Muhsin Türkseven yazdı…
Suriye ve İsrail’den üst düzey yetkililer, güvenlik anlaşmasını sonuçlandırmak amacıyla dün Paris’te yüksek seviyeli görüşmeler için bir araya geldi. Görüşmelere ABD elçisi Tom Barrack aracılık ederken, Başkan Donald Trump’ın da somut bir sonuç için yoğun çaba sarf ettiği bildiriliyor.
Görüşme öncesinde Başbakan Netanyahu, İsrail’in müzakere ekibini yeniden şekillendirerek, yakın ve güvenilir bir sırdaşı olan Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter‘i ekibin başına atadı. Heyette ayrıca Netanyahu’nun askeri danışmanı ve yakın zamanda Mossad’ın başına geçmesi için aday gösterilen General Roman Gofman ile İsrail’in geçici ulusal güvenlik danışmanı Gill Reich’in de yer aldığı belirtildi.
Paris’te Suriye ve İsrail arasında yapılan yüksek düzeyli güvenlik görüşmeleri, ilk bakışta iki ülke arasındaki “imkânsız normalleşme” denemesi gibi görünebilir. Ancak masanın etrafına biraz daha dikkatli bakıldığında, bu görüşmelerin yalnızca Şam ile Tel Aviv’i değil; Ankara’yı, Tahran’ı ve Moskova’yı da yakından ilgilendiren çok katmanlı bir jeopolitik hamle olduğu açıkça görülüyor.
ABD elçisi Tom Barrack’ın arabuluculuğu ve Başkan Donald Trump’ın “somut sonuç” beklentisi, Washington’un bu süreci klasik bir diplomatik temasın ötesine taşıdığını gösteriyor. Netanyahu’nun müzakere ekibini bizzat yeniden şekillendirmesi, Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter gibi son derece sadık ve sert çizgide bir ismi heyetin başına getirmesi de İsrail’in bu görüşmeleri taktik değil, stratejik bir dosya olarak ele aldığının işareti.
Paris’teki tablo ne kadar büyükse, Şam’daki görüşmeler de o kadar kritik. Şam’da Suriye yönetimi ile SDG temsilcileri arasında süren görüşmelere sadece müzakere heyetleri değil, ABD’nin IŞİD ile mücadele koalisyonunun en yetkili komutanı Tuğgeneral Kevin J. Lambert’ in de katılması, sürecin karakterini ortaya koyuyor. Lambert, masada sadece bir gözlemci değil, stratejik askeri-diplomasi aktörü olarak yer aldı.
Bu durum, Washington’un sadece sahada SDG ile işbirliği yapmakla kalmadığını; aynı zamanda şekillendirilen yeni Suriye denkleminde SDG’yi siyasi-militar bir ortak olarak kalıcılaştırma isteğini gösteriyor.
İsrail açısından bakıldığında hedef net: Suriye sahasında İran’ın etkisini kalıcı biçimde kırmak, Hizbullah’a uzanan lojistik hatları zayıflatmak ve Golan çevresinde uzun vadeli güvenlik garantileri sağlamak.
Şam yönetimi ise rejimin uluslararası meşrûiyetini artıracak her temasa kapıyı kapatmıyor. Özellikle ABD’nin dolaylı da olsa sürecin içinde olması, yeni Şam yönetimi için “kontrollü açılım” anlamına geliyor.
Ancak burada kritik nokta şu: Bu görüşmeler bir barış ya da entegrasyon anlaşmasından çok, sahadaki güç dengelerini yeniden ayarlamaya dönük bir “güvenlik mutabakatı” niteliği taşıyor.
Tahran açısından Paris’te kurulan masa son derece rahatsız edici. İran, Suriye’yi yalnızca bir müttefik değil; aynı zamanda İsrail’e karşı ileri savunma hattı olarak görüyor. İsrail–Suriye yakınlaşması ihtimali, İran’ın Doğu Akdeniz’e uzanan stratejik derinliğini tehdit eder.
Bu nedenle İran’ın doğrudan etki edemese de, Şam üzerindeki askeri ve istihbari nüfuzunu kullanarak, İsrail lehine doğrudan ve bağlayıcı bir anlaşmanın önüne set çekmesi şaşırtıcı olmaz.
Moskova ise her zamanki gibi soğukkanlı ama artık eskisi kadar belirleyici değil.
Rusya, Suriye’de sembolik egemenlik yapısının ayakta kalmasını ve kendi askeri varlığını sürdürdüğü sürece, İsrail ile Şam arasında kurulabilecek sınırlı bir güvenlik temasına ilkesel olarak karşı çıkmaz.
Gelelim Ankara’ya… Türkiye Açısından Resim Ne Söylüyor ?
Türkiye için bu görüşmelerin en hassas boyutu, Suriye’nin kuzeyindeki denklemle ilgilidir. ABD’nin arabulucu rolü, SDG/YPG dosyasını bu masadan tamamen ayrı düşünmeyi imkânsız kılıyor. Nitekim Şam’daki SDG toplantılarında ABD’li komutanların varlığına dair bilgiler, Washington’un sahadaki vekil yapıları güvenlik mimarisinin bir parçası olarak korumak istediğini gösteriyor.
Eğer İsrail–Suriye hattında bir güvenlik uzlaşısı şekillenirse, bunun dolaylı sonucu Suriye rejiminin kuzeydeki yapılarla daha “pragmatik” ilişkiler kurması olabilir. Bu da Türkiye’nin sınır güvenliği ve terörle mücadele stratejisi açısından riskli bir tablo doğurur.
Bu yüzden masalarda yer alamayan Türkiye’nin süreci uzaktan izlemeyi bırakıp, kendi kırmızı çizgilerini net biçimde masaya koyan bir pozisyon alması gerekiyor.
Hülasa
Paris’te İsrail–Suriye hattında kurulan masa ile CENTCOM temsilcisinin de dâhil olduğu Şam’da yeni rejim ile YPG/SDG ile yürütülen görüşmeler birbirinden bağımsız değildir. Sahada atılan her adım, masada inşâ edilmek istenen düzenin parçasıdır.
ABD’nin yönlendirdiği bu süreçte İsrail–Suriye adımları bölgedeki fay hatlarını harekete geçirecek, Türkiye açısından ise bu sıradan bir diplomatik gelişme değil, ulusal güvenliği doğrudan ilgilendiren bir kırılmadır. Suriye dosyası, entegrasyon gerçekleşse dahi kapanmayacak ve kırmızı çizgilerimiz zorlanacaktır.
ABD’nin YPG/SDG’yi siyasi bir aktör olarak konumlandırma çabası, Türkiye’nin terörle mücadele yaklaşımıyla çelişmektedir. Masada yer almayan Türkiye, sahadaki varlığını uzun vadede koruyamaz. Ankara, YPG/SDG’nin meşrûlaştırılmasına karşı net durmalı, Şam ile temaslarını güvenlik öncelikleri doğrultusunda yeniden tanımlamalı ve Washington’a, geçici ortaklıkların kalıcı yapılar inşâ etmesine izin verilmeyeceğini açıkça göstermelidir.