı kahkahan yetti sana. Yetmedi aslında. Ama sen yettirdin. Çünkü bu millet, seni okurken kendi küfrünü affedilmiş saydı. Kendi yenilgisini senin öfkenle telafi etti. Kendi korkusunu senin cüretinle unuttu.

Sana sadece “gazeteci” diyenler oldu… Gülüp geçtin. Çünkü sen gazeteciliği değil, kelimenin namusunu yaptın. Koca bir milletin dili senin kaleminden geçti. Sen yazarken cümleler hizaya girerdi. Nokta koydun mu konu kapanırdı. “Ulan!” dedin mi ekran titrerdi. O öyle bir “ulan”dı ki… İçinde memleket vardı, hayal kırıklığı vardı, gecikmiş bir adaletin sitemi vardı. Hem ana küfürü gibi sertti, hem ana duası gibi içli.

Seni ilk kez bir yazında okuduğumda çocuk sayılırdım. O zamanlar insanlar kavga etmekten korkardı ama sen korkanları utandıracak kadar açıktın. Bir hikâyeyle başlardın her şeye. Mahalledeki bakkaldan girerdin, Amerikancı darbelere varırdın. Bir kediyle başlayan yazı, devlete tokatla biterdi. Ama kimse “Bu adam ne diyor?” demezdi. Çünkü herkes biliyordu: Sen anlatmazsan biz anlayamayız. Sen susarsan biz dağılırız.

Şimdi herkes “iyi olacak” diyor.

Ben başka bir şey söylüyorum: Sen zaten iyisin ağbi.

Çünkü sen bir adamdan fazlasısın. Sen bir fikir biçimisin.

Senin gibi yazan yok, senin gibi söven yok, senin gibi seven yok.

Bu millet sana “Geçmiş olsun” diyemez.

Bu millet sana ancak “Daha yazmadın ulan!” diyebilir.

Çünkü senin ağzından çıkacak o bir cümle hâlâ burada bekleniyor.

Kavgayı başlatan sensin, bitirmesi de sana yakışır. Ama bitirme.

Çünkü sen sustuğunda, bu milletin çenesini kapatanlar çoğalıyor.

Yataktasın diye yazmıyoruz biz bu satırları.

Sen ayağa kalk diye yazıyoruz.

Çünkü sen ayakta olunca biz biraz daha dik duruyoruz.

Senin kelimelerin hâlâ bu milletin omurgasında duruyor.

Ve inan, ağbi…

Senin o eski yazıların gibi olacak bu günler de:

Önce karanlık, sonra bir cümle,

sonra millet ayağa kalkar.

Sen o cümleyi* biliyorsun.

Sadece bir kez daha söylemen yeter.

*O, “Uyan ulan!” cümlesidir.

Kimi zaman yazının ortasında öfkeyle çıkar,

kimi zaman en sona saklanır, sanki tokat gibi patlasın diye.

Ama her seferinde o cümle gelir ve yeri sarsar.

Çünkü Nihat Ağbi o sözü söylediğinde milletin iç sesi konuşmuş olur.

“Uyan ulan!” sadece bir bağırış değildir.

O, unutana hatırlatmadır.

Satana hesap, susana çağrı,

gençliğe vasiyet, geçmişe sadakat,

geleceğe gözdağıdır.

O yüzden o cümleyi herkes söyleyemez.

Ama o söyledi mi millet silkelenir.

Ve işte o yüzden:

Biz hâlâ ondan bir cümle daha bekliyoruz.

Belki bir gün yazının tam ortasında, belki gecenin bir vakti,

belki de yataktan doğrulduğu ilk anda gelecek o söz:

“Uyan ulan, kavga daha bitmedi.””

Devrim Öngen:

“Sevgili Nihat abi;

Ben Devrim Öngen, adımdan da anlayacağın gibi Atatürk yolunda vatanını seven – ne sağcı ne solcu ne liberal ne seküler im –

Doğru, dürüst, ahlaklı bir insan olmaya çalışırım. Seni dinlemek, yazılarını okumak her zaman ruhumu doyurmuş içimdeki boşluğu azaltmış ve umut vermiştir..

Dünyanın ve bizim geldiğimiz bu yeni düzenler ne kadar pozitif hislerimi zedelese de benim yukarıya da inancım sonsuz.

Eğer o güzel gözlerini açmaya karar verirsen senden bir ricam var. Lütfen biraz da kendine, sağlığına dikkat et, biz kalanlar seni sevenler çok üzülürüz. Senin enerjinden yoksun kalmak seni yaşarken tam anlamamış olmak bile yeterince acı veriyor …

Senin gibi savaşçı bir ruh asla yenilmez ..

Yaşamaya karar verirsen burada bekliyoruz, yanındayız ama gitmeye de karar verirsen saygı duymak zorundayız. Her zaman çok sevilecek ve anılacaksın.”

Cem Caner:

“Nihat Abi’ye,

Sana “Nihat Genç” diye değil “abi” diyerek başlamak istedim çünkü sen bu memleketin vicdanında yankılanan ses, öfkesini hep halktan yana kuran bir pusula oldun bizim için. Sana abi diyorum çünkü sen bizleri kardeşlerin olarak gördün. Eğer görmeseydin verir miydin bunca kavgayı, mücadeleyi. İflah olmaz bir aşkın peşinden bile bile giden bir adam gibi sen de bu memlekete, bu halka olan aşkının peşinden gittin. Ne çektiysen aşkındandır şahidiniz, biliriz.

Senin kaleminden çıkan her kelime, köye, kasabaya memlekete, mahalleye, kahveye, Anadolu’nun en uzak köylerine kadar ulaşan bir çağrıydı. Kimi zaman öfkeliydin, kimi zaman kırgın, ama hep sahici. Kırgınlığın ve öfken şahsi bir davanın sonucunda değil bu halka ve bu cumhuriyete reva görülenlere karşıydı, biliriz. Sen bir tavırsın abi. Dik durmanın, eğilmemenin, kalabalığa karşı tek başına kalsan da haykırmanın adıydın.

Seni özledik abi, sesini, veryansınını özledik.  Senin yazdıklarınla, söylediklerinle büyüyen gençler, artık genç değiller ama görüyorum arkadan yeni gençler de geliyor … Senin gibi yazamayan ama senin gibi hissetmeyi öğrenen nesiller var şimdi bu topraklarda.

Bu memleketin dürüst bir evladı olarak, Allah’ın verdiği ömür kadarınca yine bu ülke için bir şey söylemenin telaşında olacağını biliyoruz ama bu sefer senin yerine ben yazmak istedim.

Ayağa kalkmanı ve yeniden bir paragrafa onlarca tokat sığdırmanı, bekliyoruz.

Sabırla ve umutla seni bekliyoruz, seni seviyoruz.

Bir okurun,
Bir kardeşin,
Bu ülkenin bir evladı”

Vahdettin Sakallı:

“Uyan Nihat Abi! Bak burada memleketin çocukları, delikanlıları, kadınları, ihtiyarları gözünü dikmiş senin yattığın hastane odasına… Bize bir el gerek, bir ses gerek, o masayı yumruklayan, o kelimeleri çatlatan ses! Abi! Sen daha bu ülkeye yüz tane daha “Bir millet uyanıyor” yazacaktın. Daha bizi kaç kere “Ey Türk gençliği!” diye silkeleyecektin. Senin nefesine ihtiyacımız var! Çünkü sen sustuğunda, bu topraklarda yalanlar daha çok bağırıyor! Abi! Bak biz buradayız, siperin önünde diz çökmüyoruz, sen öyle öğrettin bize! Ama gözümüz hep senin masanda, kaleminde, dilinde… Kalk Nihat Abi! Çünkü sen sustuğunda, biz yetim kalıyoruz. Çünkü sen düştüğünde, meydan dalkavuklara kalıyor. Çünkü sen varsın diye bu ülke hâlâ şerefini yere düşürmedi! Haydi kalk! Bir daha bağır bize: “Söyleyecek sözüm var!” de. Biz de diyelim: “Dinliyoruz abi, yine kalbimizin tam ortasından!””

Eski bir Veryansın TV çalışanı:

“Hayatımda büyük emeği olan Nihat Abime…

“İlk ekmek paramı sayende kazandım.
İki sene beraber her sabah yazılarını bana emanet ettin.
Her sabah 9’da arar “bu yazıyı düzelt” derdin, 9’u 3 geçe arar “düzelttin mi?” derdin ben de “evet abi” derdim. Ardından bir kahkaha patlatır “var sende bir Karadenizlilik” derdin.

Yalan yok ben de seni herkes gibi sadece siyasetle ilgilenen biri sanarken büyük bir öykü üstadı, edebiyatçı olduğunu eserlerini seslendirirken öğrendim.

Hep kardeşim derdin, hep ülkenin bu halini kendine dert ederdin. Öfkene de tanık oldum gözyaşlarına da.
Yalan yok, ben senin kadar vatanına, toprağına, suyuna, dağına, taşına aşık kimseyi tanımadım Nihat Abi.

Emek sömüren, “biz bir aileyiz” diyen şirketleri utandırırcasına gerçekten bizi, ekibini her zaman aileden hissettirdin.

Ofise uğradığında sana gelen her hediyeyi kendine almayıp bize verdirirdin.

Gerçekten ailemden uzakta kendimi evimde hissettiğim tek iş yerim ve ailem Veryansındı Erdem Abi, ekibi ve sizin sayenizde…

Hiç unutmuyorum, bir gün fuarda yanında görevliydim. Herkes fotoğraf ve imza için sıraya girerken bir an ben de heyecanlanıp seninle fotoğraf çekinmek istemiştim. O an bana ay yıldız rozetini hediye ettin ve “Bunun değerini bil ha!, içimden geldi” demiştin. Çok mutlu olmuştum ve hala saklıyorum abi… Tıpkı benim gibi öylesine bir çalışanına hiç düşünmeden hediye ettiğin kitaplarını sakladığım gibi.

Ayrıca eğer bu yazıyı görebiliyorsan ne söylediğini ya da sövdüğünü çok iyi biliyorum.

“Boş zırvalar bunlar kardeşim! Beni pohpohlamakla zaman kaybedeceğine, git memleketin için bir şeyler yap, git önce verdiğim kitapları oku! “ derdin:)

İşte ben de seni sırf bu yüzden severdim.

Lütfen savaş Nihada. Dualarım seninle…”

Mustafa Aytan:

“Bugün Kazım Abi’nin ölüm yıl dönümü Nihat Abi. Onu bu lanet hastalıktan kaybettik seni de kaybetmek istemiyorum. Seni 2007 yılından beri daha lise 2’ye giden bir genç öğrenciyken tanıdım, dinledim, okudum. Senin sayende bu ülkeyi, bu dağları, bu denizleri, bu ovaları sevdim desem yalan olmaz. Ne zaman karamsarlığa düşsem açtım, seni dinledim, seni okudum. Seninle birlikte kaç kere ağladığımı hatırlamıyorum bile. Beni bu sefer gidişinle ağlatma yine sözlerinle bize geçirdiğin hislerle ağlat. En yakın zamanda ayağa kalkman dileğiyle, dualarımız seninle abi. Akhisar’dan yürekler dolusu selamlar.”

Attilâ Akyıl:

“Nihat Genç kardeşim,

Sen uykudasın, uykuya düştün düşeli, insanlar ve ülkeler, aynı salak sulaklıkla, vurup kırıp öldürüp, yakıp yıkarak, vicdanlarının iflasıyla üste çıkmaya, haklılıklarını dayatmaya, bunları hiç mi hiç duymayan dinlemeyen yerküre ise, kendi zaman yolunda dönmeye devam ediyor. Şu küçücük yerkürede ne kadar büyük, sandalyesi yüksek, sesi hoparlör hoparlör, gizli Sicilyalı özentisi, para dedesi bireylerimiz, televizyonların akşam kuşu Mussolini’lerimiz varsa, akşam iner inmez akrep dilleriyle zoraki kuruluyorlar salonlarımızın başköşelerine. Uyan artık sevgili kardeşim, kat sesini sesimize, ya da biz katalım sesimizi senin sesine, Sevgimiz, halkımız, aşkımız, bebek yüreklerimiz çiçek çiçek çarpsın. Dağ başları yürek çarpıntılarını yitirmiş gibi. Ama yangınlarımız ormanlarımızı yaka yaka çağlıyor, dağlarımız kül kül, dağlanıyor yaraları milyonların.

Seninle tanışmadık sevgili kardeşim. Sense beni tanımazsın zaten. Ben seni çok yıllar öncesinde NTV ekranlarında tanıdım. Hem duygusal, hem duyarlı, haykıran bir ses idi duyduğum. Daha sonra başka kanallarda sürdü bu ‘arkadaşlık’. Yazılar uzun ama akıyor su gibi. Şair bir hikayeci dedim kendi kendime. Sürdü geldi böyle.

Nihat genç kardeşim, sen bu kısrak baş yarımadanın yaşından büyük çınarısın. Karadeniz dağlarının özgür derelerini, çağıldıyor sesin. Haykırışını ezbere bilir kendilerine insanın verdiği addan habersiz dağların özgür kanatları. Anadolu Parsının bağımsız duruşudur; özgürlüğün, dik duruşun dilidir bu ses. Ve unutma güzel kardeşim ki bu ses tarihte pelteleşmedi, gelecekte de pelteleşmez. Çünkü Anadolu irfanıdır o. Güneşin yaktığı bu haykırış gemlenmez elbet. Ormanların fırtınaları, yağmurlarla yıkanmıştır, biliriz. Ve biliriz ki Türk halkının vicdanı olan bu çığlık da, hırçın kuzey dalgalarıyla mayalanmıştır.

Köroğlu’ndan, Dadaloğlu’ndan, Pir Sultan’dan, Hoca Ahmet Yesevi’den, Hacı Bektaş ereninden, nice adsız babalarından akıp gelen bir ırmağın yüzyılımız kollarından bir coşkun kol.

Sobasız soğuk salonlarda onun haykır haykır ateşinle ısındı pek çok insan. Herkesin denetimli akan koca sulara kulaç uydurduğu zorlu dönemeçlerde, Karadeniz’in oğlu olduğunu, bangır bangır gösterdi ele, aleme. O kar kış, Ergenekon, Balyoz, askeri casusluk, atabeyler, Soros çocuklarının namussuzlukları süreçlerinde, göklerin özgür kartalı olan bu çığlık,

onur ağacı Ali Tatarların,

özverikucağı Türkân Saylanların,

bilim fedaisi Uçkun Gerayların,

mermilerin önünde dimdik duran Abdülkerim Kırcaların,

tıp doktorlarını, bakınca kendi yüreklerinin kirini, kusmuğunu gördükleri, bakamadıkları, soluk alıp veren bir iskelete döndürdükleri Kuddisi Okkırların,

soylu bilge yürek Kaşif Kozinoğlu,

Soros emireri “yargıçlarını” suratlarına karşı mahkum eden Cem Aziz Çakmak,

Kıbrıs kahramanı çelik yürek Muzaffer Tekin,

Mavi vatan sevdalısı Soner Polat,

yurtsever stratejik zeka, deniz kuvvetleri komutanı Özden Örnek,

saymaya utanıyorum dahasını, dahasını; niceleri tarihin onurlu altın sayfalarında yerlerini sessizce alırlarken göklerden yıldırım yıldırım isyanını bir başına haykırırdı,

Ne çok şehitlerimiz var tanrım, ne onurlu değerlerimizi yitirmişiz.

De bir soluk al, kalk, ve sal sevgi sevgi, direnç direnç insanın üzerine yeniden.

İhanetin sesi yüksek perdeden yayılır ve ortalık hallaç pamuğu gibi atılırken, tek tabanca yalın kılıç bir cesur teslim olmaz yüreğin isyanı, korkudan değil, pes etmiş, safı karışmış eski dostların suskunluğunun ıstırabıyla, yitirilen değerleri koruyamamanın acısıyla ağlarken, ne kanlarla beslenmiş bu toprakların milyonlarca yüreğinin de onunla birlikte ağlayıp sulandığını, çelikleşip serteldiğini bilmiyordu.

Öğreneceğin çok şey var daha, görüyorsun, kardeşim.

Kalemin elde meşale; sesin çocukların sevinci, neşesi, umudu; kalk ayağa, yürü.

Baş eğmeyen, bu vicdanlı yalnız yürek, susmayıp canlansın, sulasın zihinleri.

Esen yel; kuşun, toprağın, arının, şifasını taşısın canına.

Kardeş bildiğin dalgalar canım kardeşim, beslendiğin özgürlük ruhu, ondursun ciğerini.

Kalk, ses ver, ve yürü kaldığın yerden. Ve, gülümse yeniden .

Sağlık şifa diliyorum sana güzel yürekli kardeşim.

Umarım okursun bu satırları da bir gün.

Ve umarım seni yeniden heyecan ve sevgiyle okur ve dinleriz.”

Levent Ünsal:

“Çok değerli Nihat Genç kardeşim.

Sizden altı yaş büyük olmam hasebiyle size kardeşim diye hitap ediyorum.

Yaklaşık bir ay kadar önce,

Atatürk çizgisinde bir Türk Milliyetçisi ve bir sosyalist olarak,

Zafer Partisi saflarına katıldım.

Buca İlçe Örgütünde, kabul ve rozet takma görüntülerini, face ve çeşitli whatsapp grubunda paylaştım.

Zafer Partisine katılmamı şöyle gerekçelendirmiştim.

‘2. Sevr dayatmasıyla güzel ülkemizin bölünmesi tehlikesine karşı, CHP’yi derin bir aymazlık içinde ve buna mukabil, Zafer Partisini bu tehlikeye karşı,
2. Kuvva yı Milliye hareketi olarak görüyorum.

Özellikle, İzmir Atatürk Lisesi ve İTÜ gruplarında, sosyalist geçmişim nedeniyle epeyi eleştiriler aldım hatta biraz dayak yedim.

Ben de bu dayakçı eski solculara şöyle sesleniyordum.

‘Siz, şunu demelisiniz, diyebiliyorsanız,
‘Levent kardeşim, Türkiye’miz üzerinde böyle bir tehdit yok,
sen paranoyaksın’

En nihayetinde şunu demek zorunda kalıyordum.

‘Sizi tuzu kuru salon solcuları, küçük burjuvalar, kafanızda bir statüko, şablon oluşmuş, CHP iktidara gelecek, sorunlar bitecek’

Bu şablonu, zihinsel konforunuzu zedeleyecek bir şeyler duymak istemiyorsunuz.

Evet sevgili Nihat Genç,

Rontgen, MR, BT cihazları doku renk farklarıyla, yabancı bir oluşumu teşhis ve tespit eder ya.

Siz de öyleydiniz.

Daha fazlası kanserli tek bir hücreyi bile görüp, aha işte bu diye, adamın suratına çarpıp, herkesin zihinsel konforunu darmaduman edip, koltuklarından fırlatıyordunuz.

Bu sizin, özellikle bence yüksek zekanız, okumalarınızdan kaynaklanan bilgi birikiminizle, size has bir özellikti.

Bu özelliğiniz, katıksız yurtseverliğiniz, cesaretiniz, paraya pula makama hiç değer vermeyen eyvallahsızlığınızla buluşunca, Diyojenin fenerine dönüşüyordunuz. Herkesi ürkütüyor, korkutuyordunuz.

Türkiye’mizin bu fenere çok ihtiyacı var çok sevgili Nihat Genç kardeşim.

Lütfen geri dönün.

İnşallah geri dönüp bu yazdıklarımı da okursunuz.

Benimde zihinsel konforumu bozduğunuz için,

Veryansın Tv’deki yazılarınızın altındaki yorumlarda, bazen size laf yetiştirmiştim.

Ama gerçeğin ışığındaki sizi yukarıdaki gibi gördüğümü bilin istiyorum.

Sevgilerimle.”

Barış Yıldırım:

“Türk milletinin öz evladı,
Gerçek Türk aydını Nihat Genç anısına…

Ne mutlu bize, Nihat Genç’i gördük!
İlelebet payidar kalacak cumhuriyetin askerini,
Hakkın, halkın ve Atatürk’ün amansız neferini,
Akan derelerin, uçan kuşların, açan çiçeklerin yarenini, Tarihe şahitlik etmek gibi, dinlemek ölümsüz sözlerini!
Gelmez sen gibisi, Karadeniz’in kara kaplanı,

Eğer unutursak kanımız kurusun Türk milletine yapılanı! Ne bir esinti, ne bir rüzgar, fikirlerin dinmez bir fırtına, Çocukluğun, gençliğin; bir ömür feda ettin bu millet uğruna!”

Umut Ali Başaran:

“Ve bir adam düştü kendi göğü üzerine

Bir adam yürüyordu
gecenin ortasında
elinde bir kalem
gözlerinde memleket
sözleri
birer çakıl taşı gibi atıldı
suskun sulara
ve o suskunluklar
çırpındı uzun uzun
ama hiçbiri
bozamadı o kelimelerin cesaretini

Çünkü o adam
hiçbir zaman sıradan olmadı
bir dosya kapağında başlamadı cümleleri
bir manşetin kaygısıyla bitmedi hiçbir sözü
halk için yazdı
ama halkın bile kaldıramadığı kadar sertti bazen
yalnızdı
yalnızlığının içinde dimdikti
bir diken gibi durdu
yaranın içinde
çünkü iyileşsin istedi

Bir gün
bir hastalık geldi ansızın
kalemini değil
tenini çürüttü önce
sonra nefesini daralttı
ama o yine de yazdı
çünkü bazı insanlar
susmayı ölümden beter sayar
ve bazı nefesler
tükenmeden önce
bin gerçeği haykırır

*****

Nihat Genç
adını korkarak söyleyenler oldu
çünkü senin adında
bir “isyan” vardı
bir “başkaldırı”
bir “yeter artık”
bir “bu vatan sahipsiz” değil

Hiçbir zaman
yalnızca siyaset yazmadın
bir bakışın altına gizlenmiş ihaneti
bir suskunluğun içindeki satışı
bir el sıkışmanın arkasındaki ihaneti
çözümledin kelimelerle
hep bildik
senin öfken bizim içimize gömdüğümüz cesaretti

Şimdi bir sandal kalktı
karanlık bir kıyıdan
sessiz
saygılı
elinde bir defter
içinde yarım kalmış bir yazı
halkına son bir bakış attın belki
ben elimden geleni yaptım
dedin içinden
ve sustun

Ama o sessizlik
her gün biraz daha çoğalıyor içimizde
bir adam daha eksildi ülkede
ama binlerce vicdan
biraz daha güçlendi onunla birlikte

Ve şimdi biz
arkandan bakan çocuklarıyız kalemin
kime kızacağımızı senden öğrendik
kime selam vereceğimizi
kimin karşısında susmamamız gerektiğini

Sen gittin belki
ama o sandal
bizim kıyımıza yanaştı şimdi
kalemi biz aldık elimize
ve söz veriyoruz
yalnızca yazmayacağız
gerekirse
senin gibi yanacağız da”

Ali Türk:

“Soylu kavgaların şair ruhlu asil savaşçısı Nihat Genç Ağabeyim

Kelimeler bir yumruk gibi boğazımda düğüm düğüm aldığım her nefes boğum boğum.

Can ağabeyim seninle, Türk Cumhuriyeti’nin, emperyalizme ikinci galebe çalışında kucaklaşma hayalleri kurarken, düğünümde karşılıklı harmandalı, Ege’nin yiğit efeleri endamıyla zeybek oynama düşüyle yanarken, camii imamıyla, selanı okuması için konuşan Türk genciyim.

Biz yalnız bir insanı değil şerefli Cumhuriyetin haysiyet ışığını kaybettik.

Halkın gören gözü, işiten kulağı, duyan yüreğini kaybettik.

Onurun, ahlâkın, tavizsiz yaşamanın timsali, altmış dokuzunda bir delikanlıyı kaybettik.

O, Çağımızın Namık Kemal’i, Cumhuriyetin kılıcı, Atatürk’ün askeriydi.

O, bir ağabey, O, bir ruh ve O, ete kemiğe bürünmüş bir milli vicdandı!

O, herhangi bir sıfata ihtiyacı olmadan başlı başına Nihat Genç’di!

Nihat Genç ağabeyi;
Soylu kavgaların yiğit, şair ruhlu asil savaşçısını kaybettik.

Biz, sıvasız evlerin haykırışını, hastane kapısında, hapishane kapısında kalan, yoksul Türk evladının çığlığını, hakkı yenmiş mazlumların feryadını, Bosna’da, Filistin’de, Doğu Türkistan’da, Kafkasya’da insanlık kavgası verenlerin gür narasını, Musul-Kerkük hoyratlarının inlemesini kaybettik.

Namuslu bir kalem, yiğit bir vatan evladı, Türk milletinin bağrından kopup gelen hür, erkek bir ses, onurlu bir yaşam, eyvallahsız bir duruş, tavizsiz bir Atatürk ve Cumhuriyet aşkı demekti Nihat Genç.

Şimdi , Maçka’nın, Karadeniz’in yaylalarında, çay taşımaktan sinesinde urgan izi bulunan, köylerinde senin “Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir” nidanla direnme azmi bulan Türk gençleri sana ağlıyor.

Şimdi, Doğu’da mavi boncuk takmış, ayağında kara lastikle, dağlarda peygamber mesleği çobanlık yapan kavruk gençlerimiz, haksızlığa karşı mücadele eden bir yiğidin yokluğunun yasında, çilekeş analar önlerine attıkları ak tülbentleri ile vatanın namusunu koruyan bir yürekli yiğidin gidişine ağıtlar yakıyor.

Şimdi, Ege’de, efeler diyarı, Cumhuriyetin incisi Türk İzmir’de, Manisa’da, Aydın’da, zeytinliklerin boynu bükük kaldı.

Şimdi, yörük çadırlarında bir samimi gülüşünün resmi asılı ama keyfiyeler yaşlı, ihtiyarlar, onlara deli çağlarını hatırlatan o davudi sesinin yokluğunda, kapkara gözlerini göklere dikmiş sana dualar okuyor.

Kemaliye’nin, Darende’nin, İsfahan’ın, Gümülcine’nin, Karabağ’ın, Laçin’in, Barum’un, Kosova’nın, Gazze’nin, Kahire’deki Türk kaldırımlarının sana selamı var ağabey.

Sen düşün dünyamızın tutkalıydın ağabeyim, biz seni kaybetmedik, her sedan da, bağrı yanık Anadolu çocuklarının hayatın misali tertemiz yüreklerine bir ok gibi saplanan, ilmek ilmek yüreklerimize işlediğin, Vatan ve Türklük aşkımıza bir düğüm atarak, kutsal aşklarımızın serencamını yaşadık.

Torosların, eğilmek nedir bilmeyen başın gibi dik başları dumanlı, ortancalar susuz, ruhlarımız huzursuz, adın geçince parlayan gözlerimiz uykusuz.

Uğurlar olsun, kabrine ömrün boyunca yaşadığın gibi dimdik gömülsen, hiçbir Allah kulunun yadırgamayacağı can ağabeyim.

Ardında, hep hayalini kurduğun Atatürk’e ve Cumhuriyete, tıpkı senin gibi son nefeslerine kadar sadık olacak gözü yaşlı, gönlü sensizlikten buruk binlerce Türk genci bırakarak gittin ağabey.

Hiçbir sermayenin satın alamayacağı, Türk köylüsünün, işçisinin, gencinin duygularına tercüman olan daima hakkı ve hakikati haykıran, bir tokat gibi zorbaların, kendilerini milletin efendisi sanan asalakların suratına çarpan küfürlerini bırakarak gittin.

Sen, vahşi kapitalizmin bağrına saplanan hançer, Sen, Türk edebiyatında kaleminle eşsiz bir nefer,
Sen, Atatürk dışında kimseden emir almayan asker,
Sen, kursağından haram lokma geçmemiş, herkesin korkup sindiği en karanlık günlerde bembeyaz doğruları ölümüne yaşayan büyük ADAM!

Emperyalizme, vahşi kapitalizme, yoksul Türk evladının hakkına el uzatmaya cüret edenlere, sırça köşklerde Türk milletine efendilik taslayan ödleklere, avukatsız insanlara zulmedenlere, çabuk pişsin diye zorbanın aşı, mazlumu, garibanı ezenlere biz de bir ömür ağız dolusu küfürler edeceğiz. Sana söz ağabeyim, ya Cumhuriyeti İlelebet Yaşatacağız, ya bu uğurda öleceğiz!

Uğurlar olsun can ağabeyim, sırdaşım, dava arkadaşım.

Sadece var olarak dahi, hiçbir kirli elin uzanmaya, pisliğini bulaştırmaya cüret edemeyeceği bir değer ifade eden, değer üretirken kendi paha biçilmez bir değer olan ağabeyim.

Yüreğinde hiç sıcaklığını kaybetmediğin imanının emrettiği cennette Hz. Muhammed’e komşu ol. İman derecesinde sadakatle bağlı olduğun Atatürk’e bizlerden selam söyle.

Büyük Türk Milletinin başı sağ olsun.
Vatan sağ olsun.

Sen artık, Yunus Emre, Pir Sultan, Namık Kemal, Mehmet Akif gibi Türk Milletinin, havasında suyunda, narasında sesinde kendini bulduğu ulvi bir Can oldun ağabey.

Ölen tendir, canlar ölmez!”

Levent Ünsal

Rahmetli Nihat Genç’in vefatından bir gün önce Nihat Genç e bir mektup yazmıştım ve

mektubumu yayınlamıştınız, sağ olun var olun.

Şimdi yine yayınlanması dileğimle, ikinci mektubumu gönderiyorum.

Teşekkürler.

Levent Ünsal Buca İzmir.

 

Nihat Genç’ e ikinci mektubumdur.

 

Ertuğrul Özkök. “Hürriyet 25 Mart 2008 O evde neler gördüm” yazısında şunları söyler.

Seçtiğim cümleler şunlar.

“Dün Hürriyet’in birinci sayfasındaki fotoğrafı uzun uzun seyrettim.

Çünkü bu fotoğrafta bir dönemin sosyolojisi yatıyor.
İlhan Selçuk, 90 metrekare bir evde oturuyor.

Evin dekoru, sol taraftaki kütüphane, öndeki kilim, duvarlardaki küçük tablolar ve fotoğraflar bana,

1970’li yıllarda Ankara’da bizim çevremizdeki evleri hatırlattı.
Tipik bir mütevazı Türk aydını evi.
Gazeteciler, 1980’li yılların ortalarından itibaren iyi sayılabilecek paralar kazandılar.

Bu fotoğrafa baktığımda, o refah artışının, en azından bu evin dekoruna yansımadığını söyleyebilirim.”

Evet yukarıda Ertuğrul Özkök’ün itirafını okuduk.

Devir Turgut Özal devri.

Turgut Özal, devletle cebelleşmiş, biraz hırpalanmış çoğu sol makyajlı, yazarı, kanaatçiyi,

bu kez iyi paralar kazandırarak devletin kucağına oturtmuş, devletle barıştırmış ve hepsini Özal’cı yapmıştı.

Alayı yeni kurulan özel tv lerde, yazılı basında köşe başlarını tutmuş, Özal reklamcılığına soyunmuştu.

Mesela bunlardan Atv Haber Dairesi Başkanı olan Ali Kırca’nın, özel sipariş ve şartname ile ABD ye sipariş ettiği ve

gemi ile Türkiye’ye getirilen otomobili rıhtımda karşıladığı haberini bilirim.

Diğerlerinin kimi Alaska’ya kutup ayısı avına, kimi de sürekli Paris’te kahvaltıya giderdi.

Bunlar hemen özelleştirmeci oldular. Öyle baskın propaganda yapıyorlardı ki, özelleştirmeye karşı çıkan neredeyse dayak yiyordu.

Sokaktaki vatandaş bile özelleştirmeyi savunur hale gelmişti.

Bunlar hemen ikinci Cumhuriyetçi de oldular.

Özal’ın, Baba Bush ile yanında hiç bir diplomatik görevli olmadan Camp David te yaptıkları görüşmeden sonra,

(bu görüşmenin tutanakları nerede ?)

Türkiye’ye döndüğünde “Federasyonu tartışmalıyız” açıklamasını yaptığını hatırlıyorum.

Bunlar hemen federasyoncu da oldular.

“İkinci Cumhuriyet ve Federasyon” size bu günleri hatırlatıyor değil mi.

Yani Türkiye’mizin suyu taaa o zamanlar ısıtılmaya başlanmıştı.

Özal’dan sonra AKP iktidarına kadar kendilerini yüksek fiyatlarla pazarlayacak alanlar bulamadılar,

yine de durumu iyi idare ediyorlardı.

Ama çoluk çocuk öyle bir lüks tüketim seviyesine, öylesine alışmışlardı ki, buna hemen bir çare bulmalıydılar.

Çok Müslüman demokrat olarak pazarladıkları AKP nin kurulduktan yedi ay sonra iktidara gelmesinde büyük katkıları oldu.

Bu arada kürt sorunu, sorunu da bütün gücüyle ülkemize abanmaya başlamıştı.

AKP iktidarının ilk zamanlarında üyelerinin birinin de Kılıçdaroğlu olan TESEV vakfının iki temsilcisinin,

bir TV programına çıkıp şunları söylediğini çok net hatırlıyorum.

“Türkiye’de şehadet söyleminin abartılması ve askere giden gençlerin otogarlarda halaylarla uğurlanması,

PKK savaşını körüklüyor, bunun engellenmesi gerek”

PKK ve türevleri partiler ve Soros vakıfları bu sol makyajlı aydın müsveddesi takımına abandıkça abanıyordu ve

bunlardan yüz yirmi kişiye yakını “Yetmez Ama Evet” diyordu.

Suyumuz iyice ısınıyordu.

Kalan son kamu işletmeleri de “babalar gibi satacağız” denilerek, haraç mezat satılıyor, köy kanunu değiştiriliyor,

maden arama ve işletme ruhsatları ile yabancılar, Türkiye’miz madenlerini ve doğasını talana başlıyorlardı.

İlkel sermayenin elindeki kömür ve maden ocaklarında işçiler, ilkel çalışma ortamlarında can verip duruyordu.

Muhalif, yandaş her tv kanalında, HDP siz, şimdi de DEM siz olmaaaaaz diyen bir alay kanaatçi peydahlanmıştı.

Suyumuz kaynamaya başlamıştı.

Önceki mektubumda Nihat Genç e hitaben şunları demiştim.

“Evet sevgili Nihat Genç,

Rontgen, MR, BT cihazları doku renk farklarıyla, yabancı bir oluşumu teşhis ve tespit eder ya.

Siz de öyleydiniz.

Daha fazlası kanserli tek bir hücreyi bile görüp, aha işte bu diye, adamın suratına çarpıp,

herkesin zihinsel konforunu darmaduman edip, koltuklarından fırlatıyordunuz.

Bu sizin, özellikle bence yüksek zekanız, okumalarınızdan kaynaklanan bilgi birikiminizle, size has bir özellikti.

Bu özelliğiniz, katıksız yurtseverliğiniz, cesaretiniz, paraya pula makama hiç değer vermeyen eyvallahsızlığınızla buluşunca,

Diyojenin fenerine dönüşüyordunuz. Herkesi ürkütüyor, korkutuyordunuz.”

Dahası var.

Hani, “derisi amma da kalın adam” derler ya.

Tersine, Nihat Genç’in derisi de çok inceydi.

Suyumuzun ısındığını kimse tam olarak algılayamazken, o derece derece algılıyordu.

Ve ülkemiz adına çığlıklar atıyordu.

Ve kimlerin kanser hücresi olduğunu da görüyor ve bunların alayına dümdüz gidiyordu. Hadise budur .

Son olarak.

Nihat Genç, kendini Mustafa Kemal’in sancak beyi olarak görüyor ve kendini de çok sorumlu görüyordu,

Bu nedenle çok sert savaşıyordu. Acelesi vardı ve çok hızlı koşuyordu.

Bu arada belki de kanserli bir hücre tespitinde yanılıyor olabilirdi.

Bunlar kimse, onlar da Nihat Genç’e hakkını helal etmelidir.

Çünkü bu Vatan, Nihat Genç ‘e çok şey borçludur.

En azından genç nesile Vatan ve Namus kavramını aşılamıştır.

Levent Ünsal:

Nihat Genç’ e ikinci mektubumdur.

Ertuğrul Özkök. “Hürriyet 25 Mart 2008 O evde neler gördüm” yazısında şunları söyler.

Seçtiğim cümleler şunlar.

“Dün Hürriyet’in birinci sayfasındaki fotoğrafı uzun uzun seyrettim.

Çünkü bu fotoğrafta bir dönemin sosyolojisi yatıyor.
İlhan Selçuk, 90 metrekare bir evde oturuyor.

Evin dekoru, sol taraftaki kütüphane, öndeki kilim, duvarlardaki küçük tablolar ve fotoğraflar bana,

1970’li yıllarda Ankara’da bizim çevremizdeki evleri hatırlattı.
Tipik bir mütevazı Türk aydını evi.
Gazeteciler, 1980’li yılların ortalarından itibaren iyi sayılabilecek paralar kazandılar.

Bu fotoğrafa baktığımda, o refah artışının, en azından bu evin dekoruna yansımadığını söyleyebilirim.”

Evet yukarıda Ertuğrul Özkök’ün itirafını okuduk.

Devir Turgut Özal devri.

Turgut Özal, devletle cebelleşmiş, biraz hırpalanmış çoğu sol makyajlı, yazarı, kanaatçiyi,

bu kez iyi paralar kazandırarak devletin kucağına oturtmuş, devletle barıştırmış ve hepsini Özal’cı yapmıştı.

Alayı yeni kurulan özel tvlerde, yazılı basında köşe başlarını tutmuş, Özal reklamcılığına soyunmuştu.

Mesela bunlardan Atv Haber Dairesi Başkanı olan Ali Kırca’nın, özel sipariş ve şartname ile ABD ye sipariş ettiği ve

gemi ile Türkiye’ye getirilen otomobili rıhtımda karşıladığı haberini bilirim.

Diğerlerinin kimi Alaska’ya kutup ayısı avına, kimi de sürekli Paris’te kahvaltıya giderdi.

Bunlar hemen özelleştirmeci oldular. Öyle baskın propaganda yapıyorlardı ki, özelleştirmeye karşı çıkan neredeyse dayak yiyordu.

Sokaktaki vatandaş bile özelleştirmeyi savunur hale gelmişti.

Bunlar hemen ikinci Cumhuriyetçi de oldular.

Özal’ın, Baba Bush ile yanında hiç bir diplomatik görevli olmadan Camp David’te yaptıkları görüşmeden sonra,

(bu görüşmenin tutanakları nerede?)

Türkiye’ye döndüğünde “Federasyonu tartışmalıyız” açıklamasını yaptığını hatırlıyorum.

Bunlar hemen federasyoncu da oldular.

“İkinci Cumhuriyet ve Federasyon” size bu günleri hatırlatıyor değil mi.

Yani Türkiye’mizin suyu ta o zamanlar ısıtılmaya başlanmıştı.

Özal’dan sonra AKP iktidarına kadar kendilerini yüksek fiyatlarla pazarlayacak alanlar bulamadılar,

yine de durumu iyi idare ediyorlardı.

Ama çoluk çocuk öyle bir lüks tüketim seviyesine, öylesine alışmışlardı ki, buna hemen bir çare bulmalıydılar.

Çok Müslüman demokrat olarak pazarladıkları AKP’nin kurulduktan yedi ay sonra iktidara gelmesinde büyük katkıları oldu.

Bu arada kürt sorunu, sorunu da bütün gücüyle ülkemize abanmaya başlamıştı.

AKP iktidarının ilk zamanlarında üyelerinin birinin de Kılıçdaroğlu olan TESEV vakfının iki temsilcisinin,

bir TV programına çıkıp şunları söylediğini çok net hatırlıyorum.

“Türkiye’de şehadet söyleminin abartılması ve askere giden gençlerin otogarlarda halaylarla uğurlanması,

PKK savaşını körüklüyor, bunun engellenmesi gerek”

PKK ve türevleri partiler ve Soros vakıfları bu sol makyajlı aydın müsveddesi takımına abandıkça abanıyordu ve

bunlardan yüz yirmi kişiye yakını “Yetmez Ama Evet” diyordu.

Suyumuz iyice ısınıyordu.

Kalan son kamu işletmeleri de “babalar gibi satacağız” denilerek, haraç mezat satılıyor, köy kanunu değiştiriliyor,

maden arama ve işletme ruhsatları ile yabancılar, Türkiye’miz madenlerini ve doğasını talana başlıyorlardı.

İlkel sermayenin elindeki kömür ve maden ocaklarında işçiler, ilkel çalışma ortamlarında can verip duruyordu.

Muhalif, yandaş her tv kanalında, HDP siz, şimdi de DEM siz olmaaaaaz diyen bir alay kanaatçi peydahlanmıştı.

Suyumuz kaynamaya başlamıştı.

Önceki mektubumda Nihat Genç e hitaben şunları demiştim.

“Evet sevgili Nihat Genç,

Rontgen, MR, BT cihazları doku renk farklarıyla, yabancı bir oluşumu teşhis ve tespit eder ya.

Siz de öyleydiniz.

Daha fazlası kanserli tek bir hücreyi bile görüp, aha işte bu diye, adamın suratına çarpıp,

herkesin zihinsel konforunu darmaduman edip, koltuklarından fırlatıyordunuz.

Bu sizin, özellikle bence yüksek zekanız, okumalarınızdan kaynaklanan bilgi birikiminizle, size has bir özellikti.

Bu özelliğiniz, katıksız yurtseverliğiniz, cesaretiniz, paraya pula makama hiç değer vermeyen eyvallahsızlığınızla buluşunca,

Diyojenin fenerine dönüşüyordunuz. Herkesi ürkütüyor, korkutuyordunuz.”

Dahası var.

Hani, “derisi amma da kalın adam” derler ya.

Tersine, Nihat Genç’in derisi de çok inceydi.

Suyumuzun ısındığını kimse tam olarak algılayamazken, o derece derece algılıyordu.

Ve ülkemiz adına çığlıklar atıyordu.

Ve kimlerin kanser hücresi olduğunu da görüyor ve bunların alayına dümdüz gidiyordu. Hadise budur .

Son olarak.

Nihat Genç, kendini Mustafa Kemal’in sancak beyi olarak görüyor ve kendini de çok sorumlu görüyordu,

Bu nedenle çok sert savaşıyordu. Acelesi vardı ve çok hızlı koşuyordu.

Bu arada belki de kanserli bir hücre tespitinde yanılıyor olabilirdi.

Bunlar kimse, onlar da Nihat Genç’e hakkını helal etmelidir.

Çünkü bu vatan, Nihat Genç ‘e çok şey borçludur.

En azından genç nesile vatan ve namus kavramını aşılamıştır.”

Eşref Serdengeçti:

“Soylu kavgaların şair ruhlu asil savaşçısı Nihat Genç Ağabeyim

Kelimeler bir yumruk gibi boğazımda düğüm düğüm aldığım her nefes boğum boğum.

Can ağabeyim seninle, Türk Cumhuriyeti’nin, emperyalizme ikinci galebe çalışında kucaklaşma hayalleri kurarken, düğünümde karşılıklı harmandalı, Ege’nin yiğit efeleri endamıyla zeybek oynama düşüyle yanarken, camii imamıyla, selanı okuması için konuşan Türk genciyim.

Biz yalnız bir insanı değil şerefli Cumhuriyetin haysiyet ışığını kaybettik.

Halkın gören gözü, işiten kulağı, duyan yüreğini kaybettik.

Onurun, ahlâkın, tavizsiz yaşamanın timsali, altmış dokuzunda bir delikanlıyı kaybettik.

O, Çağımızın Namık Kemal’i, Cumhuriyetin kılıcı, Atatürk’ün askeriydi.

O, bir ağabey, O, bir ruh ve O, ete kemiğe bürünmüş bir milli vicdandı!

O, herhangi bir sıfata ihtiyacı olmadan başlı başına Nihat Genç’di!

Nihat Genç ağabeyi;
Soylu kavgaların yiğit, şair ruhlu asil savaşçısını kaybettik.

Biz, sıvasız evlerin haykırışını, hastane kapısında, hapishane kapısında kalan, yoksul Türk evladının çığlığını, hakkı yenmiş mazlumların feryadını, Bosna’da, Filistin’de, Doğu Türkistan’da, Kafkasya’da insanlık kavgası verenlerin gür narasını, Musul-Kerkük hoyratlarının inlemesini kaybettik.

Namuslu bir kalem, yiğit bir vatan evladı, Türk milletinin bağrından kopup gelen hür, erkek bir ses, onurlu bir yaşam, eyvallahsız bir duruş, tavizsiz bir Atatürk ve Cumhuriyet aşkı demekti Nihat Genç.

Şimdi , Maçka’nın, Karadeniz’in yaylalarında, çay taşımaktan sinesinde urgan izi bulunan, köylerinde senin “Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir” nidanla direnme azmi bulan Türk gençleri sana ağlıyor.

Şimdi, Doğu’da mavi boncuk takmış, ayağında kara lastikle, dağlarda peygamber mesleği çobanlık yapan kavruk gençlerimiz, haksızlığa karşı mücadele eden bir yiğidin yokluğunun yasında, çilekeş analar önlerine attıkları ak tülbentleri ile vatanın namusunu koruyan bir yürekli yiğidin gidişine ağıtlar yakıyor.

Şimdi, Ege’de, efeler diyarı, Cumhuriyetin incisi Türk İzmir’de, Manisa’da, Aydın’da, zeytinliklerin boynu bükük kaldı.

Şimdi, yörük çadırlarında bir samimi gülüşünün resmi asılı ama keyfiyeler yaşlı, ihtiyarlar, onlara deli çağlarını hatırlatan o davudi sesinin yokluğunda, kapkara gözlerini göklere dikmiş sana dualar okuyor.

Kemaliye’nin, Darende’nin, İsfahan’ın, Gümülcine’nin, Karabağ’ın, Laçin’in, Barum’un, Kosova’nın, Gazze’nin, Kahire’deki Türk kaldırımlarının sana selamı var ağabey.

Sen düşün dünyamızın tutkalıydın ağabeyim, biz seni kaybetmedik, her sedan da, bağrı yanık Anadolu çocuklarının hayatın misali tertemiz yüreklerine bir ok gibi saplanan, ilmek ilmek yüreklerimize işlediğin, Vatan ve Türklük aşkımıza bir düğüm atarak, kutsal aşklarımızın serencamını yaşadık.

Torosların, eğilmek nedir bilmeyen başın gibi dik başları dumanlı, ortancalar susuz, ruhlarımız huzursuz, adın geçince parlayan gözlerimiz uykusuz.

Uğurlar olsun, kabrine ömrün boyunca yaşadığın gibi dimdik gömülsen, hiçbir Allah kulunun yadırgamayacağı can ağabeyim.

Ardında, hep hayalini kurduğun Atatürk’e ve Cumhuriyete, tıpkı senin gibi son nefeslerine kadar sadık olacak gözü yaşlı, gönlü sensizlikten buruk binlerce Türk genci bırakarak gittin ağabey.

Hiçbir sermayenin satın alamayacağı, Türk köylüsünün, işçisinin, gencinin duygularına tercüman olan daima hakkı ve hakikati haykıran, bir tokat gibi zorbaların, kendilerini milletin efendisi sanan asalakların suratına çarpan küfürlerini bırakarak gittin.

Sen, vahşi kapitalizmin bağrına saplanan hançer, Sen, Türk edebiyatında kaleminle eşsiz bir nefer,
Sen, Atatürk dışında kimseden emir almayan asker,
Sen, kursağından haram lokma geçmemiş, herkesin korkup sindiği en karanlık günlerde bembeyaz doğruları ölümüne yaşayan büyük ADAM!

Emperyalizme, vahşi kapitalizme, yoksul Türk evladının hakkına el uzatmaya cüret edenlere, sırça köşklerde Türk milletine efendilik taslayan ödleklere, avukatsız insanlara zulmedenlere, çabuk pişsin diye zorbanın aşı, mazlumu, garibanı ezenlere biz de bir ömür ağız dolusu küfürler edeceğiz. Sana söz ağabeyim, ya Cumhuriyeti İlelebet Yaşatacağız, ya bu uğurda öleceğiz!

Uğurlar olsun can ağabeyim, sırdaşım, dava arkadaşım.

Sadece var olarak dahi, hiçbir kirli elin uzanmaya, pisliğini bulaştırmaya cüret edemeyeceği bir değer ifade eden, değer üretirken kendi paha biçilmez bir değer olan ağabeyim.

Yüreğinde hiç sıcaklığını kaybetmediğin imanının emrettiği cennette Hz. Muhammed’e komşu ol. İman derecesinde sadakatle bağlı olduğun Atatürk’e bizlerden selam söyle.

Büyük Türk Milletinin başı sağ olsun.
Vatan sağ olsun.

Sen artık, Yunus Emre, Pir Sultan, Namık Kemal, Mehmet Akif gibi Türk Milletinin, havasında suyunda, narasında sesinde kendini bulduğu ulvi bir Can oldun ağabey.

Ölen tendir, canlar ölmez!”

Yusuf Özkan:

“Bir Vatan Delisini Daha Yolcu Ediyoruz

Nihat Genç.

Tanrı Türk Milletine aldıklarından daha çok deli göndersin inşallah.

Deliler bitmedikçe diz çökmeyecek cumhuriyet.

Cami avlusuna bakıyorum, çok az sayıda ”akıllı geçinenler” olsa da;

Nihat’ı yolcu etmeye gelenlerin büyük çoğunluğu kendisi gibi ”vatan delilerinden” oluşuyor.

Bizim eski mahalleden kimse yok!

İyi ki yoklar.

Gelselerdi, rahmetli belki de musalladan hiddetle seslenirdi:

”Defolun ulan” diye.

Güle güle kardeşim, ruhun şad olsun.

”Vatanı sevin ulan” haykırışını unutmayacağız.”

İlişkili Haber
thumbnail

Nihat Genç için destek mesajları

Haberi görüntüle

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

29 Yorum

  1. Nihat abim canım abim.
    Şahit olduk dürüst şeffaf ve namuslu hayatına.
    Üç kuruş destek olabildim eğer değdi ise boğazına helal olsun hakkım sana.
    Bir oğlum olursa adını Laçin koyacağım.
    Seni çok seviyorum.

  2. 29 Haziran 2025, 00:58

    Sevgili Nihat Genç,

    Yüreğimiz sizinle…O keskin kaleminizden, özgür ruhunuzdan ilham alan herkes, şu an sesiz bir bekleyişte. Aramıza çabuk dönmen için dua ediyoruz, sensiz kavgamız, mizahımız, umudumuz eksik kalıyor. Güçlü dur, yüreğin hep bizimle olsun.

  3. Filozofun büyüğü yalnızlığı ile ölçülür. Nihat Genç yalnız adamdır. İnsanoğlu doğru dürüst adamdan kaçar. Adeta sineksavardır filozof; insan ise bok sineği. Yalnızlığı, anlaşılamaması yada işlerine gelmediği için anlamamazlıktan gelmeleri öfke doğurur delirtir filozofu. Nihat Genç YALNIZ VE GÜZEL ADAMDIR. Yıllar sonra değeri anlaşılır yada unutulur gider.

  4. 25 Haziran 2025, 01:47

    Covid pandemisi patlamış henüz aşı çıkmamış acil serviste yüzlerce Covid hastası görüyoruz. Her hafta bir arkadaşımızdan ya da dolaylı tanıdığımız bir sağlık emekçisinden kötü haber geliyor. İnsan doğası gereği korkar ve içinden çıkılmaz depresyonlara sürüklenir. Korkmadık ve yüce yaradanın bahşettiği bir huzurla o günleri geçirdik. Çünkü biliyorduk ki yarın ölsek dahi o ana kadar haram yemedik ve ölürsek de vatan millet için çalışırken öldük. Bu yüzden eminim ki hastalığınla ilgili haberi aldığında sana yakışır bir vakurla ve huzurla karşıladın. Sen haram yemedin kimseye eyvallah etmedin hep yüce Türk milletinin yanında yer aldın.
    Karadenizin asil, soylu, yiğit delikanlısı, cumhuriyet kazanımlarının yılmaz savunucusu, kimseye eyvallahı olmayan mert adam. Sen bu kirlenmiş düzende nadir kalmış lekesizlerdensin. Puslu havalardaki kutup yıldızı gibi cumhuriyet vatan millet ve örf düşmanlarını defalarca Türk gençliğine işaret ettin. Dualarımız seninle. Vatan sana minnettardır..Kalk ayağa Nihat Genç kalk artık!!

  5. Nihat abi, seni çok seviyoruz keşke gücümüz olsa da sağlığınız için seferber olabilseydik. Allah’tan şifa diliyoruz. Bu vatan için yaptıklarınız, fikirleriniz, karakteriniz bizlere ışık oluyor. Sizler bu ülkenin yetiştirdiği en değerli kahramanlarındansınız. Mücadeleniz bizlere ilham oluyor, en karanlık zamanlarda aklıma bir Atatürk bir siz geliyorsunuz. Daha konuşacak, mücadele edecek çok şey var Nihat abi bizimle kal.

  6. Ankara’da bir kitap fuarında kitabını imzaladıktan sonra dediğin gibi Nihat Abi…
    “Onör duydum!”
    Seni okumaktan, tanımaktan onur duydum.

  7. Şu entübe kelimesinden nefret ediyorum, bunu yerleştirdiler topluma..

  8. 16 Haziran 2025, 19:00

    Geçmiş olsun , gönül ister ki bir an önce sağlığına kavuş , tüm yurt sever kitle senin tekrar aramıza dönmeni özlemle bekliyor .. Aydınlatıcı yazılarını , namuslu yazılarını özledik ..

  9. Nihat Genc in sagligina kavusmasini arzu ederim. Gerisi hikaye !

  10. DELİKANLI

    Kavganın tam orta yerinde,
    Hem de durduk yere,
    Sapan taşı misali okkalı,
    Mertçe hesaplaşmalı.

    Başımı yararsan kabulümdür,
    Kafanı kırarsam ağlamak yok,
    Yeter ki ağızda küfür olmasın,
    Yüz yüze bakacağız, küslük yok.

  11. 13 Haziran 2025, 13:26

    acil şifalar, dualarımız seninle Nihat abi.

    • 14 Haziran 2025, 10:11

      Barış Terkoğlu’ nun dediği gibi ” Biz seni anladık ” Nihat Bey ! Hem de çok iyi anladık…Zaman da sizden yana . Çünkü , Tarih asla nankör değildir.Bu unutulmasın!

  12. 13 Haziran 2025, 12:53

    Kendisini 35 yıldır her mecrada takip ederim. Leman’daki karınca kadar küçüklükte yazılarını defalarca okur, bir sonraki sayıyı sabırsızlıkla beklerdim. Sonrasında kitapları ve televizyon programları.. Kitap fuarlarında ve söyleşilerinde de çok takip ettim 5 dakika sohbet edebilmek için. Nihat Abi’ nin edebi dünyasını, içindeki vatan ve cumhuriyet sevgisini anlatabilmek çok zor.. Malum durumdan dolayı öyle üzgün ve hüzünlüyüm ki, bugün “hero marka mızıka” yı ve “kerhane önünde satürn” ü gözyaşları içinde tekrar tekrar okudum. Bu hikayeleri onun coşkusu ve edebi diliyle kimse yazamaz. Bir kitabının kapağına da yazdığı gibi, yaşasın bu toprakların soylu onurlu çocukları..

  13. 12 Haziran 2025, 16:17

    Üniversite yıllarında elime leman dergisi geçtiğinde ilk baktığım Nihat abi nin hikayeleri olurdu. Şu anda köyde yaşıyorum, üretiyorum ve bu tercihi yapmamda Nihat abi nin yazıları çok etkili oldu. Yaşadığım toprağı vatan edindim. Doğadan haz almaya başladım. Allah ı hissetmeye başladım. Yüce Allah tan onu tekrar sağlığına kavuşturmasını diliyorum. Bizi bırakma mert insan.

  14. Bizde entübe olduk Nihat kardeşim ,yazıların nefes oksijen veren cihaz gibiydi..Hep beraber iyi olacağız…kimsesizlerin kimsesi gibi yazardın..

    • 13 Haziran 2025, 07:28

      Gerek edebiyat alanında gerekse siyaset alanında ,çok kıymetli işlere imza attınız. Cesurdunuz , yenilikçiyizdiniz. Zaman sizden yana Nihat Bey ; Çünkü , Tarih asla nankör değildir.

  15. Genç’e iyi bak gece sakın gözünü yumma !Üşümesin,ateşi çıkmasın,yavaş ov ellerini kollarını incinip ağrımasın,tut gözünde yaşları yastığı ıslanmasın.

    • 12 Haziran 2025, 10:34

      O , kimi zaman, insanın derinlerde yatan vicdanına toplu iğne ucu batıran, kimi zaman, deli bir yaz sıcağında sizi alıp buz dağına fırlatan, kimi zaman da , insanın içini çayır-çimen ferahlığı dolduran O hikâyeleriniz neden ödüllendirilmez diye , saf saf düşünmüşümdür… ( Aslında, O iki kıymetli hikâyecimiz, Sait Faik ve Haldun Taner ödülleri en çok size yakışırdı) Sonra sonra anladım ve öğrendim, ödüllerin birtakım Hacivatlarca, nasıl belirlendiğini ; sizin de üstünüze çamur sıçramasın diye , bunların çok uzağında durduğunuzu .Ama unutmasınlar, Tarih diye bir şey var.Ve Tarih asla nankör değildir!

  16. Sevgili Nihat Abi,

    Bu satırları sana ulaşır mı, okuyabilir misin bilmiyorum. Ama bilmeni isterim ki, senin kaleminin izinden yürüyen, öfkeni hakikate duyduğun sevdayla anlayan binlerce insan var bu topraklarda. Belki sana “sert”, “kavgacı”, “uyumsuz” dediler. Ama biz seni her daim “yalnız ama dimdik duran bir adam” olarak bildik. Milletin namusunu, aklını, sesini sahipsiz bırakmadığın için saygıyla eğildik önünde.

    Sözün sustuğu yerde sen bağırdın. Herkes korkarken sen konuştun. Damarımıza basıldığında sen yumruğunu masaya vurdun. Bu milletin haysiyetini satmayan kalemler arasında ismin hep en yukarıda yazıldı.

    Bugün kelimeler boğazımıza diziliyor. Duyduğumuz haberler içimizi burkuyor. Ama sen, o karanlık tünelde bile bir mum yakacak kadar cesur bir adamsın. Dönmek istersen biz seni burada bekliyoruz. Ama gitmek istersen de bil ki, arkanda dimdik duran bir iz bıraktın. Bu millet seni unutmaz, kalemin unutulmaz.

    Bu bir veda değil, bir teşekkür mektubudur.

    Kalemin yüreğimize değdi.
    Çığlığın kulaklarımızda çınlıyor.
    Senin gibi bir adam geçti bu dünyadan.

    Minnetle,
    Bir Anadolu evladı

  17. Herkesin boşverdiği, yıldığı, yorulduğu vakitler dimdik ayakta meydan okuyan tavırlarıyla damarlarımızdan akan her daim GENÇ ve asil kan’ın gür sesi oldu üstadımız. Tez Zamanda sağlığına kavuşması için duacıyım. Allah acil şifalar versin 🙏🙏🙏

  18. 11 Haziran 2025, 15:44

    Bazen fıkra anlatır, bazen ağlar, bazen duygulanır ama her zaman öfke ve umut fışkırır onun gözlerinden. Bundandır ki yaşlanmaz o; hep Nihat Genç’tir. Cumhuriyet’e delicesine âşıktır. Kalemi, bütün yazarları kıskandıracak kadar keskin, bir o kadar da yumuşaktır; en yoğun hisleri bile kıvrakça betimler. Okurunu göz yaşartan çiçeklerle dolu yaylalara da götürür, büyük bir kentin izbe sokaklarına da. Olmayacak hayaller kuran sanatçılar da vardır öykülerinde, ömrünü ülkesine adamış, adı bilinmeyen dava adamları da. Bağımsızlık lafını dilinden düşürmez, kendiyle ilgili övündüğü tek şeydir bu zira. Sermayenin değil, sadece Karadeniz’in uşağıdır. Hiç kimseye, hiçbir patrona ve hiçbir editöre eyvallah etmez; yazılarının tek satırına dokundurtmaz. Söyleşilere geç kalır, çabuk sıkılır, yerinde duramaz. Kalender adamdır; parayla pulla işi olmaz. Türk edebiyatını ve bu ülkeyi karşılıksız sever. Her cümlesiyle bu toprakların ağacını, kuşunu, rüzgârını daha çok sevdirir. Hiçbir akıma, gruba dâhil edilemez; başına buyruk ve asidir. Kitapları birer dalga gibidir; büyür büyür, gönlünüzü döver, içinizi acıtır ve hıncınızı bileğiler. O, bu çağın şövalye ruhlu son soylusudur ve okuru olmak, yoldaşı olmak bizim için büyük mutluluktur. Kolay değil öyle yoldaşlarını bırakıp gitmek Nihat Genç; özgürlüğün geldiği güne kadar beraber savaşacağız!

  19. 11 Haziran 2025, 12:30

    Domatesin kokusunda Nihat abiyi bulmak;
    Adaletin, Hakkın,Hukukun Domatesten peynirden farkı olmadığını Nihat abiyle öğrendik yılmadan,yıkılmadan,usanmadan bir doğru nun bin eğriyi düzeleceğini Nihat abiyle öğrendik. Küfür ettiğinde bile adaleti ve öfkeyi harmanlayıp haklı küfür etmenin şuurunu Nihat abiyle öğrendik. Pazar alışverişi yaparken meyveyi,sebzeyi seçerken elimize alıp kokusunu ararken Nihat abi içimizde var oluşuna hayran kaldık bizde içimizden sessiz ama güçlü bağırdık biz de bu toprağın çocuklarıyız bizimde bu toprağa, Cumhuriyete, köylüsüne, çiftçisine borcumuz var. Yaş almışlarımıza,tarihimize,ecdada saygımız var. Evet bazen pazarda bir domates koklarken geliyor Nihat abinin duruşu, haklı gururu ve gür sesi bizi bambaşka yerlere götürüp getiriyor. Sonra bakıyorum haberlere uyan da kalk Nihat abi diyorum bir daha kurt un sesini duyalım haykır içimize işle biz günün ilerleyen saatlerinde bir köşe başında,bir markette,bir şiir de seni ve bize aşıladığın cumhuriyet sevgisini bozuk ama samimi Türkçe ile analım, yaşayalım, yaşatalım. Sen kahraman bir Asker gibi gitti deseler bile gitmez,bitti deseler bile bitmez, yenildi deseler de yenilmez,yok saymaya çalıştıkça daha da var var var olursun.Vesselam.

  20. Nihat Genç bu milletin evladıdır. Yiğit bir delikanlıdır. Mert biridir. Yüreği bir meşaledir. Peşinden gidilecek, yolundan yürünecek biridir. Emperyalistlere ve onlara köpeklik edenlere karşı dik duruşun simgesidir, suyun başıdır. Tek sevdası vatan ve millet olan aziz bir insandır. Seni gönülden seviyor ve saygı duyuyoruz büyük insan.

  21. 11 Haziran 2025, 01:11

    Nihat Genç Kemalizmin şövalyesidir…. Ne paşalar, ne bakanlar başbakanlar milletvekilleri… Tek başına, bir tek kalemiyle ordulara meydan okudu… Var olsun!

  22. 11 Haziran 2025, 00:03

    Dört duvar kitap, yerde bir daktilo, bir mabede girer gibi odasına giriyorum. Utanıyorum, hiç bir şeye dokunamıyor, soru soramıyorum. Yere oturuyor, el işaretiyle bende oturuyorum. Eline bir dergi alıyor, ben yamuk yumuk parmaklarına bakıyorum, bak dinle diyor sonra, şu şiiri bir dinle İhsan. Kapak konusu, Kıbrıs Şiirleri ya da Kıbrıs Şairleri, bir sınava girer gibi heyecanlanıyorum. Allah’ım diyorum keşke dışarda buluşsaydık. Şiiri okuyor, ağzı burnu yamuluyor, ağlamaklı oluyor ama devam ediyor, o okuyor, ben ise sanki kocaman, konuşan bir aleve bakıyorum. Anlıyor musun diyor, bir kaç saniye bir sessizlik, cevabımı beklemeden okumaya devam ediyor. Yamuk yumuk parmaklarına bakıyorum yine, nedenini sormadan söylüyor, daktilodan İhsan, daktilodan…

    Dışarı çıkıyoruz, askerde yalayıp yutmuşum, en güçlü yerimden konuşuyorum, Yunus diyorum, Karacaoğlan diyorum, Hafız diyorum, hoşuna gidiyor, biz seninle aynı kandanız oğlum diyor. Bir madalya gibi taşıyorum. Sonra o konuşuyor, kocaman kanatlı ateşten kelimelerle, bambaşka bir acaip adama bakıyorum. Anlatıyor, Maçka diyor, işte meclis diyor, işte kale, Ankara’nın evleri diyor, seyyar satıcılar, kitapçılar, Melametiler, Etnografya müzesi, Trabzonspor…

    Yürüyoruz hep yürüyoruz, hiç yorulmuyor, işte nihayet bir yerde oturup çay, sigara içeceğiz. Konur sokağın başındayız, cumartesi, yüzlerce insan sokaklarda oturmuş çay içiyor, birden hasmını görmüş gibi duruyor, gözleri sanki bıçak, önce ona sonra baktığı yere bakıyorum, bağırıyor ‘bordooo’. Biraz ilerde biri hafifçe doğruluyor, bizi arıyor bulamıyor, Nihat abi yine bağırıyor ‘bordooo’, adam bizi görüyor, karşılık veriyor ‘maviii’, bana dönüp ‘hadi sende diyor’, bu defa birlikte ‘bordoo’, adam daha gür sesle ‘maviii’, biz ‘şampiyon’, karşıdan ‘Trabzon’….

    Yıllar geçti, çoluk çocuk, evlilik, başka şehirler, fırtınalı yıllar derken ben Konur sokakta sesi soluğu çıkmadan oturup çay içen bir adama döndüm çoktan. Nihat abi ise susmadı, dengini hiç bulamadan. Dünyaya gelmeden, bezm gününde söz vermiş gibi, bu dünyaya sözünü tutmaya gelmiş gibi… Ekmek dedi, Vatan dedi, Cumhuriyet dedi…
    Hadi Nihat abi, kalk Nihat abi, bir kez daha…
    ‘Bordoooo’

  23. Abi umarım iyileşir ve ülkenin kurtulduğu güzel günleri görürsün.

  24. daha celal şengör ölmeden nereye nihat dayı
    sen olmadan çekilmez bunca ayı
    özümüz türk boyumuz kayı
    69 müstehcen bir sayı

    nihat baba
    sıçanlar var yedikleri kaba
    göster aba altından sopa
    sevinip diyelim hopaa

    bir gör sen yatarken yapılan yorumları
    diyeceksin varmış bu ülkenin de umutları
    anadolu toprağı bu anadolu toprağı
    senin gibi nicelerinin çıktığı

    aziz dost büyük insan
    diyor senin için düşmanın bile yaman
    fazla bekletme bizi
    iyileş heman

    bir aşık veysel bir aşık mahsuni
    ne diyordu padişah kanuni
    olmaya nihat cihanda bir nefes sıhhat gibi
    sen olmadan olmuyor abi

  25. 10 Haziran 2025, 18:31

    Nihat Genç, Türkiye’nin vicdanıdır.

  26. 10 Haziran 2025, 17:42

    Hakkını helal et büyük usta. Üzerimde emeğin çok büyük. O estetik küfürlerini çok özleyeceğim.

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!